16 Temmuz 2012 Pazartesi

YENİÇERİLER



Osmanlı Devleti’nin daimî ücretli ordusu olan kapıkulu ocaklarının, pâdişâhın hizmetine âid olan piyade sınıfına verilen ad.
Osmanlı devlet merkezinde, pâdişâhların şahıslarına bağlı kapıkulu denilen yaya veya atlı maaşlı askerler vardı. Bunlar, eyaletlerdeki topraklı veya tımarlı sipâhî ile diğer eyâlet kuvvetlerinden tamamen ayrı idiler.
Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş yıllarında sefer zamanında toplanıp, harbin bitmesiyle beraber, işlerine ve memleketine dönen askerler vardı. Devamlı olmayan bu askerlerle, büyük işlerin başarılmasına imkân yoktu. Sultan Orhan Bey, devamlı ve maaşlı bir ordu kurulması hususunda, kardeşi Alâaddîn Bey ile Çandarlı Kara Halil’in de bulunduğu bir meşveret meclisi topladı. Meclis, maaşlı bir askerî teşkîlâtın kurulmasını kararlaştırdı. İşte bu askerlerin atsız olanlarına yaya, atlı olanlarına müsellem adı verildi. Savaşabilecek güçlü kuvvetli müslüman-Türk gençlerinden atlı ve yaya olarak biner kişilik birlikler kuruldu. Bunlara savaş zamanında önce birer, daha sonra ikişer akçe gündelik verilmesi kararlaştırıldı. Savaş olmadığı zamanlarda da zirâat yapmak üzere kendilerine toprak tahsis edildi ve vergiden muaf tutuldu. Yaya askerler onar ve yüzer kişilik manga ve bölüklere ayrıldı. Müsellem denilen atlı askerlerden ise, her otuz nefer bir ocak îtibâr olundu.
Osmanlı Devleti Rumeli tarafında genişlemeye başlayınca, daimî bir orduya daha fazla ihtiyâç duyuldu. Savaşta esir alınan askerî şartlara uygun hıristiyan çocukları, İslâm terbiyesiyle yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirildi. Bu uygulamayı ilk olarak Orhan Gâzi’nin oğlu şehzâde Süleymân Paşa’nın başlattığı rivayet edilmektedir. Yine rivayete göre, kuruluşu sırasında Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin duâsını alan bu ordu, yeniçeri ocağının kurulmasına kadar Osmanlı Devleti’nin tek ve muntazam ordusu olarak kaldı.
Orhan Bey’in vefâtından sonra yerine geçen sultan birinci Murâd Han, Çandarlı Kara Halil’i yeniçeri ve acemi ocaklarını kurmakla vazifelendirdi. Molla Rüstem Karamânî ile birlikte bu işi başarıyla yürüten Çandarlı Kara Halîl, devlet hazînesi ve devletin mâlî teşkîlâtını da kurup çeşitli düzenlemeler yaptı. Yeniçeri ocağına asker yetiştirecek ilk acemi ocağı Gelibolu’da kuruldu. İslâm hukukunda, harbde elde edilen esir ve ganimetlerin beşte birinin beytülmâle âid olması hükmüne dayanılarak Pençik yâni beşte bir kânunu çıkarıldı. Bu kânunla, savaşlarda elde edilen her beş esirden biri devlet hesabına ve asker ihtiyâcına göre acemi oğlanı olarak alındı. Daha sonra devşirme kânunu çıkarılarak, pençik oğlanından başka, devşirme ismiyle, Rumeli tarafındaki Osmanlı tebeası olan hıristiyanların çocuklarından da acemi oğlanı alınması kararlaştırıldı. Sonraki yıllarda bu kânun Anadolu’daki hıristiyan tebeaya da uygulandı (Bkz. Kapıkulu Ocakları). Tesbit edilen esaslara göre acemi oğlanları yetiştirildi. Acemi ocağında yetiştirilen neferler, yeniçeri ocağına alındı.
Yeniçeri ocağının en büyük kumandanı yeniçeri ağası idi. Yeniçeri ağaları, on altıncı yüzyıl başlarına kadar ocaktan yetişirlerdi. Fakat bir süre sonra bunların yolsuzlukları ve itaatsizlikleri görülünce, saraydan yetişmiş, pâdişâhın tam güvenini kazanmış kimseler yeniçeri ağası tâyin edilmeye başlandı. On sekizinci asırdan itibaren yine ocaktan tâyin edildiler. Yeniçeri ağaları Süleymâniye’de devlet malı bir konakta otururlardı. Yeniçeri ağası, ağa kapısında toplanan ve âzası ocağın büyük zabitleri olan ağa dîvânının reîsi idi. Dîvân-ı hümâyûn âzası olmamakla beraber, vezîr rütbesine hâiz olursa, dîvân toplantılarına katılırdı. Pâdişâhın Cuma ve bayram namazları alaylarında da hükümdarı attan indirmek ve bindirmekle vazifeli olup, aynı zamanda İstanbul’un en büyük zabıta âmiriydi. Ağalık alâmeti iki tuğ olup bayrağı beyazdı. Yeniçeri ağaları terfî ettirilecekleri, zaman, beylerbeyi ve kapdan paşa olurlardı.
Yeniçeri ağasının muavinine kul kethüdası, kethüda bey veya kahya bey adları verilirdi. Nefer sayısı 400-500 olan, pâdişâhın av köpeklerine bakmakla vazifeli bulunan yeniçeri cemâat ortalarından 64. ortanın kumandanına zağarcı başı denirdi. Sekson denilen ve bâzan ayı avında da kullanılan cenk köpeklerine bakan 71. ortanın kumandanına seksoncu veya samsuncubaşı adı verilirdi. Tazılara bakan, turna kuşları besleyen 68. ortanın kumandanına turnacıbaşı, 14, 49, 66 ve 67. ortaların kumandanlarına haseki ağaları denirdi. Pâdişâhın Cuma namazı alaylarında kıdemlerine göre, ikisi sağında, ikisi solunda pâdişâhın atının yanısıra yürürlerdi. En kıdemlisine başhaseki denirdi. Beşinci bölük ortasının kumandanı ve bütün yeniçeri ocağının çavuşuna başçavuş; bölük ortalarında muayyen olmayan bir ortanın kumandanına muhzir ağa denirdi. Dîvânda yeniçeri ağasına hitaben yazılan fermanlar muhzir ağaya verilirdi. Muhzir ağadan bir rütbe aşağı olup, muayyen olmayan bir ortanın kumandanına, kethüda ağa denirdi. Kethüda bey sefere gittiğinde ona vekâlet ederdi. Yeniçeri ocağına bağlı san’atkârlarla imalâthanelerin de en büyük âmiri idi. 101 cemâat ortasının bütün kumandanlarının en kıdemlisine, yayabaşı ağa denîrdi. Diğerlerine de yayabaşı denirdi. Vazifeleri, ocak beytülmâlciliği, seferde hazîne bekçiliği, zahire tedâriki, kâdılara ve sancak beylerine sefer emirleri götürmek, yaralı nakletmek, kale muhafızlığı yapmaktı. Bunlara subaşı denirdi. Bölük ortaları kumandanlarının en kıdemlisine bölükbaşı ağa, 60, 61, 62 ve 63. cemâat ortaları kumandanlarına da solakbaşı ağaları denirdi. Cemâat ortalarından muayyen olmayan bir ortanın imâmlık yapmaya ehliyetli olan kumandanına ocak imâmı, bu ortaya da imâm ortası denirdi. Beş vakit namazda ağa kapısındaki câmide yeniçeri ağasına imâmlık ederdi. Yeniçeri ocağının künye defterini tutan vazifeliye ocak kâtibi veya yeniçeri efendisi denirdi. Bu ağaların hepsine birden katar ağaları denilirdi, içlerinden biri azledilince veya ölünce, alt derecede bulunanlar derece terfî ederek boşluğu doldururdu.
Yeniçeri ocağı tabur denilebilecek, nefer mevcudu muhtelif zamanlarda değişen yüz doksan altı ortadan meydana gelmişti. İlk zamanlar 60-70 kişiden meydana gelen bir ortanın mevcudu disiplinin bozulduğu devirlerde 2.000 kişiye kadar çıkmıştı. Pâdişâhlar, birinci ortanın defterlerinde birinci nefer olarak kayıtlıydılar. Yeniçeri ocağının yekûn mevcudu Fâtih Sultan Mehmed Han ve Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanlarında 10.000-12.000, sultan üçüncü Mehmed Han zamanında 45.000, bir ara tekrar azaltıldıktan sonra, sultan üçüncü Selim Han zamanında 110.000, sultan İkinci Mahmûd Han zamanında da 140.000 olmuştu.
Yeniçeriler; cemâatliler, bölüklüler ve sekbanlar diye üç sınıfa ayrılmışlardı. 196 ortanın 101i cemâatli, 61’i bölüklü, 34’ü de sekban ortasıydı. Cemâat ortalarından 60, 61, 62 ve 63. ortalar İstanbul’da otururlar, pâdişâhın merasim günlerinde maiyyet askerini teşkil ederlerdi. Bunlara solaklar denirdi. Diğerleri hudut kalelerine taksim edilmiş olup, bu kalelerin muhâfazasıyla vazifeliydiler. Bölük ortalarından 31’i İstanbul’da Sancak-ı şerifin muhâfazasıyla, diğer otuzu da, otuz iç vilâyet merkezinde iç kalelerin muhafazasıyla vazifeliydiler. Sekban ortaları ise, pâdişâhın av maiyyeti idi. Osmanlı pâdişâhlarının eğitimi geliştirmek için tertipledikleri muhteşem ve büyük sürek avları sekbanlar tarafından hazırlanırlardı. İstanbul civarındaki mîrî çiftliklerin muhafazası onlara bırakılmıştı. İstanbul’da bulunan cemâat ve bölük ortaları aynı zamanda büyük şehrin inzibat ve âsâyişiyle vazifeliydiler. Her semt bir ortanın e’mrine verilmişti. Her semtte kolluk denilen bir yeniçeri karakolhânesi vardı.
Her yeniçeri ortasının nişan denen bir bayrağı ve alâmeti vardı. Nişanlar, bayrak üzerine işlenirlerdi. Yeniçeri ocağının bayrağına, ocağın sünnî mezhebe, mensub olduğunun işareti olarak İmâm-ı a’zam bayrağı denilirdi. Bu; beyaz ipekten, üstüne altın sırma ile bir tarafına; “İnnâ Fetahnâ leke fethan mübînâ”, diğer tarafına da; “Ve yensurekellahü nasran azîzâ” âyet-i kerîmesi işlendiği bir sancaktı. Ordugâhda yeniçeri ağasının çadırı önüne dikilirdi. Merasimlerde yeniçeri ağasının atının önü sıra götürülürdü. Bu bayrağı taşıyan yeniçeriye başbayrakdâr denilirdi. Ocağın bir de alay bayrağı vardı ki, bu da yarısı sarı, yarısı kırmızı ipek bir bayraktı. Her yeniçeri ortasının, üzerlerinde orta nişanlarının işlenmiş olduğu uçları çatal bayrağı vardı.
Her ortanın çorbacı denilen bir kumandanı, odabaşı denilen bir kumandan muavini, vekilharç ünvânlı bir idare me’muru ve bayraktârı vardı. Ortanın en kıdemlisine başeski, aşçıbaşısına usta, aşçı muavinine baş karakullukçu denilirdi.
Yeniçeriler başlarına börk denilen beysız keçeden bir külah giyerlerdi. Bir buçuk ayak (45 cm) kadar yükseklikte olan bu külahın üstünden omuzlara kadar yatırma denilen bir çuha parçası düşerdi. Yatırma yeniçeri neferinin ensesini tamamen örterdi. Börkün ön kısmında ve tam alnın ortasında gümüşden veya pirinçden yapılmış olan tüylük yâhud kaşıklık denilen bir kısım vardı. Börkün başa geçen ağız kısmı da daltac adı verilen çepeçevre nakışlı bir şeridle çevrilmişti. Daltacı, dört-beş parmak eninde olup da arkasına yatırması olmayan yeniçeri külahına da üsküf denirdi. Yeniçerilerin ayakkabıları şehirde ökçesiz yemeni, seferde yandan kopoalı bir çeşit çizmeydi. Zabitler (subaylar) sarı, neferler kırmızı sahtiyandan ayakkabı giyerlerdi. Ocak zabitleri her türlü tören ve ordu alaylarında özel üniforma giyerlerdi.
Her yeniçeri ortasının, içinde yemeklerini pişirdikleri kışlalardaki mutfaklarda duran büyük kazanları vardı. Yeniçeriler, kazanlarına ocaklarının mukaddes bir değeri olarak bakarlardı. Harbde kazanın düşman eline geçmesi, o orta için büyük felâket sayılırdı. Ortaları ile ilgili bir işi görüşecekleri zaman kazanın etrafında otururlardı. İsyan ânında kışlalardan kaldırılan kazanlar büyük törenle ihtilâlin idare edileceği meydana götürülürdü. Kazan kaldırmak; hükûmete karşı ayaklanmak, isyân etmek demekti.
İstanbul’da eski odalar ve yeni odalar adı ile iki büyük yeniçeri kışlası vardı. Eski odalar Şehzâde Câmii’nin karşısında, yeni odalar da Aksaray’da Etmeydanı’nda idi. Her iki kışlada geniş bir avlunun etrafını çeviren, önü revaklı odalardan meydana gelmişti. Avlunun ortasında orta câmi denilen bir mescid vardı. Yeniçeri ayaklanmaları arefesinde ilk toplantılar hep bu orta câmilerde yapılırdı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra bu kışlalar halk tarafından tahrib edildi.
Yeniçeri ocağı neferlerine ulufe denilen maaş verilirdi. Acemi bir yeniçeri neferine ilk devirlerde ocağa kaydı ile beraber, iki akçe yevmiye bağlanırdı. Sonraları bu beş-altı akçeye çıkarılmıştı. Gösterilen yararlılıklar ve hizmetler karşılığı da ulufeleri arttırılırdı. Yapılan bu artışlara terakkî denirdi. Bu suretle yevmiyeleri on-on beş akçe olan yeniçeriler bulunurdu. Harblerde serdengeçti yâni fedâî yazılanlar, sağ döndükleri zaman yevmiye beş-on akçe terakkî alırlardı. Ulufeler üç aydan üç aya, yılda dört taksitte ve dîvân-ı hümâyûnda düzenlenen törenle dağıtılırdı. Taksitlere mevâcib denirdi. Neferlerin ulufesinden başka her yeniçeri ortasına ekmek, et, yağ, bulgur ve mum verilirdi. Her nefere de senede, bir kat elbise veya bedeli verilirdi.
Ocak disiplini sağlam olduğu devirlerde yeniçeriler, geceleri kışlalarındaki koğuşlarından başka yerde yatmazlardı. Askerlik tâliminden başka bir şeyle uğraşamaz ve emekliye ayrılıncaya kadar da evlenemezlerdi. Emekliye ayrılan yeniçeriye oturak denilir ve kendisine ölünceye kadar emekli gündeliği verilirdi. Emekli olduktan sonra evlenenler öldüğü zaman, geride bıraktığı dul ve yetimlere fodla denilen maaş bağlanırdı.
Suç işleyen yeniçeri ancak kendi ortası neferleri huzurunda ve kendi koğuşunda cezalandırılırdı. Ocaktan kovulmaya keçe külah etmek denilirdi. Bir yeniçeri, ortasını değiştiremezdi. Ocak disiplininin bozulduğu devirlerde bir ortadan öbürüne geçmeye semer devirmek denilirdi. Suçlu yeniçeri merasimle ihtar edilir, habs edilir, kale hizmeti ile sürgün edilir veya keçe külah edilip, ocaktan tard edilirdi. Îdâma mahkûm edilen bir yeniçeri evvelâ ocaktan tard edilir, sonra boynu vurulmak suretiyle îdâm edilirdi. Bir yeniçeriye îdâm hükmü, ancak ağa dîvânında verilirdi. Bir odabaşı da emrindeki yeniçerilere ancak otuz dokuz sopaya kadar dayak cezası verebilirdi.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş devirlerinde hizmetleri görülüp, on beş ve on altıncı yüzyıldaki büyük fetihlere katılan yeniçeriler, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya başladı. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın vefâtından sonra, kânunlarına riâyet edilmediğini ve bahşişlerinin verilmediğini ileri sürerek, serkeşçe tavır takınan yeniçeriler, Zigetvar seferi dönüşünde eski odalar önünde (şimdiki Şehzâde Câmii karşısı) durup ileri gitmemeye veya saray kapısını kapatıp, sultan İkinci Selîm Han’ı içeri sokmamaya karar verdiler. Eski odalar önünde bir müddet bekleyerek, taşkınlık gösterdiler. Yeniçeri ağası Ali Ağa, bu hâlin neticesinin kendi hayâtına mâl olacağını düşünerek, onları yatıştırmak istedi. Fakat dinlemeyip, Topkapı Sarayı’nın avlusuna giderek Bâb-ı hümâyûnu kapatıp kimseyi içeri bırakmadılar. Sultan İkinci Selîm Han bu taşkınlıklar karşısında; “Cümle bahşiş ve terakkîleri verilsün. Makbûlümdür” deyince, ortalık yatıştı ve Pâdişâh saraya girebildi.
Bu gibi bâzı hâdiseler istisna edilecek olursa, yeniçeri ocağındaki asıl bozulma, sultan üçüncü Murâd Han zamanında başladı. Sonraları muhtelif vesilelerle bu bozukluk genişlemek suretiyle ve fasılalarla bir asır boyunca devam etti. Gün geçtikçe kuloğulları adıyla yeniçeri yetimlerinin, kul-kardeşleri adıyla serhat ve taşra kalelerinde hizmet etmiş olanların, 1583’den sonra da yeniçeri ağasına tanınan hakla, ağa çırakları adıyla bir nevî kontenjandan kimselerin yeniçeri ocağına alınması, düzeni bozdu. Sultan İkinci Selîm Han zamanında on iki bin üç yüz mevcudu olan yeniçeri ocağı, on yedinci asrın başlarında otuz yedi bin altı yüze ulaştı. Sultan dördüncü Murâd Han zamanında da kırk altı bini geçti. Daha sonra dört devletle dört cephede on altı sene süren muhârebeler sırasında, ocak mevcudu yetmiş bini aştığı gibi, bunların maaşlarının verilmesi de müşkül bir hâl aldı.
Yeniçeri ocağının manevî güç kaynağı olarak kabul edilen Hacı Bektâş-ı Velî tarafından kurulan bektâşîlik tarîkatı, Eshâb-ı kiram düşmanı hurûfîler tarafından ele geçirildi. İslâmiyet’in emirlerine ters fikirler ileri süren bu sahte bektâşîler de yeniçeri ocağına sızdılar. Zamanla yeniçeriler üzerinde etkili oldular. Bu sapık hurûfîlerin te’siriyle sık sık kazan kaldıran yeniçeriler, halkın huzurunu bozmaya başladılar.
Sultan birinci Ahmed ve sultan birinci Mustafa Han’dan sonra genç yaşta pâdişâh olan sultan ikinci (Genç) Osman Han, bizzat ordunun başında katıldığı Lehistan seferinde yeniçerilerin gayretsizliklerini gördü. Yeniçeri ocağının mevcudunu anlamak için yaptırdığı yoklamada, ocak mevcudunun maaş defterinde yazılı olan mikdârdan az olduğunu tesbit ederek parayı kesti. Sultan İkinci Osman Han, bu disiplinsizlik ve keşmekeşliğe son vermek için kapıkulu ocaklarını kaldırarak Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden meydana gelen, sâdece askerlikle uğraşan, pâdişâhın emirlerine mutlak itaat eden bir ordu kurmak istedi. Hem bu orduyu teşkil etmek, hem de hac ibâdetini yerine getirmek üzere Hicaz’a gitmeye karar verdi. Pâdişâhın niyetini saraydaki adamları vasıtasıyla öğrenen ve mevcûd olmayan askerleri mevcûd gibi göstererek yevmiyelerini alan ocak ağaları, yeniçerileri Pâdişâh aleyhine kışkırtarak isyân çıkardılar. Sultan İkinci Osman Han’ın hac ibâdeti için Hicaz’a gitmesine karşı çıkan yeniçeriler, kendilerine katılanlarla birlikte Atmeydanı’na (Sultanahmet meydanı) geldiler. Sultan İkinci Osman’ı alarak Orta Câmii’ne götürdüler. Yolda bir hükümdara, bir Osmanoğlu’na târih boyunca asla reva görülmemiş hakaretler yaptılar. Bu sırada hasta hâlde bulunan sultan Mustafa’yı tahta oturttular. Yeni sadrâzam olan Dâvûd Paşa en güvendiği adamlarına Sultan’ı Yedikule’ye götürerek boğmalarını emr etti. On cellâdın hücumlarına karşı koyan Genç Osman’ın boynuna cebecibaşı tarafından kemend atıldı. Bu sırada ona hücum edenlerden biri, Genç Osman’ın husyelerini sıkarak 20 Mayıs 1622’de şehîd etti.
Sultan birinci Mustafa’nın hastalığı sebebiyle hal’edilmesinden sonra, tahta geçen dördüncü Murâd Han’ın ilk zamanlarında, yeniçerilerin hükümete ve halka karşı hareketleri tahammül edilemez hâle geldi. Küçük yaşta tahta geçen dördüncü Murâd Han, idareyi bizzat eline aldıktan sonra, yeniçeriler hakkında sıkı tedbirlere baş vurdu. Onları adım adım tâkib etti. Kânun gereği yeniçerilerden kıdemli ve hizmetleri görülenleri, başka suretle taltif ederek ocaktan uzak tutmaya çalıştı. Yeniçeri ocağının lüzumundan fazla artmış olan mevcudunu ideal seviyeye indirmek için tedbirler aldı. Kendisinin malûmatı olmadan ocağa asker alınmasını yasakladı. Emrini yerine getirmeyerek rüşvetle ocağa adam kaydeden yeniçeri kâtibi Osman Efendi’yi îdâm ettirdi. 1632’de sadrâzam Hüsrev Paşa’nın azledilmesine karşı çıkan süvarilerle birlikte hareket eden yeniçeriler, üç gün saraya hücum ederek, Hüsrev Paşa’nın azline sebeb olanlardan on yedi kişinin başını istediler. Sarayın Orta kapısına kadar gelip ulemâyı oraya davet ettiler. Yeniçerilerin taşkınlıkları üzerine vezîriâzam Hâfız Ahmed Paşa, sadâret mührünü sultan dördüncü Murâd Han’a teslim ederek saraydan gizlice ayrıldı. Orta kapıdan içeri giren yeniçeriler, Dîvân-ı hümâyûn önüne gelerek Pâdişâh’ı ayak dîvânına çağırdılar. Sultan dördüncü Murâd, Bâbüsseâde önüne çıkıp ayak dîvânı yaptı ve yeniçerilerin isteklerini sordu. Onlar listesi verilmiş olan on yedi kişinin öldürülmek üzere kendilerine teslimini istediler. Yapılan nasîhati ve verilen cevâbı dinlemediler.
İstedikleri yapılmadığı takdirde başka bir şehzâdeyi hükümdar yapacaklarını îmâ ederek, Pâdişâh’ın oturduğu tahtın yanına kadar sokuldular. Nasihatlerinin dinlenmediğini gören Pâdişâh, tahttan kalkarak Bâbüsseâdeden içeri girdi. Bunun üzerine âsiler büsbütün galeyana gelip; “Madem ki bu on yedi kişiyi vermedin, biz işimizi biliriz” diye tehdidde bulundular. Çaresiz kalan dördüncü Murâd, saraydan gizlice ayrılarak Üsküdar’a kaçan sadrâzam Hâfız Ahmed Paşa’yı geri getirtti. Pâdişâh’ın müşkül durumunu gören Hâfız Ahmed Paşa, besmele çekerek âsî güruhunun içine daldı ve isyâncılar tarafından şehîd edildi. Hâfız Ahmed Paşa’nın fecî şekilde şehîd edildiğini gören Pâdişâh, üzüntüsünü belirterek ve ağlayarak içeri girdi. Listede bulunan diğer görevlilerin azledilmesiyle isyâncılar yatıştılar. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra Murâd Han, isyâncıları tahrik eden Hüsrev Paşa’yı îdâm ettirdi.
Hüsrev Paşa’yı îdâm edenlerden intikamını almak isteyen yeniçeriler, aynı sene içinde tekrar isyân ettiler. Saraya gelerek, sultan Murâd’ı ayak dîvânına çağırdılar. Bâzı kimselerin öldürülmek üzere kendilerine teslimini istediler ve; “Gayri sana itimâdımız kalmadı” dediler. Sultan Murâd, katlini istedikleri adamları vermek istemeyince de; “Bu dediklerimizi bize vermezsen sen bize pâdişâhlık edemezsin” dediler. Halk arasında, hükümdar, şehzâdeleri boğdurmuş diye şâyiâ çıkararak, şehzâdeleri görmek istediklerini bildirdiler. Pâdişâh, kardeşleri; Bâyezîd, Süleymân, Kâsım ve İbrâhim’i içerden getirterek gösterdi. Onlara bir şey yapmayacağına dâir kefil istediler. Recep Paşa ile şeyhülislâm Ahîzâde Hüseyin Efendi’nin kefil olmaları üzerine yatıştılar. Fakat başlarını istedikleri kimseleri saklandıkları yerlerden buldurarak öldürdüler. Veziriazam olan Recep Paşa’nın tahrikiyle bir ara sultan dördüncü Murâd Han’ı hal’ için plânlar hazırladılarsa da cesaret edemediklerinden vaz geçtiler. Dördüncü Murâd Han ise, yeniçerileri kışkırttığını tesbit ettiği Recep Paşa’yı îdâm ettirdi. Bundan sonra idareye hâkim olan ve hâdiselerden tecrübe edinen sultan dördüncü Murâd Han, kapıkulu ve yeniçeri ocaklarından kanunnâmesine uymayanlara karşı temizlik hareketi başlattı. Ocağın ıslâh edilmesiyle ilgili tedbirler aldı. Aldığı bu tedbirler ve kurduğu düzen, 1644 senesine kadar devam etti.
Sultan dördüncü Murâd Han’ın vefâtından sonra yerine geçen kardeşi sultan İbrâhim’in saltanatı yıllarında yeniçeri ocağının düzeni tekrar bozuldu. Yeniçerilerin isyân etmeleri üzerine sultan İbrâhim de hal’ edildi. Yerine geçen sultan dördüncü Mehmed Han’ın saltanatının ilk yıllarında yeniçeri ocağında hiç disiplin kalmadı. 1656 senesinde isyân eden yeniçeriler, öldürülmesini istedikleri otuz kişinin listesini Pâdişâh’a gönderip ayak dîvânı istediler. Yeniçerilerin nasihatle yatışmamaları üzerine Pâdişâh ayak dîvânına çıktı. Listede ismi zikredilenlerin mallarının müsadere edilip sürgün edileceklerini bildirdiyse de yeniçeriler; “Hayır! Katlolunmadıkca feragat etmeyiz” diye diretince, isteklerini kabul etti. İsyancılar, listede yazılı kişileri yakalayıp boğarak öldürdükten sonra, çınara astılar. Bu hâdise târihe vak’a-i vakvâkiyye veya çınar vak’ası olarak geçti. 1656’da vezîriâzam olan Köprülü Mehmed Paşa, yeniçeri ocağında sultan Murâd’ın yaptığı ıslâhata benzer düzenlemeler yaptı. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Fâzıl Mustafa Paşa, Amcazade Hüseyin paşa gibi vezîriâzamlar da Köprülü Mehmed Paşa’yı tâkib ettiler. Ancak istenen netice alınamadı. On sekizinci asır başlarında ocaktaki disiplinsizlik çok artmış, devlet idaresine müdâhaleleri de son haddine varmıştı.
Sultan üçüncü Ahmed Han devrinin güçlü ve yenilik tarafdârı vezîriâzamı Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa sonuçtan ümitsiz olduğu için yeniçeri ocağını ıslâh yoluna gitmedi. Ocağı aynı şekliyle muhafaza etti. Bunun yanında teknik sınıflardan başlamak üzere modern bir ordu kurmak için teşebbüse geçti. Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’nın yeni bir ordu kurma niyetini anlayan yeniçeriler, 1730’da Patrona Halil’in etrafında toplanarak isyân çıkardılar ve vezîriâzamı şehîd ettiler. Sultan üçüncü Ahmed, isyâncıların isteklerinin sonunun gelmeyeceğini, kendisinin de tahttan ayrılmasını isteyeceklerini bildiği için, kendi eliyle yeğeni şehzâde Mahmûd’u tahta geçirdi ve köşesine çekildi.
Tahta geçen sultan birinci Mahmûd Han, Avrupa tarzında modern bir ordu kurmaya teşebbüs etti. Teknik sınıflardan başlayarak yeni birlikler meydana getirmeye çalıştı. Fakat asıl ıslâhı gereken yeniçeri ocağına dokunmadı. Sultan üçüncü Mustafa Han da, Osmanlı askerî teşkilâtının ıslâh edilmesi gerektiğine inanmakla beraber, babası sultan üçüncü Ahmed Han ile amcası ikinci Mustafa Han’ı tahttan indiren yeniçerilere karşı ihtiyatlı davrandı. Yeni teknik sınıfları geliştirmeye büyük önem verdi. Fakat bu sırada çıkan 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı sebebiyle başladığı işleri bitiremedi. 1787’de başlayan ve sonra Avusturya’nın da katılmasıyla devam eden Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarında peş peşe uğranılan mağlûbiyetler, ocağın ıslâhının imkânsızlığını ortaya çıkardı.
Sultan birinci Abdülhamîd Han da teknik sınıflar yetiştirmeye devam etti. Yeniçeriler bu yeni askerlere diş bilediler. Fakat ileri gelenleri, pâdişâhın veya sadrâzamın adamları olduğu için kazan kaldıramadılar. Sultan birinci Abdülhamîd Han’dan sonra tahta geçen ve ıslahatçı bir pâdişâh olan sultan üçüncü Selîm Han, askerî ve idâri sahalarda köklü yenilikler yaptı. Hazırlanan 72 maddelik ıslâhat tasarısıyla, yeniçeri ocağına haftada bir kaç gün tâlim ve terbiye mecburiyeti konuldu. Ayrıca Avrupa usûlünde Nizâm-ı cedîd denilen yeni bir ordu kuruldu. Yeniçeri ordusu kaldırılacak, yerine Nizâm-ı cedîd geçecek dedikodusunu yayan yeniçeriler, yeni kurulan orduya karşı çıktılar. Pâdişâh’a ve Nizâm-ı cedîd’e karşı olan diğer çevrelerle müşterek bir cephe teşkil ettiler ve Kabakçı Mustafa’nın etrafında toplanarak baş kaldırdılar. Kardeş kanı akıtılmasını istemeyen ve iyi niyetli olan sultan üçüncü Selîm Han, yeni kurmuş olduğu orduyu isyâncılara karşı kullanmadı. Bir süre sonra Nizâm-ı cedîd’i ilga ettiğine dâir ferman yayınladı. Fakat isyâna devam eden yeniçeriler, Selîm Han’ı tahttan indirip, dördüncü Mustafa Han’ı tahta geçirdiler. Sultan dördüncü Mustafa Han zamanında tam bir başıbozuk sürüsü hâline gelen yeniçeriler, Silistre’de ordugâhı yağma ettiler. İkinci Mahmûd Han’ın tahta geçmesinden sonra, sadrâzam Alemdâr Mustafa Paşa, Nizâm-ı cedîd’in yerine Sekbân-ı cedîd ordusunu kurdu. Yeniçeriler bu defa Alemdâr Mustafa Paşa ve Sekbân-ı cedîd aleyhinde çalışmaya başladılar. İstanbul’da hâkimiyeti eline geçiren yeniçeriler, sadrâzamı öldürdükten sonra, sultan İkinci Mahmûd Han’ı tahtan indirmek istediler. Mahmûd Han, üzerlerine kuvvet gönderip üç binden fazlasını öldürttü. Sonra da donanmaya emir verip yeniçeri ağasının konağını bombalattı. Pâdişâh’la başa çıkamayacağını anlayan yeniçeriler ulemâya sığındılar.
1818’de tekrar ayaklanan yeniçeriler, İstanbul’da yer yer yangınlar çıkararak büyük tahribata sebeb oldular. Ulemânın ocağa dokunulmıyacağı hakkında Pâdişâh’dan aldığı te’minât üzerine de isyândan vazgeçtiler. İstanbul halkı, yeniçeri şerrinden sokağa çıkamaz oldu. Belli başlı bütün tüccar haraca bağlandı. Islahatçı, ileri görüşlü, fakat ihtiyatlı bir pâdişâh olan ikinci Mahmûd Han, plânlı bir şekilde ocak için tedbirler almaya devam etti. Kendisine sadıkane hizmet edecek olan Rusçuklu Hüseyin Ağa’yı yeniçeri ağası yaptı. Bu sırada çıkan Mora isyânının bu askerle bastırılamayacağını bildiğinden, Mısır vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım istedi.
Sultan İkinci Mahmûd Han; Mayıs 1826’da yeniçeri ocağının hayatiyetini yitirdiğine inanan devlet erkânı, ulemâ ve yeniçeri ağasını şeyhülislâmın konağında topladı. Yeniçeri ağasının, yeniçerilerin tâlime razı olduklarını bildirmesi üzerine ocaktan 7.650 neferin eşkinci nâmıyle talimli asker yazılmasına karar verildi. Hazırlanan eşkinci lâyihası ve huccet-i şer’iyye okunup tasdîk edildiği gibi, şeyhülislâm efendi de fetvasını okudu. Bu suretle eşkinci askerinin tâlim yapacağı kesinleşti. Ancak bâzı yeniçeri ileri gelenleri tâlim aleyhinde sinsice faaliyete giriştiler. Yapılan tahrikler pâdişâh ile ocağı tekrar karşı karşıya getirdi. Pâdişâh’ın arzusu üzerine sancak-ı şerîf çıkarıldı. Devlet erkânı ve ulemâya halk da katıldı. Topçu, lağımcı ve kalyoncu askeri âsilere karşı büyük bir muvaffakiyetle mücâdele etti. 15 Haziran 1826 târihinde Osmanlı târihinde vak’a-yı hayriye denilen bu hâdise neticesinde ocak söndürülmüş ve yeniçerilik tamamen kaldırılmış oldu. Tanzim edilen emr-i âlî ile durum îlân edildi. Böylece İstanbul’da ve taşrada meydana gelen taşkınca hareketler son buldu.
Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla, devlet hazînesinde meydana getirdiği tahribat ortadan kalktı. Emniyet ve asayişten mahrum kalan halk huzura kavuştu. Üç yüz seneye yakın zamandır devletin başına gaileler açan, pâdişâhların, sadrâzamların ve nice devlet adamlarının şehîd edilmelerine sebeb olan fitne ve fesâd ocağı söndürülmüş oldu. Yeniçeri ocağının kapatılmasıyla birlikte, ocağa nüfuz etmiş olan ve halk arasında da tâbileri bulunan, kendilerine bektâşî diyen, fakat hakîki bektâşîlikten çok uzak olan hurûfîlerin tekkeleri de kapatıldı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
 1) Üss-i Zafer (Mehmed Esad, İstanbul-1876)
 2) Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları-I (Uzunçarşılı)
 3) Koçi Bey Risalesi (İstanbul-1972); sh. 16
 4) Kitâb-ı Mesâlik-il-müslimin ve Menâf-ül-mü’minîn (Ankara-1980); sh. 34
 5) Kitâb-ı Müstetâb (Ankara-1974); sh. 3
 6) Rehber Ansiklopedisi; cild-18, sh. 162
 7) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); sh. 144
 8) Kitâb-ı Mesâlih-il-müslimîn ve Menâfi-il-mü’minîn ve Tenkidi (Me’zûniyet Tezi, Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Konya-1981); sh. 81

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder