18 Temmuz 2012 Çarşamba

Cami


Müslümanların ibâdet etmek için toplandıkları yer. Lügatte, toplayan, toplayıcı mânâlarına gelen câmiye, İslâm’ın ilk devirlerinde; secde edilen, İbâdet yapılan yer anlamına; mescid denilirdi. Sonraları câmi denmiştir. Bugün mahalle aralarındaki küçük ibadethânelere mescid, büyüklerine câmi, daha büyüklerine ulu câmi denilmektedir. Sultanların ve hânedânlarına mensûb olanların yaptırdıkları câmilere ise, selâtin câmileri denir. İmâmın namaz kıldırdığı yer olan mihrâb ile Cuma ve bayram günleri hutbe okuduğu minber, câminin mühim kısımlarındandır.
Abdestsiz girilmeyen câmilere, kıymetlerini ve şereflerini ifâde için, “Allah’ın evi” denir. Hadîs-i serîfde, yeryüzünün ilk ibâdet yeri ve en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremede bulunan Kâbe-i muazzama için; “Allah’ın evi” buyrulmuştur. Burası müslümanların kıblesi olup, bütün mescidlerin, câmilerin yönü hep Kabe’yi gösterir.
Müslümanlar, Allahü teâlâya ibâdet edilen kıymetli yerler olması sebebiyle câmileri, şanlarına lâyık bir tarzda yapmayı en büyük gaye edinmişler, âhirette sonsuz mükâfatlara kavuşmaya vesîle bilmişler; en güzel şekilde yapılmaları için, bütün bilgi, tecrübe ve kabiliyetlerini sarfetmişlerdir. Bu sebeple asırlar boyunca yaptıkları pek zarif ve üstün san’at değerini hâiz câmilerle, İslâmî mimarînin şaheserlerini meydana getirmişlerdir.
İslâm’da ilk mescid hicret sırasında Mekke-i mükerreme ile Medîne-i münevvere arasındaki Kuba köyünde yapıldı. Daha sonra Medîne-i münevverede yapılan Mescid-i Nebevi ilk mühim mescid sayılır. Mescid-i Nebevî’nin plânının daha sonra yapılan câmi ve mescidlerin plânları üzerindeki te’siri büyüktür. Peygamber efendimiz burada müslümanlara İslâmiyet’i öğrettiği gibi, müslümanların mes’elelerini hallederdi. Peygamber efendimizin vefâtından sonra Eshâb-ı kiram da cihâd için gittikleri her yerde pek çok mescid ve câmi yaptırdılar.
İlk câmilerde şimdiki minareler yoktu. Ezan yüksekçe bir yere çıkılarak okunurdu. Hazret-i Muâviye zamanında (673) Basra’da Amr Câmii genişletilerek köşelerine ilk defa minare ilâve edildi.
Hulefâ-i râşidîn (r. anhüm) devrini müteakiben Emevîler devrinde çok sayıda câmi yapılmıştır. Bu devrede yapılan ve İslâm câmi mimarisine büyük ölçüde te’sir eden Şam Emeviyye Câmii’ni, 785 târihinde yapımına başlanan Endülüs’teki Kurtuba Câmii tâkib etmiştir.
Abbasîler devrinde dînî mîmârîyi Mezopotamya’da Samarra Ulu Câmi ve Ebû Dülef câmileri temsil eder. Bu câmiler, tuğla mimarisi ve sivri kemerlerin kullanılması, ile Emevî câmilerinden ayrılır. Mısır’da Bağımsız bir devlet kuran Türk asıllı İbn-i Tûlûn’un Kâhire’de yaptırdığı İbn-i Tûlûn Câmii (877-879) Abbasî mîmârisinin devamı durumundadır.
Abbâsîlerden sonra otorite, Mısır’daki Fâtımîlere geçince, Kâhire’de (970-72) yılları arasında meşhur el-Ezher Câmii yapıldı. Daha sonra büyük bir ilim merkezi hâline gelen Ezher Câmii plân bakımından Emeviyye Câmii’ne benzer.
On birinci yüzyılda Büyük Selçuklular Horasan ve İran’ı elde edip, İsfehan’ı başkent yapınca, burada yapılan Mescid-i Cuma, Büyük Selçuklu san’atının büyük hususiyetlerini kendisinde toplamıştır.
1071 yılında Malazgird zaferi ile müslüman Türklere Anadolu kapılarının açılmasına vesîle olan Selçuklular, Türkistan’ın ünlü mîmârlarını da birikte getirdiler. Böylece Anadolu’da ön Asya Türk mimarisinden farklı bir san’at ortaya çıkmıştır.
Konya Alâaddîn Câmii’nde olduğu gibi, bu sırada yapılan câmiler sütunlu ve düz damla örtülüdür. Bilâhere Kayseri Ulu Câmii’nde görüldüğü gibi, câmi tavanlarının tonoz ve kubbelerle örtülmesi gibi başka tarzlar ortaya çıkmıştır.
Selçukluların on ikinci yüzyıl sonlarında zayıflayarak İlhanlıların hâkimiyetine girmesi üzerine, Anadolu’daki beylikler bağımsız birer hükümet kurdular. Karaman ve civarında Karamanoğulları, Kütahya’da Germiyanoğulları, Manisa ve havâlisinde Saruhanoğulları ve Kuzeybatı Anadolu’da Osmanoğulları bunların başlıcalarıdır.
Selçuklu san’atı ile Osmanlı san’atı arasında geçiş devri teşkîl eden beylikler devrinde, câmilerin önüne yâni giriş kısmına eklenen son cemâat mahalli, Birgi Ulu Câmii ile Selçuk Bey câmilerinde olduğu gibi, cephelerin mermer levhalarla kaplanması en mühim hususiyet olarak görülür. Beyliklerin meydana getirdikleri eserleri üç tipte ele almak gerekir. Birincisi; Sivas, Konya, Afyon gibi şehirlerde görülen çok sütunlu, düz çatılı ve Selçuklularda fazlaca kullanılan ulu câmi tipi. Zamanla düz ahşap çatının üzerine tonoz ve daha sonra her dört ayak üzerine bir tonoz kullanılmaya başlanmıştır. Van ve Manisa Ulu câmileri böyledir. Osmanlılar devrinde Bursa Ulu Câmi bu tipin en gelişmiş şekli olup, dört sıra hâlinde yirmi kubbe ile örtülmüştür.
İkinci tip, tek kubbeli câmilerdir. Bu câmiler, merkezî kubbenin yanlardan kubbeler veya tonozlarla genişletilmiş olan Osmanlı câmilerine geçiş tarzını teşkîl eder. İznik’de 1334’de yapılan Hacı Özbek Câmii, yine burada 1391 tarihli Yeşil Câmi ilk yapılan tek kubbeli câmilerdendir.
Üçüncü tarz; Bursa’da gelişen ve daha çok salâtîn câmilerinde kullanılan T plân şemasıdır. Selçuklu medreselerinde görülen bu tip, Bursa’da İkinci Murâd Câmii, Edirne’de Muradiye, Hamzâ Bey ve Filibe câmilerinde en son şeklini almıştır.
On dördüncü yüzyıldan itibaren büyük bir plân gelişmesi gösteren Osmanlı devri câmilerinde, ulu câmi şeması eski önemini kaybetmiş, Karahanlılar câmi mîmârisinde ortaya çıkıp, Selçuklu mîmârîsinde esas motif olarak benimsenen ve mekân birliğini te’min eden tek kubbeli câmiler, ana mîmârîyi teşkîl etmiştir.
Daha sonra, Selçuklu medrese plânlarına bağlı olarak, ters T plân şeması ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki bir son cemâat mahallinden sonra eksen üzerinde peşpeşe kubbeli iki salon ve birinci salonun iki yanında yine kubbeli odalar bulunan Osmanlı Devleti’nin çeşitli yerlerinde örneklerine rastlanan Bursa’daki Orhan Câmii’dir. Bu plân Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Câmii’nde en mükemmel şekliyle görülür. Ters T plânı ile yapılan diğer mühim câmilerden; Bursa’da Yeşil Câmi, Amasya’da Bâyezîd Paşa Câmii, Edirne’de Gâzi Mihal Paşa Câmii bu tarzın farklılıklar gösteren belli başlı örneklerindendir.
1453’de Osmanlı mîmârisinde bâzı değişiklikler olmuş, buna klâsik Osmanlı üslûbu denmiştir. İstanbul’da yapılan Atik Ali Paşa Câmii’nde görüldüğü gibi, Bursa tipi ters T plânının değişik bir şekli olan klâsik üslûbda câminin orta bölümünün mihraba yakın kısmı, yarım bir kubbe ile örtülüdür. Edirne’de 1488 yılında Mîmâr Hayreddîn tarafından yapılan İkinci Bâyezîd Câmii, klâsik üslûbu hazırlayan câmilerinden olup, dört duvar örten tek kubbeden meydâna gelmektedir. Yanlarda ise, alçak kubbeli kanatlar bulunmaktadır. İstanbul’daki Sultan Selîm Câmii’nde de durum aynıdır. Yine Mîmâr Hayreddîn’in İstanbul’da yaptığı İkinci Bâyezîd Câmii ile dış mîmârî özellikleri görülür.
Bu târihlerde, Bâlî Paşa Câmii (1504), Edirnekapı’da Mihrimâh Câmii’nde olduğu gibi, yanlara doğru tonozlarla genişletilmiş, bir kubbeli ve önünde son cemâat mahalli bulunan câmiler görülür.
1571’de yapılan Sokullu Mehmed Paşa Câmii ile 1583 tarihli Eski Vâlide (Üsküdar) câmilerinde görülen altı köşeli şekle göre sıralanmış altı paye (ayak) üzerinde tek kubbe ile örtülü bir başka câmi tarzı vardır. Rüstem Paşa Câmii ise, farklı olarak, bu tarzın sekiz pâyeli bir şeklidir.
1550-1557 yılları arasında Mîmâr Sinân’ın yaptığı Süleymâniye Câmii, klâsik üslûbun şaheseridir. Câmi ile avlu kısmından meydana gelen Süleymâniye’de, 53 metre yüksekliğindeki kubbe, dört kalın ayağa oturtulmuştur. Mermer mihrâb, mukarnaslarla zengin bir görünüş arz eder. Câminin mozaikli ve renkli pencereleri şaheserdir. Câmi önünde kubbeli revaklarla çevrili bir avlu olup, avlunun dört köşesinde birer minare vardır.
Orta kubbenin üç yarım kubbe ile desteklenmesiyle meydana gelen Üsküdar’da İskele Câmii de Mîmâr Sinân’ın eseridir. Yine onun 1544-1548 yılları arasında yaptığı Şehzâde Câmii’nde yarım kubbe sayısı dörde çıkmış, tam mânâsiyle merkezî plânlı bir câmi örneği vücûda gelmiştir. Bu tarz, câmi plânı en güzel şekliyle 1569-1575 Edirne Selîmiye Câmii’nde görülür. 31.50 m. çapında sekiz paye (ayak) üzerine Oturan kubbe, binanın bütününe hâkimdir.
Mîmâr Sinân, Tezkiret-ül-bünyân’ında Selimiye hakkında şöyle der: “Ayasofya kubbesi gibi kubbe, İslâm devletinde bina olunmamıştır diyen hıristiyanların mîmâr geçinenleri, müslümanlara galebemiz vardır” derlermiş. O kadar kubbe durdurmak bu hakîrin kalbinde büyük bir ukde olup, kalmış idi. Allahü teâlânın yardımı ile, sultan Selîm Han’ın sayesinde Selimiye’nin kubbesini Ayasofya kubbesinden, boyunu altı, derinliğini dört zrâ’ ziyâde (fazla) eyledim.”
Osmanlı mimarisinde câmi, Sinân ve ondan sonrakiler devrinde yapı san’atı, mevki seçme, şehirlerin imâr programı, dış güzellik bakımından en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu câmilerde zerâfet ince bir zevk mahsûlü olup, mermer, tahta v.s. üzerine nakış suretiyle yapılan tezyinat, bediî ve tabiî değerlerin bir bütün olarak düşünüldüğünü gösterir.
1609-1616 târihlerinde mîmâr Mehmed Ağa tarafından yapılan Sultan Ahmed Câmii, altı zarif minaresi ve içindeki zengin çini süslemelerle dikkati çeker ve sonraki câmilere örnek olur. Aynı plân; Mîmâr Dâvûd Ağa’nın başlayıp, mîmâr Mustafa Ağa tarafından tamamlanan İstanbul Yeni Câmii’nde, yeniden yapılan Fâtih Câmii ve Ankara’da Çankırı Büyük Câmii’nde de uygulanmıştır.
Daha sonra muhtelif târihlerde de İstanbul’da yüksek san’at değerini hâiz câmiler yapıldı. Üçüncü Mustafa’nın 1759-1763 târihleri arasında yaptırdığı Lâleli Câmii, 1748-1755 yılları arasında yapılan Nuru Osmaniye Câmii, üçüncü Mustafa’nın Üsküdar’da yaptırdığı (1760) Ayazma Câmii, birinci Abdülhamîd’in Beylerbeyi Câmii, yine üçüncü Selîm’in Üsküdar’da yaptırdığı Selimiye Câmii bunların başlıcalarıdır. Tophane’deki Nusretiye Câmii, Dolmabahçe’deki Bezm-i Âlem Vâlide Sultan (1853) ve Ortaköy câmileri tek kubbeli olup, çok ince ve zarîf minareleri ile son cemâat mahalli üzerinde pâdişâha âid ufak yerler bulunurdu. Yine 1871’de İstanbul’da yapılan Vâlide Sultan Câmii, Yıldız’da İkinci Abdülhamîd Câmii ve Konya’daki Azîziye Câmii, Osmanlı’nın son zamanlarında yapılan zarîf câmilerdendir.
Bu câmilerin Osmanlı mimarisinde mühim yeri vardır. İslâm dünyâsının beyni durumunda olan İstanbul’u taht şehrine lâyık bir şekilde göz kamaştırıcı, dînî vecd ve heyecan merkezi hâline getirmek için, hiç bir şey esirgenmemiştir. Bütün dünyânın gözünde câmiler şehri olan İstanbul’da, minare ve kubbelerin olmadığı bir an farzedilse, İstanbul nâmına hiç bir şey kalmaz, şehir, silik ve üçüncü sınıf bir batı şehrinden farkı olmayan mâbedsiz bir şehir durumuna düşer. On dokuzuncu asrın başları için meşhur tarihçi Hammer, İstanbul’da 877 câmi ismi verir. Bunlardan on dokuz tanesi pâdişâhlar, anaları (valide sultanlar), şehzâdeler, sultan denilen pâdişâh kızlarının yaptırdıkları selâtîn câmilerdir. Vezir ve eşrâfdan olanların yaptırdıkları câmilerin minareleri tek olup, salâtîn câmileri gibi iki minaresi bulunmazdı. Salâtîn câmileri ile büyük câmiler; şehrin en güzel, en hâkim ve merkezî yerlerinde yapılır, etraflarında câmiyi, nisbeten günlük hayâtın gürültüsünden uzak tutan ve cemâatin sükûn içerisinde ibâdet edebilmesi için, ayrıca dış avluya yer verilirdi.
İstanbul’dan başka; Edirne, Bursa, Konya, Kahire, Şam, Manisa, Trabzon ile Rumeli şehirlerinin bâzısında pek çok salâtîn câmii yapılmıştır.
Osmanlı Devletinde bu câmilerin büyük bir gelire sâhib oldukları görülür ve bunlar vakfiyelerde belirtilir. Meselâ Kânûnî Sultan Süleymân’ın yazdırıp, tescil ettirdiği Süleymâniye vakfiyesine göre, Pâdişâh, Süleymâniye Câmii için; 221 köy, 30 mezra, 2 mahalle, 7 değirmen, 2 dalya, 2 iskele, 2 çiftlik, 5 köy mahsûlü, 2 ada, bir çayırlık ve bir hisse vakfetmiştir. Bu yerlerin bir kısmı bugün Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Suriye sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu ülkelerin Osmanlı’dan ayrılmasiyle büyük yekûn tutan gelirler de kaybolmuş, ihtişamlı ve parlak günlerinden sonra câmiler gayet mahzun hâle gelmişlerdir.
Süleymâniye Câmii bu gelirlere sâhib olduğu zamanlarda; hatîb, vaiz, imâm, müezzin, muvakkit (vakitleri tesbit eden) ve her türlü görevli ve hizmetliden müteşekkil 280 kişilik bir kadroya sahipti. İmâmlar, vaizler, din ve fen bilgilerinde birinci sınıf âlimler (profesörler) olup, 24 müezzini vardı.
Ayrıca medrese vazîfesi gören bu câmilerde, ders-i âm denen devrin büyük âlimleri öğle ve ikindi namazlarından sonra da dersler vermişlerdir. Bu dersler herkese açık olurdu. Müderris kısaca dersi takrir ettikten sonra, sorulu cevaplı müzâkereler başlardı. Bu sebeple ders-i âmın çok bilgili ve zekî olması lâzımdı. Ve herkes ders-i âm olamazdı. Âlimlerden müteşekkil bir hey’et önünde ders-i âm-ı ruûs denilen imtihanı kazanması şarttı. İmtihanda başaranlar arasında bilgi ve kabiliyeti daha fazla olanlar, pâdişâhın huzurunda yapılan huzur derslerine katılmaya hak kazanırdı.
Ayrıca selâtîn câmilerinin yanıbaşında, devletin üniversiteleri olan medreseler kurulurdu. Buralarda dînî ilimlere paralel olarak, zamanın modern fen bilgileri okutulup öğretilirdi. Önceki İslâm devletlerinde olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da câmi ve medreseler yanyana bulunuyorlardı.
Medreselerden başka, dârüşşifâlar (hastahâneler), imârethâneler, hamamlar ve diğer hayır müesseselerinin de bulunduğu câmi çevresi, birer kültür ve ictimâî (sosyal) yardım merkezleri durumundaydı.
Diğer büyük selâtîn câmilerinde de aynı durum vardı. Fâtih Câmii bunların en belli başlılarından idi.
Osmanlı Devleti gittiği her yerde kendisine has tarzda mîmârî ve san’at değeri yüksek olan câmiler yapmıştır. Bugün; Yugoslavya, Macaristan, Bulgaristan, Arnavutluk, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Tunus, Libya ve Cezâyir’de onaltıncı yüzyılda yapılan câmilerle, İstanbul câmileri arasında büyük bir üslûb benzerliği vardır.
Osmanlıların hâkim olduğu her yerde, ilk bakışta görülebilen damgası; Osmanlı sitili, kurşun kaplı kubbeleri ve ince uzun minareleri ile, câmiler olmuştur. Onun için hıristiyan devletlerin ilk işleri, ele geçirdikleri müslüman memleketlerde, câmileri ortadan kaldırmak olmuştur.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
 1) Hadîkat-ül-cevâmî
 2) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 177
 3) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-7, sh. 189
 4) Edirne’de Osmanlı Devri Abideleri (O. Aslanapa, İstanbul-1949)
 5) Osmanlı Mimarîsi (E. H. Ayverdi-İstanbul-1973)
 6) İstanbul Câmileri (Tahsin Öz Ankara-1962)
 7) Osmanlı Mimarisinde II. Bâyezîd- Yavuz Selim Devri (İ. Aydın Yüksel-İstanbul-1983)
 8) Eminönü Câmileri (İstanbul-1987)
 9) Süleymâniye Câmii ve İmareti inşaatı; (Ö. L. Barkan, Ankara-1972)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder