1 Nisan 2014 Salı

Ateistlere ve Hristiyanlara Cevaplar

ATEİSTLERE CEVAPLAR

1 Kur'an’ da çelişki olmaz

Ateist diyor ki:

Sual: Kur’anın bazı âyetleri niye çelişkilidir?

CEVAP

Bir karıncayı yaratmaktan aciz birinin, kâinatı bir nizam içinde yaratan ve devam ettiren Yaratıcıya böyle söylemesi ne kadar ahmaklıktır. Bu koca kâinatı görüyorlar da, bunun bir yaratıcısının bulunduğunu kabul etmiyorlar.

Allah’ın kelamında tenakuz [çelişki] olmaz. Cenab-ı Allah buyuruyor ki:
(Eğer o [Kur’an-ı kerim] Allah’tan başkası tarafından [gelmiş] olsaydı, elbette onda tutarsız [uyumsuz] çok şey bulunurdu.) [Nisa 82]

Eshab-ı kiramdan birkaç zat, bir âyet-i kerime üzerinde farklı yorumlar yaparken, Resulullah efendimiz çıkageldi ve buyurdu ki:
(Sizden önceki ümmetler, Allah’ın gönderdiği kitabı yanlış yorumladıkları için helak olmuştur. Bu Kur’anın bir kısmı, diğer bir kısmına zıt değildir. Anlayamadığınız yerleri bilenlerden sorun!) [İ. Ahmed]

Peygamber efendimiz, kimseden bir şey öğrenmemiş, hiç yazı yazmamış iken ve geçmişlerden ve etraftakilerden haberi olmayan insanlar arasında hasıl olmuş iken, Tevrat’ta ve İncil’de ve bütün başka kitaplarda yazılı şeyleri bildirdi. Geçmişlerin hâllerinden haber verdi. Her dinden, her meslekten ileri gelenlerin hepsini hüccet ve burhanlar ile susturdu. En büyük mucize olarak Kur’an-ı kerimi ortaya koydu. Allahü teâlâ, Resulüne buyuruyor ki:
(Sen [Kur’an gelmeden] önce bir kitap okumuş ve elinle onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı müşrikler, [Kur’an’ ı başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış] derler ve [Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat’ta ümmidir, bu ise ümmi değil diye] şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48]

Kur’an-ı kerimde çelişki yoktur ve olamaz. Kur’an-ı kerim, her cahilin kolayca anlayacağı basit bir kitap değildir. Kur’an-ı kerimin tercümesini okuyup da, hüküm çıkarmaya çalışmak çok yanlış olur.

2 Allah niye biz ve o diyor

Ateist diyor ki:

Sual: “Kur’an çelişkilerle doludur, Allah kelamı olsa, bir yerde ben, bir yerde biz, bir yerde o diye söylemez. Mesela Fatiha’da alemlerin rabbi diye üçüncü şahıs olarak söylüyor.”

CEVAP

Bu ateistin ifadeleri, din düşmanlığının yanında, kendi cahilliğini sergilemektedir. Fatiha bir duadır. Müminlerin nasıl dua etmesi gerektiği bildirilmektedir. Meali şöyledir:

Âlemlerin rabbi, ceza gününün tek sahibi, rahman ve rahim olan Allah’a hamd olsun. Ey rabbimiz, sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi nimet verdiğin kimselerin doğru yoluna ilet, gazaba uğrayanlarla sapıtanların yolundan uzak tut.

Kur’an’ da ben, biz, o gibi ifadelerin kullanılışı hakkında İsmail Hakkı Bursevi hazretleri buyuruyor ki:

Sultanların dört türlü konuşma tarzı vardır:
1- Ben yaptım der.
2- Biz yaptık der.
3- Kendinden bahsetmeden (Şunlar emredildi) der.
4- Yalnız unvanı ile (Sultanınız size şunu emretti, şunlar size yasak kılındı) der. Üçüncü şahıs olarak, o diye de bildirir.

Allahü teâlânın, bazen ben, bazen biz demesi, halkın aşina olduğu sultanlara mahsus bir hitap tarzıdır. O, sultanlar sultanıdır. Yukarıdaki gibi dört tarzla da hitap etmiştir. Kur’an-ı kerimden üçer örnek verelim:

1- Ben dediğine örnekler:

Yalnız benden korkun. (Bakara 40)

Ben tevbe edenin tevbesini kabul ederim. (Bakara 160)

Kullarım beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, onlara yakınım. Benden isteyenin, bana dua edenin duasını kabul ederim.(Bakara 186)

2- Biz dediğine örnekler:

Biz şükredenlerin mükafatını vereceğiz. (Al-i İmran 145)

Biz kâfirler için perişan edici bir azap hazırladık. (Nisa 37)

Biz Cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık. (İsra 8)

3- Kendinden bahsetmeden verdiği emirlere örnekler:

Oruç size farz kılındı. (Bakara 183)

Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. (Nisa 24)

Namaz, müminlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır. (Nisa 103)

4- Üçüncü şahıs olarak bildirdiğine örnekler:
Allah ki sizi yarattı. (Rum 40)

O Rab ki, yeri sizin için bir zemin, göğü de bir tavan yaptı.(Bakara 22)

O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. (Bakara 29)

Allahü teâlânın Ben demesi yüce zatına göre, Biz demesi, isim ve sıfatlarına göredir. İsim ve sıfatlarının çokluğu zatının birliğine zıt değildir. Çünkü isim ve sıfatların hepsi, zata aittir. (Ruh-ul-beyan c.1, s.37)

Ayrıca Arapça ve İbranice gibi Sami Dillerinde Çoğul Saygı ifadesi olarak “BİZ” kullanılır. ELLOH-IM İbranice ALLAH demektir. Buradaki IM eki saygı ifadesidir. Kuran-ı Kerimdeki BİZ ise Arapçadaki Çoğul Saygı ifadesidir. Arapçada bu hem sayılarda vardır hem de Kuran-ı Kerimdeki geçtiği gibidir.

3 İnsanın yaratılışı

Ateistler, kendi aralarında âyetlerde çelişki aramışlar. Bazı âyetlerin çelişkili olduğunu iddia ediyorlar. Ateist postuna bürünen misyoner diyor ki:

Sual: İnsanın yaratılışı, Kur’an’ da çamurdan, topraktan, sudan falan denilerek on çeşit farklı ifade vardır. Bunlar çelişki değil mi? İşte âyetler:

1- Döllenmiş Yumurta
O, insanı alekadan yarattı. (Alak 2) [Aleka’ yı, embriyo, döllenmiş yumurta veya kan pıhtısı olarak tercüme edenler oluyor.]

2- Nutfeden
O insan, [rahme] akıtılan meninin içinden bir nutfe [sperm] değil miydi? (Kıyamet 37)
Rahimlere atılan meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa biz mi? (Vakıa 58-59)
O, insanı bir damla nutfeden [spermden] yarattı. (Nahl 4)
Biz insanı katışık bir nutfeden [sperm ile ovumun birleşmesinden] yarattık. (İnsan 2)

3- Sudan
Her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? (Enbiya30)
Allah, her dabbeyi [her hayvanı, her canlıyı] sudan yarattı. (Nur 45)
Sudan bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyete dönüştüren Odur. (Furkan 54)

4- Topraktan
Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ol dedi ve oluverdi. (Al-i İmran 59)
Sizi topraktan yaratması, Onun [varlığının] delillerindendir. (Rum 20)
O sizi yerden [topraktan] yarattı. Ve sizi o yerde yaşattı. (Hud 61)
Sizi yerden [toprakta] yarattık; yine sizi o yere [toprağa] döndüreceğiz. (Taha 55)

5- Balçıktan
Biz insanı, kuru çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattık. (Hicr 26)
O sizi çamurdan yarattı. (Enam 2)
Biz insanı süzme çamurdan yarattık. (Müminun 12)
O, insanı, pişmiş [tuğla gibi] bir balçıktan yarattı. (Rahman 14)

6- Toprak ve Meni
Allah sizi topraktan, sonra meniden yarattı. (Fatır 1)
Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayan Odur.
Sonra onun zürriyetini, değersiz, hakir bir sudan [meniden, spermden] üretti. (Secde 7,8)

7- Topraktan, nutfeden, alekadan
Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şüpheniz varsa, [bilin ki] biz, sizi topraktan, sonra nutfeden [spermden] sonra alekadan [embriyodan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yarattık.(Hac 5)

Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan [embriyodan] yarattı.(Mümin 67)

Allah sizi topraktan, sonra nutfeden [spermden] yarattı. (Fatır 11)

8- Aşamalardan geçerek
Sizi merhalelerden [aşamalardan] geçirerek O yarattı. (Nuh 14)

9- Tek nefisten
O, sizi bir tek nefisten [Âdem’den] yarattı. (Enam 98, Zümer 6)
Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. (Hücurat 13)

10- Yoktan yarattı
İnsan düşünmez mi ki, o hiçbir şey değil iken biz onu yoktan yarattık. (Meryem 67)

CEVAP

Ateist bunları meallere bakarak yazmış. Hâlbuki bu ilim işidir. Arapça’ nın inceliklerini ve tefsir ilmini bilmek ve Resulullah efendimizin bu âyetleri nasıl açıkladığına vakıf olmak gerekir. Her zaman yazıyoruz, meallerden din öğrenilmez. Tıp kitabı okumakla doktor olup ameliyat yapılmaz. Anayasa kitabını okuyan hukukçu olamaz, Anayasayı da anlayamaz. Yüzme bilmeyen birinin eline bir tahta verip okyanusun ortasına bırakarak, tarif edildiği gibi sen burada yüzmeyi öğren denmez. Mealden dinin hükümleri öğrenilmez.

Türkçede olduğu gibi her dilde deyimler vardır. Manası ile söylenen farklı olur. Mesela bir kimseye gözümden düştün veya gözüme girdin denilse, göz ile hiç alakası olmadığını Türkçe bilen herkes bilir. Birine gözüme girdin, seni çok sevdim, yanımda çok itibarın var, seni takdir ediyorum dense, bunlar birbirinden farklı şeyler değildir. Farklı kelimeler kullanmakla başka şeyler söylenmiş olmuyor.

Şimdi maddeler halinde açıklayalım:

1- Bu âyette, insanın alekadan yaratıldığı bildiriliyor. Aleka = Embriyo, erkekten gelen sperm [meni] ve dişiden gelen ovumun [yumurtanın] birleşmesiyle, yani döllenme ile oluşan organize yapıdır. Embriyo zamanla cenin ve çocuk oluyor.

2- Burada, insanın spermden meydana geldiği söyleniyor. Herkes bilir ki başlangıç olarak elbette çocuk spermden meydana geliyor. İnsan sûresinin ikinci âyetinde ise, biraz daha açıklamalıdır. Katışık nutfe deniyor. Yani erkekten gelen spermin ve kadından gelen ovumun birleşmesiyle meydana geliyor deniyor. Bunun çelişki neresindedir?

3- Her canlının sudan yaratıldığı bildiriliyor. Sperm de içi hücre dolu bir sudur. Yine insanın meniden geldiği bildiriliyor.

4- Burada ilk insanı yani Âdem aleyhisselamı topraktan yarattığı bildiriliyor. Sonraki insanların oluşumu ile bunun ne ilgisi vardır ki çelişki olsun.

5- Bu maddede de, insanın çamurdan yaratıldığı bildiriliyor. Çamur, sulandırılmış toprak demektir. Hadis-i şerifte açıklandığına göre, Allahü teâlâ dünyanın her yerinden alınan toprağın çamur haline getirilmesini emrediyor, bu çamur iyice yoğruluyor. Bu çamurdan bir insan heykeli meydana getiriliyor. Güneşte kalarak pişmiş tuğla gibi oluyor. Sonra, Allahü teâlâ bu heykele can veriyor ve Âdem aleyhisselam meydana geliyor. İlk insanın topraktan veya çamurdan yaratıldı denmesinde bir çelişki yoktur.

6- Burada ilk insanın topraktan, çamurdan meydana geldiğini, sonrakilerin ise, meni vasıtası ile ürediği bildiriliyor. Diğerleri ile çelişkili bir durum yoktur.

7- Burada ise öteki âyetlerin bir nevi açıklaması yapılıyor. İnsan önce topraktan, meydana geldi. Sonraki insanlar da sperm vasıtası ile çoğaldı. Sperm de kadında meni ile aleka halini, sonra cenin halini aldığı bildiriliyor. Yani çocuğun meydana geldiği devreler anlatılıyor. Burada da hiç çelişki yok.

8- Bu âyette de yedinci maddedeki durum açıklanıyor. İnsanın belli devreler, aşamalar halinde meydana geldiği açıklanıyor.

9- Burada da, bütün insanların tek kişiden Hazret-i Âdem’den geldiği bildiriliyor. İkinci âyette de, Hazret-i Havva validemizle Hazret-i Âdem’den geldiği bildiriliyor. Bu ikisi farklı bir şey değildir.

10- Bu son maddede ise, ortada hiçbir şey yokken, ilk insan topraktan, sonrakiler de meni vasıtası ile yaratılmış oluyor. Bu on maddenin hiç biri, diğeriyle çelişkili değildir.

Netice:
1- Allahü teâlâ her şeyi yoktan yarattı. Yani Onun yaratmasından sonra var oldular.
2- Hazret-i Âdemi topraktan yarattı. Ondan Havva validemizi yarattı.
3- Bu ikisinden diğer insanları [sperm, ovum vasıtasıyla] yarattı.
4- Bunları ve yaratmasındaki aşamaları âyetlerinde bildirdi.

Aslında âyetlerde çelişki olmadığını ateist kılığına giren misyonerler de pekiyi biliyorlar. Maksatları, çamur at izi kalır düşüncesiyle Müslümanların zihinlerini karıştırmaya çalışıyorlar. Fen bilgisini iyi bilen, Müslüman bunların tuzağına düşmez

4 Müşriklere hakaret

Sual: Ateist kılıklı, misyoner şu iki âyetin birbiri ile çelişkili olduğunu bildiriyor:

Müşriklerin taptıklarına [putlara] sövmeyin ki; sonra onlar da haddi aşarak Allah'a söverler. (Enam 108)
Ey iman edenler, müşrikler pis olduğu için onlar mescidi harama [Kabe’ye] yaklaşmasınlar. (Tevbe 28)

CEVAP

Ateist, müşriklere pis demekle onlara sövülmüyor mu, hakaret edilmiyor mu diyor. Müşrik, kâfir demektir. Onlara çeşitli âyetlerde hepiniz Cehennemliksiniz deniyor. Müşriklerin halleri, kâfirlikleri ve itikat olarak pis oldukları bildiriliyor. Birinci âyette putlarına sövmeyin deniliyor, hakaret etmeyin denilmiyor ki. Yani müşriklerin putlarına sövmek başka şey, müşriklerin hâlini tarif etmek, akıbetlerini bildirmek başka şey. Hâlleri, müşriklik yani kâfirlik ve pisliktir. Akıbetleri yani gidecekleri yer Cehennemdir.

Dünya işinde bile kendileri de mesela kötü kadına fahişe diyorlar, isterse geneleve koyuyorlar. Adam öldürene katil diyorlar, cezaevine atıyorlar. Her ne kadar bu tabirler hakaret gibi gözükse de, bunlara hakaret için fahişe, katil demiyorlar, durumlarını bildirip, layık oldukları yere gönderiyorlar.

Burada çelişki diye bir şey yoktur

5 Cinler niçin yaratıldı

Ateist diyor ki:

Sual: “Cinler kulluk için mi yaratıldı yoksa Cehennem için mi? İşte çelişkili âyetler:
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etmeleri, ibadet etmeleri için yarattım. (Zariyat 56)

Biz cin ve insanların çoğunu Cehennem için yarattık. Onların kalbleri var, anlamazlar; gözleri var, görmezler; kulakları var, işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdır. İşte asıl gafil onlardır. (Araf 179)

CEVAP

Sadece cinler mi, insanlar da aynı ifade de geçiyor. Cinleri de, insanları da kulluk etmeleri yani ibadet etmeleri için yarattığı bildiriliyor. İkinci âyette ise, Allahü teâlâ, ezeli ve ebedi ilmi ile biliyor ki, cinlerin ve insanların çoğu iman etmeyecekler, Cehenneme gidecekler. Burada cin ve insanların kâfirleri, yani bütün dinsizler ateistler bildiriliyor. Kalbleri olduğu halde anlayamazlar, gözleri olduğu halde, göremezler. Neyi göremezler, ay, yıldız, güneş gezegenler var. Bunlar boşa mı yaratıldı. Bunları kim yarattı? İnsanı yoktan kim yarattı? Öküzün trene baktığı gibi aya güneşe bakar da ibret almazlar deniyor. Gerçekleri işitmezler, okunan ezanları işitmezler. Hayvan gibidirler, hatta daha da aşağıdırlar deniyor. Ha öküz trene bakmış, ha ateist güneşe bakmış, arasında ne fark var. Güneş, şimdiki yerinden çok uzakta olsa idi, soğuktan her yer donardı. Şimdikinden çok yakın olsa idi bu sefer de her yer yanardı. Hayat olmazdı. Bunları tam yerine kimin koyduğunu düşünmeyenin hayvandan farkı ne ki.

Bu iki âyette özetle deniyor ki:
Biz insanları da, cinleri de kulluk etmeleri için yarattık; ancak çoğu kâfir olacağı ve kulluk etmeyeceği için Cehenneme gidecektir.

Burada hiç bir çelişki yoktur. Dünya işlerinde de böyle değil mi? Mesela devlet, (Bütün okulları eğitim öğretim için açtık. Ama şu notu alamayanlar sınıfta kalır, şu kadar yıl üst üste sınıf da kalan da okuldan atılır) diyor. Şimdi, hani öğrenciye eğitim verecektin, niye okuldan attın denir mi? Bu iki söz arasında çelişki aranır mı? Arayan olursa, çelişki, onun aklında olmaz mı?

6 İtaat, isyan ve imtihan

Ateist diyor ki:

Sual: Bir âyette her şeyin Allah’a itaat ettiği bildirilirken, diğer âyetlerde İblis’in itaat etmediği bildiriliyor. Bu bir çelişkidir. İşte âyetler:

Göklerde ve yerde olanlar hep Onundur. Hepsi Ona boyun eğmiştir. (Rum 26)

Önce sizi [ruhlarınızı] yarattık, sonra size şekil verdik [cisimlerinizi yarattık], sonra da meleklere, Âdem'e secde edin diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı. (Araf 11)

CEVAP

İtaat etmeyen milyonlarca insan var iken, (Hepsi ona boyun eğmiştir) denir mi? Demek buradaki boyun eğmek insanlarla ilgili değildir. Ay, güneş, yıldızlar, gezegenler boyun eğerek belli yörüngelerde hareket etmektedir. Tabiat kanunu denilen olaylarda mevcut olan her şey, Rabbimize boyun eğmektedir. Burada boyun eğenlerin insan olduğu bildirilmiyor. Nasıl bildirilir ki, sayısız insan dinsizdir.

İblis’in secde etmemesi, henüz dünyada tek insan yok iken, insanlığın başlangıcında meydana gelmiştir. Melekler ve İblis imtihana tâbi tutulmuştur. Melekler imtihanı kazanmış, İblis kaybetmiştir. Şimdi artık ne İblis, ne de melekler imtihan içinde değildir. Melekler günah işlemez. Şimdi imtihan içinde olan insanlar ve cinlerdir. İnsanlar da, cinler de itaat edip etmeyeceklerine dair imtihan için serbest bırakılmıştır. Serbest bırakılmazsa imtihanın önemi kalmaz.

İmtihan gereksiz mi?

Sual: Bir ateist, (Allah, insanların Cennete veya Cehenneme gideceğini biliyorsa, onları imtihan etmesi gereksizdir. İmtihan bilinmeyen bir şeyi meydana çıkarmak için yapılır. İmtihana ne gerek var?) dedi. Benim aklıma da takıldı. İmtihan gereksiz mi?

CEVAP

Ateist, bunu Allah'a inandığı için değil, cevap veremezler de, Müslümanları zor duruma düşürürüm diye soruyor.

Allahü teâlâ imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, hangi günahları işleyeceğini elbette bilir. İmtihanı kendisi için yapmıyor, insanların kendi yaptıklarını kendilerine göstermek için yapıyor. Mesela Allahü teâlâ, ateiste, (Ben ezelî ilmimle biliyorum ki, sen zaten inanmayacaktın, onun için seni Cehenneme attım) deseydi, ateist, (Suç işlemeden, imtihan edilmeden, beni cezalandırmak adaletsizliktir. Beni dünyaya gönder, iyi ameller işlerim) demez miydi? Ateistin ve diğer kâfirlerin böyle diyememeleri için, onlar dünyaya getirilmiş, onlara akıl verilmiş, iyi kötü yol gösterilmiş, kabirde ve âhirette sorulacak sorular açıkça bildirilmiş, itiraz edecek bir durum kalmamış oluyor. Kâfirler buna rağmen, bir kurtuluş ümidiyle, mealen şöyle diyecekler:

(Rableri huzurunda başları öne eğik, “Rabbimiz, gördük, duyduk, şimdi bizi dünyaya geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık” diyecekler.) [Secde 12]

(Ey Rabbimiz, bize az bir süre ver, senin davetine uyup tâbi olalım.) [İbrahim 44)

Bunlara, (Siz dünyadan gelmiyor musunuz?) denecektir. Kurtuluş ümidi kalmayan kâfirler, (Keşke toprak olsaydık) diyeceklerdir. (Nebe 40)

7 Cennet ve Cennetler

Ateist diyor ki:

Sual: Kur’an’ da Cennet ve Cennetler diye geçiyor. Bu ise bir çelişkidir. İşte âyetler:

Erkek veya kadın, iman edip yararlı işler işlerse, işte onlar Cennete girer. (Nisa 124)

Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennete götürülür. (Zümer 73)

Allah'a ve Peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan Cennete girmek için yarışın. (Hadid21)

Aşağıdakiler de çoğuldur:

Allah’a ve Peygamberine itaat edeni içlerinden ırmaklar akan Cennetlere koyacaktır, orada temelli kalırlar, büyük kurtuluş budur. (Nisa 13)

Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan Cennetleri müjdeler. (Tevbe 21)

İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, Allah'ın vaadi gereğince, devamlı kalacakları ve nimetleri bol Cennetler vardır. (Lokman 8)

CEVAP

Cümlenin gelişine ve salih amel işleyenlerin durumuna göre, tekil veya çoğul kullanılmıştır. Türkçe’ de de böyle ifadeler vardır. Mesela, (Oğlum üniversiteyi kazandı) denir. Hâlbuki birçok üniversite, yüksek okul vardır. Burada vurgulanan onun üniversiteyi kazanmasıdır. Önemli olan artık onun üniversiteli olması. Aldığı puana göre, gidebileceği üniversiteyi araştırması, seçmesi, kayıt yaptırması bundan sonra gelir. Yani üniversiteyi kazandı diye gel istediğine kayıt yaptır denmiyor, puanına göre şunlara gidebilirsin deniyor.


(Anarşistler, cezaevine atıldı, yakalanan fahişelerden isteyen genel eve gönderildi) denince, atılan veya gönderilen yerde bir ev değil, birçok ev vardır. (Türkiye’deki cezaevleri, genel evler, ıslah edilmeli) denince de çoğul kullanmak gerekir.

Bir de Anadolu’dan bir kimse, İstanbul’daki, Bakırköy’e, Şişli’ye ve Üsküdar’a gelecek olsa, gideceği yerlerin hepsini teker teker saymaz, (Ben İstanbul’a gidiyorum) der. Özel bir durum varsa, (Ben Üsküdar’a gidiyorum) da diyebilir.

Kur’an-ı kerimde de salih kimselerin durumuna göre Firdevs ve Adn Cennetlerinden de bahsedilir. Arapça’ da Cennet, bahçe demektir. İyi kimselerin durumuna, ibadetine göre bir değil birkaç Cennet verilecektir.

Peygamber efendimiz âyetleri açıklamış, yedi Cehennem ve sekiz Cennetin bulunduğunu bildirmiştir. Cennet kelimesini tekil veya çoğul kullanmanın çelişki ile ne alakası vardır ki.

8 Allah'ın Kanunları değişmez

Ateist diyor ki:

Sual: Allah’ın kanunları değişmez diye birçok âyet var. Çelişkili olarak, biz hükümleri değiştiririz diye de âyetler var. Madem daha iyisini getirecektir, neden onu baştan getirmemiştir? Ya da benzerini getirmeye neden gerek görmüştür? İşte âyetler:

Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. (Ahzab 62, Fetih23, Fatır 43)

Benim katımda söz değişmez ve ben kullara asla zulmedici değilim. (Kaf 29)

Kanunlarının değişeceğini bildirdiği âyetler de şunlar:

Herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. (Bakara106)

Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ana kitap O’ndadır. (Ra’d39)

CEVAP

Ateist, şapla şekeri karıştırıyor. Kur’an-ı kerimde Allah’ın kanunu diye sünnetullah tabiri geçer. Bir hükmün yürürlüğe konulması veya yürürlükten kaldırılması ayrı, Allah’ın kanunu ayrıdır. Allah’ın kanunu tabiri, şimdi tabiat kanunu denen şeylerdir. Yer çekimi, dünyanın ve gezegenlerin dönüşü gibi kanunlardır, bir de imanla ilgili hususlardır. Allahü teâlâ Hazret-i Âdem’den beri gelen bütün Peygamberlere aynı imanı bildirmiştir. Her Peygamber Müslüman idi. Hiç değişiklik yoktur. İslamiyet’ten önceki dinlerin kötü insanlar tarafından bozulması ayrı şeydir. Bunun üzerine Allahü teâlâ en son ve kıyamete kadar baki olmak üzere, önceki iman esaslarına da imanı içinde bulunduran İslamiyet’i göndermiş ve sadece buna imanı emretmiştir. Ama amele ait hususlarda değişiklik olmuştur. Mesela iç yağı Yahudilere haram idi, Müslümanlara helal kılındı. İçki daha önce serbest idi, Müslümanlara haram kılındı. Bunlar amele ait hükümlerdir. (Biz bir âyetin hükmünü kaldırırsak) âyeti amele ait hükümler için geçerlidir. Bunlar değişmeyen kanunlar değildir. (Benim katımda söz değişmez )âyetinde bildirilen, Allah’ın sözünden dönmemesi, bir sefer razı olduğundan rızasını geri almaması, Cennete ve Cehenneme gideceklerin vasfı gibi değişmez şeylerdir. Kâfirler her devirde Cehennemlik idi, iman edenler her devirde Cennetlik idi. Değişmeyen bunlardır.

Yahudilere cumartesi günü avlanmak haram idi. Müslümanlara bunu serbest bıraktı. Bunlar imanla ilgili hususlar değildir. Her millete amele ait farklı hükümler bildirilmiştir. Ateist bunları bilmediği için, üç farklı âyeti aynı kefeye koymaktadır.

(Allah dilediğini siler) âyeti ise, bunlardan tamamen farklıdır. Kaza kader ile ilgilidir. İnsanların başına gelecek olaylar, doğacakları, ölecekleri ve ne iş yapacakları gibi bütün bilgiler, levh-i mahfuz denilen bir kitaptadır. Bu kitaptaki bilgilere kader deniyor. Kader hakkında birçok âyet-i kerime vardır. Kaza-i muallâk, levh-i mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişir. Hadis-i şerifte de, (Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken insanı korur) buyuruldu. (Taberani)

Alın yazısı iki türlüdür:
Biri dua ile sadaka vermekle, iyilik etmekle değişir. Biri ise asla değişmez. Mesela evlenmemiz, iş sahibi olmamız ya değişen kısımdandır veya değişmeyen, biz bilemeyiz. Onun için dua ederiz, iyilik ederiz, değişen kısımdan ise o değişir. Mesela birine bir bela geleceği alın yazısında var ise, yine alın yazısında bu kimse dua edecek o beladan kurtulacak diye yazılır. Biz de dua ederiz o belayı önlemiş oluruz. Ömrün uzaması kısalması da böyledir. Şu iyiliği yapacak ve ömrü uzayacak, yahut şu kötülüğü yapacak ve ömrü kısalacak diye yazılıdır. Kaderin değişeni de, değişmeyeni de olur. Değişmeyen ecele, ecel-i müsemma denir. Dua ile de gecikmez.

İnsanın işine göre, ömrü ve rızkı değişebilir. (Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab [levh-i mahfuz] Ondadır)mealindeki âyet değişenleri bildirmektedir.


9 Putlar niye Cehenneme gidecek

Ateist diyor ki:

Sual: Aşağıdaki ilk âyette Hıristiyanların İsa'yı Rab olarak kabul ettikleri açıkça belirtilmektedir. İkinci âyet ise tapılanların da Cehennemde ebedi olarak kalacakları ifade olunur. Bu anlatımla Kur’an, tapılan konumunda olmasından dolayı, Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler Cehennem yakıtısınız diyerek, İsa'yı da farkında olmadan Cehenneme koymuyor mu?

Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tanrı'dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir. (Tevbe 31)


Siz ve taptıklarınız, Cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz. Eğer onlar ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi. Hepsi [tapanlar da, tapılanlar da] orada temelli kalacaktır. (Enbiya 98,99)

CEVAP

Bu, Arapça’ yı iyi bilmemekten kaynaklanan bir sorudur. Arapça' da hayvan ve cansızlara hitap şekli farklıdır. Âyet-i kerimede "ve ma ta'büdüne" deniyor. "ma" edatı Arapça’ da akılsızlar için kullanılır, yani; taptığınız putlar demektir. Burada "ve men ta'büdüne" denmiyor, öyle denseydi, böyle bir sual sorulabilirdi. Burada akıllılar için kullanılan "men" edatı kullanılmadığı için, Hıristiyanların taptıkları İsa aleyhisselam yahut bazı Yahudilerin taptıkları Üzeyir aleyhisselam veya melekler anlaşılamaz.(İmam-ı Kurtubi)

Yine ateist soruyor:

Sual: Puta, taşa, heykele tapılıyor. Tapanların cezalandırılmasının mantığı var, ama tapılanın bunda ne suçu var ki, onlar da Cehenneme atılıyor?

CEVAP

Cehenneme atılan putlar, taşlar, ceza için atılmıyor. Tapana ceza olması için atılıyor. Bunlar ceza için yakıt oluyor. İmam-ı Kurtubi hazretleri buyuruyor ki:

İnsana sevdiği, değer verdiği, taptığı şey tarafından ceza görmek daha ağır gelir. Puta tapmalarının boşa gittiğini görmek, özellikle taptığıyla azap edilmesi ona daha çok acı verir. Ne kadar güçlü ateş ki taşlar bile yakıt hâline geliyor. (Câmi’ul ahkâm)

Taş, put, yakıt olduğu gibi, kâfir olan insan daha kolay yanar, o da yakıt olur. İki âyet-i kerime meali şöyledir:

(Yoldan çıkanlar [kâfirler] Cehenneme odun olmuştur.) [Cin 15] (Kâfirler, Cehennemin ateşini kuvvetlendireceklerdir.)

(Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insan ve taş olan ateşten koruyun.)[Tahrim 6] (Bu âyet-i kerimede de Cehennemin yakıtının taş ve insan olduğu bildiriliyor.)

Onun için hikmet ehli, (Cehennemde ateş yok, herkes ateşini [yakıtını] kendi götürür) diyor.

Bir kimse, putu sevip ona, taptığı için put ona Cehennemde azap edecektir. Sevdiğimiz malların zekâtını vermezsek, o mallar ahirette ceza için yakıt olacaklardır.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Altın ve gümüşü [malı, parayı] biriktirip Allah yolunda harcamayanlara [zekâtını vermeyenlere] çok acı azabı müjdele![Zekâtı verilmeyen mallar] paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına [mühür basar gibi]basılacaktır. Bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Biriktirdiklerinizi [azabını] tadın denilecektir.) [Tevbe 34, 35] (Parantez içindekiler, tefsirlerdeki açıklamalardır.)

İbni Mace’nin bildirdiği hadis-i şerifte, Peygamber efendimiz, (Zekâtı verilmeyen mallar, yılan olup sahibinin boynuna dolanır) buyurduktan sonra, şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:

(Allah’ın ihsan ettiği mallarda cimrilik edenler [o malların zekâtını vermeyenler], iyi ettiklerini [zengin kalacaklarını] sanıyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar, o mallar Cehennemde, [yılan şeklinde] boyunlarına dolanacak [onları sokacak].) [Âl-i İmrân 180]

Âyetlerde çelişki arayan ateist, bu gerçekler karşısında, tevbe etmezse, ay, güneş, kâinat tesadüfen yaratılmamışsa, bunların bir yaratıcısı varsa [ki inkârı mümkün değil], artık Cehennemde çekeceği azabı düşünmelidir. Bir şeyin kendi kendine mükemmel bir hâle gelmesine, mesela güneşin hiç ısısısın azalıp çoğalmamasına, hep belli eksenlerde dönmesine bir tesadüf demek kadar ahmaklık olur mu? Acaba ateist bunları anlar mı? Kâinatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görür mü? Kendine acı, gel iman et desek acaba işitir mi? Küfründe inat ederse işitmez. Çünkü bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Onların kalpleri var ama anlamazlar; gözleri var, görmezler; kulakları var, işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdır.) [Araf 179]

10 Vekil asıl gibidir

Ateist diyor ki:

Sual: İlk iki âyette canları ölüm meleğinin aldığı bildirilirken, üçüncü âyette, Allah’ın aldığı yazılıdır. Bu çelişki değil mi?

Size vekil kılınan [görevlendirilen] ölüm meleği canınızı alacaktır. (Secde 11)

Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak? (Muhammed 27)

Allah, öleceklerin ölümleri gelince, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında canlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Elbette düşünenler için bunda alınacak ibretler vardır. (Zümer 42)

CEVAP

Vekilin asıl gibi olduğunu, ateist de iyi bilir. Burada hiçbir çelişkinin olmadığını bilmesine rağmen, sırf çamur atayım iz bırakır felsefesi ile bunu yapıyor. Bir mahkeme veya bir kral, bir mahkuma ölüm cezası verse, cezayı bizzat kral infaz etmez, cellat bu işi yapar. Ya ipini çeker veya boynunu uçurur. Her ne kadar öldüren cellat ise de, emri veren bunun sorumlusudur. Esas öldüren mahkeme veya kraldır.

Demirel, başbakan iken, Erbakan’ı vekil bırakarak yurtdışına çıkmıştı. O da bazı tayinler yapmıştı. Gazeteciler, Demirel’e (Erbakan bilseniz ne tayinler yaptı, şimdi ne yapacaksınız) dediler. Demirel gazetecilerin oyununa gelmemek için, (Vekil asıl gibidir. Ne yaparsa benim adıma yapmıştır, ben yaptım onları) dedi. Belki de gizlice ne yaptıklarının hesabını sormuştur, o ayrı. Ne olursa olsun Başbakan Demirel’in emri ile o tayinler olmuştur.

Padişah, savaşa bazen hiç katılmaz. Çadırından veya sarayından idare eder, savaş kazanılınca, padişah savaşı kazandı denir. Kaybederse yine ona mal edilir. Burada çelişki aramak ne kadar abes olur. Ateiste, âyetlerde çelişki aradığın için (Allah senin canını alsın) desek, bizzat Allah almaz. Görevlendirdiği meleklerine aldırır. Neticede canı yine Allah almış oluyor.

Her şeyi yapan ve yaratan Allahü teâlâdır. İnsanların canlarını melekleri vasıtası ile alıyor. Allah bunun canını aldı denince elbette ölüm meleğinin aldığını bilmeyen kimse yoktur. Birinci âyette ölüm meleği tekil olarak kullanılıyor. Yani herkesin ölüm meleği bir tanedir. Herkese tek melek vekil kılınmakta ve o melek canı almaktadır. İkinci âyette, çoğul olarak melekler tabiri geçiyor. Bu âyet-i kerimede canları alınan bir çok inkârcıdan söz edilmektedir. Onların canlarını alan da bir çok melek vardır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için yani çok melek olduğu için (melekler) ifadesi kullanılmıştır. Müslümanların ruhunu Azrail aleyhisselam alıyor, kâfirlerin canını ise Azrail aleyhisselamın emrindeki melekler alıyor. Kâfirlerin canı şiddetli şekilde alınır. Mümininki ise tere yağından kıl çeker gibi alınır. Allahü teâlâ, Azrail aleyhisselama, (Dostlarımın canını kolay al, düşmanlarımınkini de güç al) buyurdu. (Miftah-ül cenne)

Bu kudsi hadisi ateist duysa, ahmaklığından yine sevinir, gördün mü kâfirlerin canını da Azrail alıyormuş der. Emrindeki meleklere aldırınca, yine kendi almış sayılmaz mı?

11 Namuslu kadına iftira

Ateist diyor ki:

Sual: Aşağıdaki âyetler çelişkilidir. Aynı sûre de hem istisna var, hem de yok. Esas çelişki ise, zinanın ispat edilmesi için 4 şahidin ne şekilde bulunacağıdır. Evet, 4 şahit nasıl bulunacaktır?

Namuslu kadınlara zina isnat edip de, sonra [bu durumu ispat için] dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir. Ama bundan sonra, tevbe edip düzelenler bundan istisnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. (Nur 4,5)

Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetliktir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahitlik ettikleri gün, onlar büyük azaba uğrayacaklardır. O gün, Allah onlara hak ettikleri cezaları verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır. (Nur 23,24,25)

CEVAP

Birinci âyette, (İftira edenlere gerekli cezayı verin, şahitliklerini de kabul etmeyin. Ama tevbe edip düzelenler bundan istisnadır)deniyor. Yani tevbe ederlerse şahitliklerini kabul edin deniyor. Aşağıdaki âyetlerde ise, (iftira edenler lanetliktir, onlar ahirette cezalarını bulacaklardır) deniyor. Bu iki âyetin neresi çelişkilidir?

En azılı kâfir bile tevbe ederse affa uğrar. Ama tevbe etmeyen kâfirler ebedi cehennemliktir. Bu günahı işleyen bir Müslüman ise o da ahirette cezasını çekecektir. Burada en ufak bir çelişki yoktur.
Güya asıl çelişki dediği de, dört şahidin nasıl bulunacağı imiş.

Kur’an-ı kerimde, zekât verin emri var, ama nasıl verileceği kaçta kaç verileceği bildirilmemiştir. Resulullah bunu açıklamıştı.

Kur’an da namaz kılın emri vardır. Ancak namazların kaç rekât olacağı, nasıl kılınacağı, namazı bozan şeyler Kur’an da açıkça bildirilmemiştir. Bunları Resulullah efendimiz açıklamıştır.

Bugün dünyadaki anayasalarda da her hüküm detaylı şekilde açıklanmaz. İsmi anayasadır. Yasalarla, tüzüklerle açıklanır. Kur’an da İslamiyet’in anayasası gibidir, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i şerifleri de, yetkili âlimler açıklamıştır. Anayasalarda trafik cezaları şudur diye yazmaz. Yasalara havale eder. Anayasa detay kitabı olmadığı gibi, Kur’an-ı kerim de detay kitabı değildir. Detayına inmemiştir diye çelişki var demek, çamur atmaktan başka şey değildir. Dört şahidin nasıl bulunacağının açıklanmamasına çelişki denmez. Eksik denebilirdi. Belki de ateist, İslamiyet’te şahitlerin vasıfları, kimlerin şahit olacağı detaylı şekilde açıklandığını bildiği için, eksik diyemeyip çelişki demiştir. Ama bu iddiası da yine kendisine benzemiş, yani komik ve iğrenç olmuştur.

12 Bin yıl- Elli bin yıl

Ateist diyor ki:

Sual: İlk iki âyette, Ahiret yılı, dünya yılına göre bin yıl denirken, üçüncü âyette 50 bin yıl deniyor. Bu çelişki değil mi?

(Resulüm) Senden, başlarına acele azap getirmeni istiyorlar. Allah sözünden asla caymaz. Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac 47)

Gökten yere kadar, olan bütün işleri Allah düzenler, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde Ona yükselir. (Secde 5)

Melekler ve Ruh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar. (Mearic 4)

CEVAP

Zerre çelişki yoktur. Anlamaktan aciz olana ne denir ki?
Birinci âyette, Allah katında bir gün, size göre bin yıl gibidir deniyor.
İkinci âyette de, birinci âyetteki gibi bildiriliyor.
Üçüncü âyet, tamamen farklı bir konudan bahsediyor. Cebrail, oraya 50 bin yıllık yolu bir günde alır deniyor. İlk iki âyette bahsedilen yer değil ki.

13 Yahudi ve Hristiyanlar

Ateist diyor ki:

Sual: Aşağıdaki birinci âyette Yahudi ve Hristiyanlar Cennete gidecek denirken, diğer iki âyette Cehenneme gidecekleri bildiriliyor. Bu açık bir çelişki değil mi?

İman edenler, Yahudi, Hıristiyan ve Sabiinlerden Allah’a ve ahirete inanıp salih amel işleyenler için elbette Rablerinin katında mükâfatlar vardır. (Bakara 62, Maide 69)

İslam dininden başka din isteyenlerin, dinlerini Allah kabul etmez. Bunlar ahirette en büyük zarara uğrayacaklardır. (Al-i İmran 85)

Yahudiler, Üzeyir’ e, Hıristiyanlar da Mesih’e Allah’ın oğlu dediler. Daha önceki kâfirlerin [“melekler Allah'ın kızlarıdır” diyenlerin] sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da sapıtıyorlar! (Tevbe 30)

CEVAP

Yahudi, Hıristiyan ve Sabiinlerden, kendi Peygamberleri zamanında inanıp salih amel işleyenler elbette Cennete gidecektir. Her Peygamberin kavminden, kendi zamanında iman edenler elbette Cennete gider. Bunun çelişki neresindedir?

O âyetin meali şöyledir:

([Senden önce Peygamberlerine] iman edenler, Yahudi, Hıristiyan ve Sabiinlerden Allah’a ve ahirete inanıp salih amel işleyenler için elbette Rablerinin katında mükâfatlar vardır.) [Bakara 62, Maide 69]

Hazret-i Musa zamanında, ona inanan Yahudiler ve Hazret-i İsa zamanında ona inanan Hıristiyanlar, elbette Cennete gidecektir. Çünkü bütün Peygamberler gibi, Hazret-i İbrahim gibi, Hazret-i Musa da, Hazret-i İsa da Müslüman idi.

14 Yer ve göklerin yaratılışı

Ateist diyor ki:

Sual: Yer ve gök bazı âyetlerde altı, bazılarında sekiz yazıyor. Bu çelişki değil mi?

Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. (Araf 54)

O, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. (Hud 7)

Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. (Yunus 3)

Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratandır. (Furkan59)

Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı. (Secde 4)

Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri altı günde yarattık. (Kaf 38)

Göklerle yeri ve aralarındakileri altı günde yaratan Odur. (Hadid 4)

Şu âyetlerde de 8 günde yaratıldığı söyleniyor:

Siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip Ona ortaklar mı koşuyorsunuz? O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yer küreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı. (Fussilet9,10,11,12)

CEVAP

Ateist toplamayı bilmiyorsa veya kasıtlı topluyorsa kabahat kimin olur? Arapça’ da bir anlatış şekli vardır. Bunu bilmeyince ateist işte böyle zırvalıyor. Doğrusu, Yer küre ve içindekiler dört günde tamamlandı. Gökler de iki günde toplam altı gün eder. 7 âyette 6 gün deniyor. Fussilet’te ise detaylı olarak altı gün açıklanıyor. Bunun ikisi yer küre, ikisi içindekiler, iki günde de gökler. Hepsi altı gün.

İşin uzmanı olan müfessir İmam-ı Kurtubi bu âyet-i kerimeyi şöyle açıklıyor:

(Basra'dan Bağdat'a 10 günde, Küfe'ye de 15 günde gittim) denince, Bağdat’la Kufe arasının 15 gün olduğu anlaşılmaz. 15 -10 = 5 gün olduğu anlaşılır. Basra Bağdat arası 10 gün, Bağdat Kufe arası 15 gün denirse, toplam 25 olur ki yanlış olur. Çünkü Basra ile Bağdat arası 10 gün, Bağdat ile Kufe arası ise 5 gündür. (Câmi’ul ahkâm)

Âyet-i kerimede de durum aynen böyledir. 2 günde yeri, iki günde gıdaları ki toplam dört gün eder, âyette de bu bildiriliyor. Dört gün bildiriliyor. İki gün de gökler yaratılıyor. Toplam 6 gün. Hani 8 gün nerede?

Tefsir uzmanı İmam-ı Beydavi de şöyle açıklıyor:

Orada [yer yüzünde her mahlukatın] gıdalarını [iki gün yerin yaratılışı ile beraber toplam] dört günde yarattı.

Tefsir uzmanlarının hepsi şöyle diyor:

Böyle ifadeler, Arap dilinde de çok kullanılan bir üsluptur, mesela, Kufe’den Medine arası 20 gündür, Mekke ise 30 gündür denince, Kufe Mekke arası 50 gün anlaşılmaz. Medine'den Mekke arası 10 gündür toplamı 30 gündür. (Taberi, Beydavi, Kurtubi, Nesefi)

Gün tabiri nedir?

Ateist yine diyor ki:

Sual: 1 gün dünyanın kendi etrafındaki 24 saatlik bir dönüşünden meydana geldiğine göre, dünya yaratılmadan önce böyle bir dönüş olamayacağından bu zamanı gün olarak hesaplamak mümkün mü?

CEVAP

Dünya günü, ahiret günü farklı olduğu gibi Allahü teâlânın indinde gün de farklıdır. Burada bildirilen gün için işin uzmanı müfessir İmam-ı Razi hazretleri (Burada gün demek, devir demektir, hâl demektir) buyuruyor. Allahü teâlâ için zaman mefhumu yoktur. “Ol” denince her şey olur. Buradaki “Ol” ifadesindeki günü 24 saat olarak algılamak yanlıştır. Hâşâ öyle emek sarf etmesi falan olmaz. Emek sarf etmek acizler içindir. Kur'an-ı kerimde “Ol” denince her şey olur buyruluyor.

İşte birkaç âyet-i kerime meali:

(O, [Allahü teâlâ] bir şeyi yaratmak istediği vakit ona “Ol” der, o da hemen oluverir.) [Bakara 117]

(O, gökleri ve yeri hak ve hikmet ile yaratandır. “Ol” dediği gün her şey oluverir.) [Enam 73]

(Bir şeyin olmasını isteyince, ona sadece “Ol” deriz, o da, hemen oluverir.) [Nahl 40]

(O, bir şey yaratmak isteyince, “Ol” der, hemen oluverir.) [Yasin 82]

(Dirilten de, öldüren de ancak Odur. Olmasını istediği şeye ol der, o da hemen oluverir.) [Mümin 68]

(Allah’ın bir evlat edinmesi, olur şey değildir. O, bundan münezzehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece “Ol” der ve hemen olur.) [Meryem 35]

Hazret-i Meryem, (Ya Rabbi, bana bir erkek eli değmediği halde, nasıl çocuğum olur) dedi. Allahü teâlâ da, (Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol” der; o da oluverir) buyurdu. (Al-i İmran 47)

(Allah nezdinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona “Ol” dedi ve oluverdi.) [Al-i İmran 59]

15 Bir bilene sor demek

Ateist diyor ki:

Sual: Tanrı, inanmıyorsan bir bilene sor der. Bir bilen kim ki?

Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden (ona hükmeden) Rahmân' dır. Bunu bir bilene sor. (Furkan59)

CEVAP

Bir bilene sor diye tercüme edilen kısmın, âyetteki orijinali, (Fes’el bihi habira) ifadesidir. Habir = haberdar olan, bilen veya her şeyi bilen demektir. Bir bilen diye tercüme edilince yanlış anlaşılabiliyor.

Meal yazanların meşhurlarından Elmalılı Hamdi Yazır şöyle tercüme etmiş:

Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Rahmân' dır. Haydi ne dileyeceksen o her şeyden haberdar olan (Rahmân) dan dile. (Furkan 59)

Eski İstanbul müftüsü Ali Fikri Yavuz’un tercümesi de şöyledir:

O Allah'tır ki, göklerle yeri ve aralarında olanları altı günde yarattı; sonra Arş'ın üzerinde hükümran oldu. O Rahman'dır. Artık bu yaratma işlerini, her şeyi bilenden (Habîr' den) sor. (Furkan 59)

Tercümenin birinde her şeyden haberdar olandan sor, ötekinden ise her şeyi bilenden sor diye tercüme edilmiş ki ikisi de aynı anlamdadır. Yani bu yaratılışları ancak Allahü teâlâ bilir demektir.

Yine meal yazanların meşhurlarından olan Hasan Basri Çantay’ın meali de şöyledir:
O, gökleri ve yeri aralarında olan şeyleri altı günde yaratan, sonra (emri) arş üzerinde hükümrân olandır. Rahmandır (rahmeti umumîdir). Bunu (Onun sıfatlarından) haberdâr olana sor. (Furkan 59)

Bu tercüme ikisinden farklıdır. Parantez içine aldığı (onun sıfatlarından) ifadesi manayı değiştiriyor. Manasını değiştirse de, yine yukarıdakilere benzemektedir. Allahü teâlânın sıfatlarını iyi bilenler bunu ancak anlayabilir, [ateistler anlayamaz] gibi bir mana çıkıyor.

Burada yanlış veya çelişkili bir durum yoktur. Buranın neresi tenkit ediliyor ki?

16 Yer mi önce gökler mi?

Ateist diyor ki:

Sual: Bakara sûresinde önce yerin yaratıldığı, Naziat sûresinde ise göklerin önce yaratıldığı bildiriliyor. Bu çelişki değil mi?

O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. (Bakara 29)

Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti. Onu yükseltti, düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Ondan sonra da yer küreyi döşedi. Yerden suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. (Naziat 27-32)

CEVAP

Bakara sûresinde bildirildiği gibi, önce yer küre, sonra gökler yaratıldı. Naziat sûresinde de bildirildiği gibi otların, suların, dağların düzenlenmesi, yani yerleşime müsait hale getirilmesi ise göklerden sonra oldu. Yani en ufak bir çelişki yoktur. Her ilmin uzmanı olur. Tefsir ilminin uzmanları da aynı şeyi bildiriyorlar.

Bu uzmanlar diyor ki:
Yer, göklerden önce yaratıldı. Fakat henüz yerleşime, oturmaya müsait değildi. (İmam-ı Razî, Tefsiri Ebüssüûd ve Medârik)

Konu ile az da olsa irtibatı olan şu bilgileri de verelim. Meal yazarlarından Hasan Basri Çantay şöyle diyor:

Müfessirler, bu âyetteki dehâ lâfzının (Allah yeri yerleşime uygun hâle getirdi) anlamına geldiğini bildirmişlerdir. Nitekim başta Beydavi olduğu halde müfessirler de buna ve yerin bu yuvarlaklığına işaret etmişlerdir. Dehâ kelimesi dünyanın oval olduğunu göstermektedir. Dahy ve dahv kelimelerinde yayıp döşemek anlamı da vardır. Çünkü Arapça sözlüklerde görüyoruz ki o kelimenin mekân ismi olan medhâ deve kuşunun yumurtladığı yer demektir. Bundan mekânlık alâmetini alınca aslı olan dahv, dahy kalır ki onun anlamı da deve kuşu yumurtası olur. Nitekim bazı Arap ülkelerinde deve kuşu yumurtasına dahiv denir. Ahterî sözlüğünün müellifi Mustafa bin Şemsettin o eserinin 380. sayfasında der ki:

Dahy, bir nesneyi yayıp döşemek, Naziat sûresinin 30. âyeti olan(Hakkın Vel arda ba'de zâlike dehahâ) kavli de bundandır ki döşeyip yaydı demektir. Deve kuşunun yumurtladığı yer de, Medha-n neâme dir. Bu lügat dal harfinde olduğu halde orada Mim harfini ilgilendiren Medhâ’dan, hem o âyeti zikrettikten sonra bahsetmesi kelimenin o asıldan gelmiş olduğunun açık bir delilidir. Okyanus, Sıhâh-ı cevheri gibi sözlüklerde Medhâ, yine aynı manâda olmak üzere, zikredilmiştir. 968 Hicri tarihte ölen Afyonlu Mustafa bin Şemsettin dünyânın bir deve kuşu yumurtası gibi oval olduğunu bildirmiştir. Bunu üç asır önce açıklamıştır. Bu manâya göre âyet-i kerîmenin meali şöyle oluyor:

Cenâb-ı Hak, göklerin kuruluşundan ve tanziminden sonra da yeri bir deve kuşu yumurtası haline yani oval şekle getirdi. (H.B.Ç.)

Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi, yer küre var idi, göklerin tanziminden sonra yer küre oval şekilde tanzim edilmiştir. Hiçbir tenakuz olmadığını bu da göstermektedir.

17 En güzel varlık

Ateist diyor ki:

Sual: “Kur’an da, biz insanı en güzel şekilde kusursuz yarattık” deniyor. Sakat doğanlar olduğuna göre Kur’an yanlış yazmıyor mu?

CEVAP

Allahü teâlânın yaratması iki türlüdür. Birincisi, “Ol” der hemen o şey oluverir. İkincisi ise sebeplerle yaratır. Bu ikisinin arasındaki farkı elbette ateist bilemez. Her ikisini de Allahü teâlâ yarattığı halde bunlar farklı şeylerdir. Çocuk olması için ana ve babayı sebep kılmıştır. Ama Hazret-i İsa’yı babasız, Hazret-i Âdem’i ise hem anasız, hem de babasız yaratmıştır. Mucize ve kerametlerde sebepler ortadan kaldırılabilir. Allahü teâlâ, çok şeyi de sebeplerle yaratmaktadır. Mesela rızkı Allah verir, ama çalışmayı sebep kılmıştır. Çalışmadan rızık bekleyen açlıktan ölebilir. Hastalıklara şifayı veren de Allah’tır. Ancak doktoru, ilacı sebep kılmıştır. Doktora gitmeyen, tedaviyi ilacı kabul etmeyen hastalıktan ölebilir. Alkol ve zararlı ilaçlar almak, röntgen ışınlarının etkisinde kalmak veya yakın akraba ile evlenmek, iyi beslenememek gibi sebeplerle doğan çocuk kör de, sakat da olabilir. Sebeplerle yaratmak âdetidir.

Bu ön bilgiden sonra sualin cevabına geçelim:

Ateist, önyargılı olarak okuyor, inançsız olarak okuyor, yanlış tercümelerden okuyor, yanlış anlıyor. Suçu da Kur’an-ı kerime buluyor. Âyetin açıklamasından önce tercümesine bakalım:
(Biz insanı ahsen-i takvim üzere [en güzel surette, yani boylu boslu, sureti güzel, organların yeri, sayısı, en iyi kullanmaya müsait tarzda, kâinatın bütün özelliklerini içine alacak şekilde] yarattık.) [Tin 4 Beydavi]

Ahsen-i takvim = en güzel suret ne demektir? Kurtubi tefsirinde diyor ki:
Allahü teâlâ kâinatta büyük âlemde yarattığı her şeyinden küçük âlem olan insanda da örneğini yaratmıştır. Bu âyet buna işaret etmektedir.

Bir âyet meali de şöyledir:

(Gerçeklere inananlar için, yeryüzünde [dağlarda, denizlerde, ağaçlarda, bitkilerde, madenlerde, hayvanlarda, Cenab-ı Hakkın mutlak kudretine, iradesine, rahmetine delalet eden] ve kendi vücudunuzda [Yaratılışınızın başlangıcından sonuna kadar ve insanı hayret içinde bırakan organların ve salgı bezlerinin işleyişinde] Allah'ın varlığına nice deliller vardır; bunları görmez misiniz? [Görüp de bununla bir yaratıcısının bulunduğunu anlamıyor musunuz?]) [Zariyat 20,21]

İnsanın duygu organları, ışık saçan gezegenler gibidir. Kulak ve göz idrak edilebilenleri anlamakta, Güneş ve Ay yerindedir. İnsanın uzuvları çürüdüğünde toprağa karışır, Su, bedende bulunan kan ve rutubettir. Hava, ruh ve nefesidir. Ateşi safrasıdır. Damarları ırmaklar gibidir. Irmaklara kaynak derecesinde olan karaciğer pınar gibidir. Çünkü damarlar karaciğerden beslenir. Aynı zamanda deniz gibidir. Çünkü bedenin bütün damarları oraya bağlıdır. Irmakların denize dökülmesi gibidir. Kemikleri dağlara benzer. Dağlar, yerin direkleridir, uzuvlar ağaç gibidir. Nasıl ki ağacın yaprakları ve meyveleri varsa, her uzvun da bir işi ve eseri vardır. Vücuttaki kıllar, yeryüzündeki otlar gibidir. İnsan diliyle her türlü hayvanın ve diğer yaratıkların seslerini çıkarabilir. İşte koca kâinatta bulunan her şeyin bir örneği küçük âlem denilen insanda bulunur. (Kurtubi 4/95)

Demek ki, küçük âlem olan insan, kâinattaki varlıklara benzemektedir. Bu bakımdan en güzel surette yaratıldığı bildirilmiştir. Doğarken her uzvu sağlam doğuyor denmiyor. Hilkat garibesi olarak ne sakatlar doğabiliyor. Bu da yine Allahü teâlânın kudretini göstermektedir.

18 Affedici olan cezalandırmaz

Misyoner diyor ki:

Sual: “Hac sûresinin, (İnkâr edenler için ateşten bir elbise giydirilecek ve başlarına kaynar su dökülecektir) anlamındaki 19. âyeti ile, Haşr sûresinin, (Allah rahman rahimdir [esirgeyen, bağışlayandır]) anlamındaki 22. âyeti çelişkilidir. Affedici olan Allah, inkârcıları hiç cezalandırır mı?”

CEVAP

Çelişki bunun neresindedir?

Affedici olmak, mazlumun hakkını zalimden almamak mıdır? Yahut hainleri, canileri cezasız bırakmak mıdır? Suçluları adaletle cezalandırmak, affedici olmaya aykırı olur mu? Dünyada suçluları cezalandırmayan bir nizam var mıdır? Cezasız, hukuksuz nizam olur mu? Bu cezalar, ülkenin kiminde hafif, kiminde ağır olur. Mesela bazı Avrupa ülkelerinde namusla ilgili suçların cezası az, fakat para ile ilgili olan suçlarınki ağırdır. Bu da onların paraya, namustan çok önem verdiğini göstermektedir. Katile ceza verilmiyorsa veya hafif ceza veriliyorsa, insana değer verilmiyor demektir. Ölen insanın bir değeri olsaydı, elbette katilin hak ettiği ceza verilirdi.

Katillerin, canilerin ölümle cezalandırılmalarına da misyoner ateş püskürüp, (Katiller öldürülürse, dünyada insan kalmaz) diyor. Biri, birini öldürünce, kendisinin de muhakkak öldürüleceğini bilse, acaba başkasını öldürebilir mi? Buna rağmen öldüren çıksa da, çok az olur. Her suç için caydırıcı ceza vermek misyonere göre yanlışmış. Ceza verilmezse, katillik o zaman daha çok artmaz mı?

Bir cani, çoluk çocuk demeden on kişiyi öldürüyor. Ceza olarak bu da öldürülmeli denince, (İnsanlığa yakışır mı) deniyor. Caninin on kişiyi öldürmesi insanlığa yakışır mı? Katliamlara son vermenin çaresi, öldürenin cezasız kalmamasıdır. Cezaların hafif olması, hapse girince bütün ihtiyaçların karşılanması suçları teşvik olmaz mı?

Her şeyi yoktan yaratan Rabbimizin, emrini dinlemeyenlere ceza verme yetkisi yok mudur? Cezayı suçluların kendisi mi tayin eder?

Demek ki, Kur’an-ı kerimde asla çelişki yoktur. Kendi başına tıp kitabı okumakla doktor, hukuk kitabı okumakla hâkim olunamadığı gibi, meal okumakla da din öğrenilemez. Misyoner papaz gibi yanlış anlar. Kur’an-ı kerimde mealen buyruluyor ki:
(Rabbin elbette hem bağışlayan, hem de çok acı azap verendir.)[Fussilet 43]

19 Mekke'nin Rabbi olur mu?

Misyoner diyor ki:

Sual: Bize üç tanrılı diyorsunuz. Müslümanların ise çok tanrısı yok mu? Her şehrin bir Rabbi mi olur? İşte bir âyet:

Bu beldenin [Mekke’nin] Rabbi. (Neml 91)

CEVAP

Tıp kitabını herkesin kolayca anlayamayacağı gibi, bir ilim tahsil etmeden Allah’ın kitabını, dinden habersiz bir yabancı nasıl anlayabilir ki? Allahü teâlâ buyuruyor ki:

(Âlemlerin Rabbi olan Allah) [Neml 8]

(Her şeyin Rabbi olan Allah) [Enam 164]

(İnsanların Rabbi) [Nas 1]

(Arş’ın Rabbi olan Allah) [Enbiya 22]

Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ, cinlerin de, canlı cansız diğer varlıkların da Rabbi olduğu halde, niçin insanların ve Arş’ın Rabbi denmiştir?

Ayrıca Kur’an-ı kerimin birçok yerinde Rabbike [Senin Rabbin] ifadesi vardır. Senin Rabbin demek, âlemlerin Rabbinden ayrı değildir. Senin Rabbin ile Mekke’nin Rabbi ifadesindeki Rab, farklı değildir. Farklı olmadığı halde niçin ayrı ifade kullanılmıştır? Allahü teâlâ mekandan münezzehtir. Kâbe, kıymetli, şerefli yer olduğu için Beytullah, yani Allah’ın evi denmiştir. Arş da çok kıymetli, şerefli olduğu için Arş’ın Rabbi denmiştir. Allahü teâlâ, Mekke-i mükerremeyi emniyetli kıldı. Orada kan dökülmez. Av hayvanları avlanmaz ve yaş bitkiler koparılmaz. Bunun için bu şerefli beldeden bahsederken, Mekke’nin Rabbi denmiştir.

20 Sütün meninin oluşumu

Ateist diyor ki:

Sual: Kur'an da sağmal hayvanların sütünden bahsedilirken, gıdaların toplandığı işkembeden ve sonra kandan süzülerek temiz süt verildiği bildiriliyor. Hâlbuki bilim, sütün memede oluştuğunu açıklıyor. Yine Kur’an da meninin vücutta imal edildiği, erkeğin arka kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıktığı bildiriliyor ise de, bilim, meninin testiste oluştuğunu, vücutla hiç ilgisi olmadığını açıklıyor. Kur’an da ki bu ifadeler bilime terstir.

CEVAP

Uzman doktorların sütün oluşması ile ilgili verdikleri bilgi şöyledir:

Kadınlarda süt yapımının olduğu yer meme dokusudur. Meme dokusu, hamilelik dönemine kadar süt yapımında bulunmaz. Hamilelikteki hormonal değişikliklere bağlı olarak süt yapımı başlamaktadır. Süt yapımında prolactin ve oksitocin hormonu rol oynamaktadır. Gıdalar ağız yolu ile alındıktan sonra mide, 12 parmak ve ince bağırsaklarda emilmeye hazır hâle getirilir. Vücut için lazım olan amino asitler, yağ asitleri, mineraller, vitaminler, glikoz kana geçer. Kan yolu ile bütün vücudu dolaşır. Her doku, her hücre kendisi için lazım olan maddeleri alır. Hamilelikte meme dokusundaki değişimlere paralel olarak kandan süt yapımı için gerekli maddeler alınmaya başlar. Alınan bu maddeler salgı hücrelerinde süt haline getirilir.

Meme kısmen salgı dokusu, kısmen destek ve yağ dokusundan oluşmuştur. Salgı dokusunda yapılan süt, ufak kanallar ve daha sonra ana toplayıcı kanallar boyunca meme ucuna ilerler. Kanallar, meme ucuna ulaşmadan önce daha da genişleyerek laktiferöz sinüsler şeklini alır. Bu sinüsler, sütün içinde toplanması nedeni ile önemlidir. Meme ucunda pek çok sinir ucu bulunduğu için çok hassas olup bu, sütün akışına yardım eden refleksler yönünden önemlidir. Meme ucunun çevresinde areola adı verilen koyu renkli bir halka olup hafif kabarık durumda bulunabilir. Bu yağlı bir sıvı salgılayan bezlerin varlığı nedeni iledir. Yağlı sıvı, meme ucu derisinin yumuşak ve iyi durumda bulunmasını sağlar. Süt yapımı, hormonlar ve reflekslerin sonucu olur. Gebelik süresince, salgı bezleri süt yapımına hazırlanırlar. Doğumdan hemen sonra değişen hormonal değişiklikler ile süt yapımı başlar. Bebek beslenmeye başlayınca, iki refleks sonucu yeterli özelliklere sahip süt tam zamanında gelmeye başlar.

Sağmal hayvanlarda sütün meydana gelişi Kur’an-ı kerimde mealen şöyle bildiriliyor:
(Süt veren hayvanlarda da size ibretler vardır. İşkembedeki pislik ile [necis] kandan [iki pislik arasından] meydana gelen,[içinde faydalı maddeler bulunan] temiz bir süt içirmekteyiz.) [Nahl 66]

Mide kanalından gelen yarı sindirilmiş besinlerle damarlardan gelen kan birleşerek vücuda dağılır. Bu karışımın bir kısmı kaslara ve diğer vücut dokularına dağılırken, bir kısmı da süt bezlerine süt olarak salgılanmak üzere ulaşır.

Süt bezleri de, diğer vücut dokuları gibi kan yoluyla kendilerine getirilen sindirilmiş gıdalarla beslenir. Kan, besinlerden gelen gıdaların toplanıp iletilmesinde çok önemli bir rol oynar. Süt de bütün bu aşamalardan sonra süt bezleri tarafından salgılanır ve sindirilmiş besinin kan dolaşımıyla taşınması sonucunda oluştuğu için besin değeri oldukça yüksektir.

Sütün memeden, meninin de testis yolu ile çıktığını en ilkel bir insan bile bilir. Bunların oluşmasını meydana getiren sebepleri ise ancak ilim ehli bilir. Cahiller, musluktan akan suyun depoda oluşup, oradan geldiğini iddia edebilir, ama gerçek öyle değildir.

Kur’an-ı kerimin hiçbir âyeti bilime aykırı olamaz. Hatta bilimin yeni yeni görmeye çalıştığı bazı gerçekleri 1400 sene öncesinden bildirmiştir.

Ürolog uzmanlarının bu konuda verdikleri bilgi de şöyledir:

Erkeklerde [anne karnında iken] testisler (yumurtalar) gebeliğin 3. haftasında karın arka duvarında oluşmaya başlar. Gebeliğin 28. haftasında skrotuma (torbaya) inmeye başlar. 4 haftada bu iniş tamamlanır.

Sperm hücreleri beyindeki hipofiz bezinden salgılanan LH ve FSH hormonlarının ve testislerdeki Leydig hücrelerinden salgılanan Testosteron hormonunun etkisi ile testislerdeki Seminifer Tübullerde oluşur. Prostat ve Veziküla Seminalis denilen bezlerin sıvıları ile karışır ve penis yoluyla meni olarak dışarı atılır.

Kur’an-ı kerimde insanın yaratılışı hakkında mealen şöyle bildiriliyor:

(İnsan neden yaratıldığına bir baksın, [düşünsün], o, [rahme]dökülen bir sudan [meniden] yaratıldı. O su, [erkeğin], bel kemiği ile, [kadının] göğüs kemikleri arasından çıkar.) [Tarık 5, 6, 7]

Bu âyet-i kerime de, süt ile ilgili âyet-i kerime de bilime aykırı değildir.

21 Müteşabihat nedir

Ateist diyor ki:

Sual: Kur’andaki çelişkileri örtmek için şu âyet söylenir hemen:

Sana Kitabı indiren Odur. Kur'anın bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Müteşabih âyetleri, kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak için, kendilerine göre yorumlamaya çalışırlar. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. Ulema-i rasihin [ilimde yüksek dereceye ulaşan âlimler], ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. Bu inceliği ancak selim akıl sahipleri düşünüp anlar. (Al-i İmran 7)

CEVAP

Müteşabih âyetlerin çelişkilerle ne alakası var. Çelişki dediklerini teker teker açıkladık. Ateistin cahilliği meydana çıkmış oldu. Müteşabih:Sözlükte manası bulunamayan, sezip düşünülemeyen, örneği görülemeyen gerçeklerin teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimelerdir. Mesela Hamim, Elif lam mim âyetlerinin anlamının ne olduğunu insanlar bilemez. Bir hadis-i şerif meali:

(Kur’anda yedi şey bildirilir: Yasak, emir, helal, haram, muhkem, müteşabih ve misaller. Helali helal, haramı haram bilin, emredilenleri yapın! Yasak edilenlerden sakının! Misal ve anlatılan olaylardan ibret alın! Muhkem olanlara uyun! Müteşabih olanlara inanın!) [Hakim]

Birçok kelimenin bir hakiki manası, bir de, kinaye mecaz manası olur. Kinaye, bir şeyi, açık anlamı başka olan kelimelerle anlatmaktır. Kur’an-ı kerimde mecazi ifadelerden başka, Müteşabih âyetler vardır. Bunlara görünen manayı vermek çok yanlış olur. Özellikle Allahü teâlâ ile ilgili mecazlar, müteşabih olanlar daha önemlidir.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Leyse kemislihi şeyün [Onun benzeri hiçbir şey yoktur].) [Şura 11]

(Sübhanekellahümme [Allah’ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla tavsif ederim].) [Yunus 10]

Allahü teâlâ hiçbir şeye benzemez. Ancak benzediği sanılan âyetler de vardır. Birkaçı şöyledir:

(Kıyamette yeryüzü Allah’ın kabzasında olur, gökler de sağ eliyle dürülür.) [Zümer 67]

(Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, dediler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır.) [Maide 64]

(Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.) [Fetih 10]

(Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.) [Bakara115]

(O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva edendir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.) [Hadid 4]

(Allah yerin ve göklerin nurudur.) [Nur 35]

Bu âyetlerde bildirilen el, yüz ifadeleri, bir mahlukun eli veya yüzü gibi sanılabilir. Halbuki Allah hiçbir mahluka benzemez. İstiva kelimesi oturmak sanılırsa Allah mahluklara benzetilmiş olur ve yukarıdaki âyetlere aykırı olur. Nerede olursanız sizinle beraberdir ifadesi de mecazidir. Çünkü O mekandan münezzehtir. Son âyette Allah nur sanılır. Halbuki nur da yaratıktır.

Kur'anda tevil gereken Kinaye, Mecaz ifade eden bir çok âyet vardır. Birkaç örnek daha verelim:

Cima için lems [dokunmak] kelimesi kullanılmıştır.
(Kadınlara dokununca gusledin, su yoksa teyemmüm edin.)[Maide 6]

Kadınlar için libas [giysi] kelimesi kullanılmıştır.
(Kadınlar size, siz de onlara libassınız.) [Bakara 187]

(Ellerini boynuna bağlama, büsbütün de açma.) [İsra 29] (Cimrilik için elleri bağlama, israf için de açma kelimesi kullanılmıştır)

Resulullaha, (Vahfid cenaheke lil müminin [Kanadını müminler için indir]) buyruluyor. (Hicr 88) [Resulullahın tek kanadı mı var? Mecazdır, yani şefkat et, tevazu göster demektir.]

(Körle gören [kâfir ile mümin] karanlıkla aydınlık [Bâtıl ile hak],gölge ile sıcak [Cennetle Cehennem] bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere[inatçı kâfirlere] işittiremezsin, sen sadece bir uyarıcısın.) [Fatır 19-22]

Zalim köylüler için (zalim köy) denmiştir. (Nisa 75)

(Köy halkına sor) yerine, (köye sor) denmiştir. (Yusuf 82)

Böyle ifadeler Türkçe’de de vardır. Mesela, (Şu sınıf tembel, şu sınıf çalışkandır) gibi. Sınıftan maksat öğrencilerdir. (Soba yanıyor) denince sobanın kendisi değil içindeki odun, kömür yanıyor demektir.

Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler Kureyş lügatı ve lehçesi iledir. Kelimelere, 1400 yıl önce, Hicaz’da kullanılan manaları vermek gerekir. Zamanla değişip, bugün kullanılan manaları vermek yanlış olur.

Zıllullah için, Allah’ın gölgesi diyorlar. Âlimler, zıl [gölge] kelimesine himaye, koruma gibi manalar vermiştir. Mesela, (Ali, Veli’nin gölgesinde geçiniyor) denince, Ali’nin, Veli’nin himayesinde olduğu anlaşılır.

Müteşabih olanlara açık manalarını vermek akla ve dine uygun olmazsa, uygun mana vermek, yani Tevil etmek gerekir. Açık manalarını vermek günah olur.

Tevilsiz yanlış anlaşılacak bazı hadisler:

(Allah, gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamette, yedi sınıf insanı kendi gölgesinde gölgelendirir.)[Buhari] (Burada gölge himaye demektir.)

(Sultan, yerde Allah’ın gölgesidir.) [Taberani] (Müslüman sultan yetkilidir.)

(Allah gece sabaha doğru yer semasına iner.) [Buhari] (Rahmeti iner.)

(Üç sınıf kimseye, Allah güler.) [Taberani] (Gülmek razı olmaktır.)

(Cennet kılıçların gölgesi altındadır.) [Müslim] (Cihad eden mümin Cennete gider.)

(Din, kılıçların gölgesi altındadır) hadis-i şerifi ise, (Din, devletin himayesi ile yayılır) demektir. Nasıl ki, Beytullah [Allah’ın evi] kelimesini, hâşâ Allah’ın barındığı ev olarak anlamıyorsak, gölge, el, yüz, istiva gibi kelimeleri de böyle anlamak gerekir.

(Cennet anaların ayakları altındadır.) [Müslim] (Cennet müslüman ana babanın rızasındadır.)

(Namazı kasten terk eden kâfirdir.) [Taberani] (Namazın farz olduğuna inanıp, tembellikle kılmayana kâfir denmez.)

(Mümin, zina ederken, şarap içerken ve hırsızlık ederken mümin değildir.) [Müslim] (Bunlar bu halde iken kâmil mümin değildir.)

22 İnsan niye yaratıldı

Sual: Ateist diyor ki: Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoksa ne diye insanları, cinleri, melekleri ve canlı cansız mahlûkları yarattı? Bizim ibadetimizin ona bir faydası, günahlarımızın da ona bir zararı olmadığı halde, ne diye ibadet etmeyip isyan edenleri Cehenneme atıyor?

CEVAP

Hadis-i kudside, (İnsanları, beni tanımakla şereflenmeleri için yarattım) buyuruldu.

Bu şerefe kavuşup kavuşmama tercihini de kullarına bıraktı. Ateistlerin, (Biz Allah’a inanmıyoruz, Allah’ı tanımakla şereflenmediğimize göre, Allah’ın maksadı hâsıl olmadı) demeleri yanlıştır; çünkü çok kimse, belli bir yaşa gelince, Allahü teâlâyı tanımaya başlıyor. Kâfir kalıp hiç tanımasa bile, zaten tercih kullara bırakılmıştı. Kâfirler de, ahirete gidince tanıyacaklar. Tanımayan hiç kimse kalmayacaktır. Bir âyet-i kerime meali:

(Cin ve insanları ancak, beni bilip itaat, ibadet etmeleri için yarattım.) [Zariyat 56]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, cin ve insanların yaratılması, Allahü teâlâyı tanımaları içindir ki, bunlar için şeref ve saadettir; yoksa Allahü teâlânın bir şey kazanması için değildir. Hadis-i kudside, (Tanınmak için her şeyi yarattım)buyurması, (Onların beni tanımakla şereflenmesi için) demektir; yoksa (Tanınayım ve onların tanımasıyla kemal bulayım) demek değildir. Bu mânâ, Allahü teâlâya lâyık olmaz. (1/266)

Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:

(Yerde olan her şeyi sizin için yarattım.) [Bakara 29]

İki hadis-i kudside buyruluyor ki:

(Seni kendim için yarattım. Başka şeylerle oyalanma!) [İslam Ahlakı]

(Ey Âdem oğlu, sizi kendim için yarattım. Her şeyi de sizin için yarattım. Senin için yarattıklarım, seni, kendim için yaratılmış olduğundan alıkoyup gâfil ve meşgul etmesin.) [İslam Ahlakı]

Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:

(Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yarattım? Bize döndürülmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?) [Müminun 115]

(Bizim ibadetimize Allah’ın ihtiyacı yoktur, günahlarımız da ona zarar vermez) diyerek Allahü teâlâya ibadet etmeyen kimse, perhiz yapmayan, ilaç kullanmayan hastaya benzer. Doktor bu hastaya perhiz tavsiye etse, bazı ilaçlar verse, bu hasta da, (Perhiz yapmazsam, ilaçları almasam doktora hiç zararı olmaz, perhizin ve ilaçların ona bir faydası olmaz) diyerek gerekli ilaçları kullanmasa, elbette doktora zararı olmaz; ama kendine zarar verir. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, ilacı tavsiye ediyor. Doktorun tavsiyesine uyarsa şifa bulur, uymazsa hastalığı artarak ölür gider. Doktorun bundan hiç zararı olmaz. (İşlediğim günahların Allah’a zararı olmaz, ibadetlerimin de faydası olmaz) diyerek, Allahü teâlâya isyan edip, ibadet etmekten kaçanlar da, Cehenneme gider.

23 Neden yeni din gönderdi

Misyonerlerin ve ateistlerin soruları:

Sual: 1- Allah neden önceki ilahi dinlerin bozulmasını önlemedi de yeni bir ilahi din gönderdi?

CEVAP

Allah sorguya çekilecek makam değildir. Niye bunu böyle yaptın diye kimsenin soru sormaya hakkı yoktur. Nasıl isterse öyle yapar. Niye melek yarattı? Niye insanları imtihan ediyor? Niye çeşitli dinler gönderdi? Bunları kimse soramaz, öyle istemiş öyle yaratmıştır. Önceki dinler bozulduğu için yenisini göndermemiştir. Mesela daha önce iç yağı yemek helal idi, Hazret-i Musa’nın kavmine haram etti. Daha sonra İsa aleyhisselamın ve Muhammed aleyhisselamın dininde ise helal etti. Bozulduğundan dolayı değil, öyle istedi. İçki de daha önceki dinlerde haram değildi. Muhammed aleyhisselama gönderdiği dinde bunu haram etti. Hem de bir anda değil, yavaş yavaş, toplumu alıştıra alıştıra haram etti. Bu Onun bileceği iş, niye diğer dinlerde haram etmedi de son dinde haram etti? Hiç de haram etmeyebilirdi. Öteki dinlerde haram olmadığı gibi bizim dinimizde de haram olmazdı. Kıble de farklı idi. Mülk Onundur dilediği gibi kullanır. Niye böyle demeye kimsenin hakkı yoktur.

Sual: 2- Madem Kur’anı muhafaza etmeyi başardı onları da koruyabilirdi...

CEVAP

Başardı tabiri çok çirkindir. Çünkü başarmak yorularak bir iş yapmaktır. Allah (OL) der demez olur. Bir karınca, bir buğday danesi yaratamayan insanın, Allahü teâlânın, bu muazzam kâinatı yaratmasına başardı gibi bir tabir kullanması çok çirkindir. Ol der demez hemen olur. İncil bozulup değiştirildiği için yeni bir din gelmedi, Allah öyle istedi. Ama İncil de değişti, İnciller oldu. Onun yeni bir din gelmesiyle ilgisi yoktur.

Sual: 3- Ve Kur’anın bozulmadığının delili nedir?

CEVAP

İlkokul talebesine, yüksek matematikten bahsedilince anlamaz. Kur'andaki nazmı bilmeyene bunu anlatmak imkansız. Kur'andaki ölçüleri bilen kimse böyle bir iddiada bulanamaz. Belli bir kalıpla aruz vezni ile yazılan bir şiirin benzerini yazmak mümkün, fakat Kur'anın ki mümkün değil. Bu bir mucizedir, kimse yapamaz. Bunu iddia eden ateistlere soralım: (Haydi bir benzeri meydana getirin!) Getiremezler, getirmeleri de mümkün değildir. Ölçüler bozulur, insan sözü olduğu hemen meydana çıkar, bunu da ancak ehli bilir.

Allahü teâlâ da; her milletin kıymet verdiği şeylerde mucizeler gönderdiği için, Muhammed aleyhisselama da benzeri yazılamayacak olan bir kitap gönderdi. İnatçı kâfirler hariç, birçok edip, bunun insan sözü olmadığını, Allah’ın kelamı olduğunu anlayıp iman etti. Bir benzerini hiç kimse söyleyemedi.

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Kulumuza [Resule] indirdiğimizden [Allah’tan geldiğinden] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğru iseniz, Allah’tan gayri şahitlerinizi [bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sûre meydana getirin! Bunu yapamazsınız, asla yapamayacaksınız da.) [Bakara 23, 24]

(De ki: Bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88]

14 asırdır, din düşmanları, hâşâ Allahü teâlâyı yalancı çıkarmak için uğraşmışsa da yapamadılar.

Peygamber efendimiz ümmi idi, okur yazar değildi, kimseden bir şey okumamış, öğrenmemiş, hiçbir şey yazmamıştı. Allahü teâlâ, Peygamber efendimize buyuruyor ki:
(Sen [Kur’an gelmeden] önce bir kitap okumuş ve elinle onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı müşrikler, [Kur’anı başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış] derler ve [Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat’ta ümmidir, bu ise ümmi değil diye] şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48]

Evet, ateistlere söylüyoruz, bir sûre meydana getirsinler, Kur'andaki nazma uydurmaya çalışsınlar. Bu yapılamadı, yapılamaz da, yapılamayacaktır da. Bu da Kur'anın insan sözü olmadığının bir ispatıdır.

Sual: 4- Muhammedin [aleyhisselam] Kur'anı uydurmadığının delili nedir?

CEVAP

Yukarıdaki âyetlerde de yazılı. Okur yazar olmayan birinin dünyaya meydan okuması kendi yazmadığına delil değil midir? Ayrıca çeşitli mucizeler göstermesi de Onun peygamber olduğunu gösterir. Miraca gittiğinde bütün kâfirler Onu imtihan etti, O da başka zaman görmediği Mescid-i Aksa’yı kaç penceresi olduğuna kadar tarif etti. Bin kadar mucizesi görülmüştür.

24 Kürsü ne demektir?

Sual: Âyet-el kürsi’de, (Allah’ın kürsüsü) olduğu bildiriliyor. Bunun anlamı nedir?

CEVAP

O âyetin meali şöyledir:

(Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur. Onun izni olmadan kim şefaat edebilir? Onların [kulların] geçmişte ne işlediklerini ve gelecekte ne işleyeceklerini bilir. Kullar ise, Onun dilediği kadarından başka, ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü [saltanatı, kudreti] gökleri ve yeri kapladı. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, Ona hiç zorluk vermez. O, çok yüce ve çok büyüktür.) [Bakara 255]

Âyetin devamında, (Gökleri, yeri koruyup gözetmek ona zorluk, ağırlık vermez) buyruluyor. Demek ki kürsi, bu işi koruyup gözetme kudretidir. Yani onun saltanatı, gücü, kudreti demektir.

25 Kâbeye giren emniyettedir

Sual: Kur’anda, (Oraya yani Kâbe’ye giren emniyette olur)deniyor. Abdullah bin Zübeyr, Kâbe’nin içinde enkaz altında kalarak öldü. Bu apaçık bir çelişki değil mi?

CEVAP

Abdullah bin Zübeyr, Kâbe içinde enkaz altında ölmedi. Haccac tarafından şehid edildi. Ölmüş olsa da fark etmez. (Oraya giren güvende olur) demek, (Oraya girene güven verin) demektir. Böyle âyet-i kerimeler çoktur. Mesela şu âyet-i kerimeye benzer:
(Hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur.) [Bakara 197]

Bu ise, (Hanımınıza yaklaşmayın, günah işlemeyin ve kavga etmeyin) demektir.

(Benim evime giren güven altındadır) diyen bir kimse, bu sözüyle, sözü geçtiği kimselere; (Bundan vazgeçin, ona ilişmeyin. Ben ona eman verdim ve siz de dokunmayın) demek olduğu gibi, işte Allahü teâlânın, (Oraya giren emin olur) emri de böyledir.

Peygamber efendimiz Mekke’yi fethederken buyurdu ki:

(Ebu Süfyan’ın evine giren emin olur, öldürülmekten kurtulur.)[Müslim]

Hazret-i Ebu Süfyan, Mekke’ye gidip müşrikleri İslam’a davet etti. İslam ordusunun, şehre girmek üzere olduğunu haber verdi. (Müslüman olanlar ve benim evimle Mescid-i harama sığınanlar hariç, herkes kılıçtan geçirilecektir) dedi. Bu iki yere sığınanlar kurtuldu. Ama diyelim, biri çıksa, Kâbe’ye gireni de, Ebu Süfyan hazretlerinin evine gireni de öldürse, Resulullahın sözünde çelişki mi olur? Bu söz, (Biz oraya gireni öldürmeyiz) demektir.

Bu âyet-i kerimede de, (Oraya giren öldürülmez, emin olur)deniyor. Yani söz dinleyen Müslümanlar oraya gireni öldürmez demektir. Orada kendisi ölebilir veya zalimin biri oraya sığınanı öldürebilir. Bunlar farklı şeylerdir. Âyet-i kerimelerde çelişki aramak güneşi balçıkla sıvamaya kalkmaya benzer.

26 Kadınları dövmek

Sual: Allah, Kur’anda, niye (kadınları dövün) diyor?

CEVAP

Bir karıncayı hatta bir buğday tanesini yaratmaktan aciz insan, kâinatı yaratan yüce Rabbimizin emrini hangi hakla sorgulayabilir ki? Âyetin bir kısmını değil tamamını almak gerekir. Bu âyet-i kerimenin meali şöyledir:

(Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdir [aile reisidir]. Çünkü Allahü teâlâ, bazı kullarını, bazı hususlarda bazısından üstün yaratmıştır. Hem de erkekler, kendi mallarını, onlar için sarf ederler. Kadınların iyileri, Allahü teâlâya itaat eder ve kocalarının haklarını gözetirler. Kocaları hazır olmadıkları zaman, onların namuslarını ve mallarını, Allah’ın yardımıyla korurlar. Hıyanet etmesinden korktuğunuz kadınlara, karı koca haklarını öğretin ve tatlı sözlerle nasihat edin, onları yatağınızdan ayırın. Yine de, uslanmaz iseler, hafif dövün! Uslanırlarsa, onları üzecek şey yapmayın, kendilerini incitecek bahane aramayın.)[Nisa 34]

Görülüyor ki, mala ve namusa hıyanet etmeyen kadınları dövmek değil, onları hiçbir suretle üzmek caiz değildir. Namusa ve mala hainlik edenlere, her kanun, ağır ceza vermektedir. İslamiyet, kadınlara çok kıymet verip, çok acıdığı için, hain olanlarını, kanun pençesine düşürmeden önce, hafif vurmakla ıslah edilmelerinin de, tecrübe olunmasını emretmektedir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Bir erkek, hanımını döverse, kıyamette onun davacısı ben olurum.) [R. Nasıhin]

Dünya işlerindeki kusuru için, dövmek şöyle dursun, acı, sert bile söylenmez. (S. Ebediyye)

27 Allah beddua eder mi?

Sual: Neden Allah, Kur’anda, lanet olsun, Allah kahretsin gibi ifadeler kullanıyor?

CEVAP

Kahretmek, Arapçada bir deyimdir. Birini kötülemek, yani onun çok kötü biri olduğunu bildirmek için, Allah kahretsin denir. Kur’an-ı kerim, o halkın lisanıyla indi. Başka türlü bildirilse anlaşılmaz. Halkın lisanıyla söylenirse anlaşılır. Kahretsin kelimesini, şimdi anlaşılan gibi, helak etsin manasında anlamak yanlış olur. Allahü teâlâ helak ederse, kim engel olabilir ki? Zaten o manada kahrettiklerini, (filan kavmi helak ettik, yerin dibine geçirdik) diye ayrıca defalarca bildirmektedir.

Allahü teâlâ, birçok âyetinde, din düşmanlarına lanet etmiş, yani o kulların rahmetten uzak olduğunu bildirmiştir. Bazıları şöyledir:

(Allah’ın lâneti, inkâr edenlerin üzerine olsun.) [Bakara 89]

(Biz, kitapta açıkça belirttikten sonra, indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.) [Bakara 159]

(Allah inkârları yüzünden onlara [Yahudilere] lanet etmiştir.) [Nisa 46]

(Yahudiler, Allahın eli sıkı dedikleri için lanet onlara.) [Maide 64]

(Yahudiler, Üzeyr’e, Hristiyanlar da Mesih’e Allah’ın oğlu dediler. Daha önceki kâfirlerin [“melekler Allah'ın kızlarıdır” diyenlerin]sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da sapıtıyorlar.)[Tevbe 30]

(Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!) [Araf 44]

(Bozgunculara lanet olsun.) [Rad 25]

(Allah ve Resulünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiştir.) [Ahzab 57]

28 İblis melek mi, cin mi?

Sual: Kehf sûresi 50. âyette, İblis için, hem melek, hem de cin deniyor. Bu nasıl mümkün oluyor?

CEVAP

Öyle yazmıyor. O âyet-i kerimenin meali şöyledir:

(Meleklere, Âdem’e secde edin demiştik. İblis’ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin emrinin dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü mübadeledir, takastır) [Kehf 50]

Ateşten yaratılan İblis, nurdan yaratılan melekler arasında idi, onlara hocalık ediyordu. Melekler topluluğunda olduğu için, (Bu topluluğa, secde edin emri verdik, cin taifesinden olan İblis, secde etmedi)deniyor.

29 Akraba evliliği

Sual: Ahzab sûresi 50. âyette, Peygambere, kuzenleriyle evlenmenin helal kılındığı bildiriliyor. Hâlbuki bilim, akraba evliliğine karşı çıkıyor. Kur’anla bilim çatışıyor mu?

CEVAP

Günümüzde de akraba evliliği yapılıyor; ama onlardan sakat doğanlara çok az rastlanıyor. Akraba olmadığı hâlde de, sakat doğanlar oluyor. O zaman, yabancıyla evlenmek, bilimle çatışıyor denmez. Dinimizde, kuzenle evlenmek tenzihen mekruhtur. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Kuzenlerle evlenince, çocukları zayıf, hastalıklı olabilir.) [İhya]

Demek ki, Peygamber efendimiz de bunu tavsiye etmiyor. Allahü teâlâ ona helal kılmışsa, kim ne diyebilir ki? Hükmü koyan odur. Hazret-i Âdem zamanında farklı kız kardeşlerle evlenmeyi emretmişti. Yaratan emredince, yaratılan ne diyebilir ki?

30 Allah salevat getirir mi?

Sual: Ahzab sûresi 56. âyette, Allah'ın, peygambere salevat getirdiği yazıyor. Allah salevat getirir mi hiç?

CEVAP

O âyet-i kerimenin meali şöyledir:

(Allah ve melekleri, Nebiye salât ederler. Ey müminler, siz de, ona salât edin.) [Ahzab 56]

Salât, dua, övme, rahmet, şefaat gibi anlamlara gelir. Bu âyet-i kerimede Allahü teâlânın, Peygamber efendimizi övdüğü, ona rahmet ettiği bildiriliyor. Meleklerin salâtı ise, ona duadır. Müminlerinki ise, onun şefaatini talep etmektir

31 Zalimler ve hidayet

Sual: Maide sûresi 51. âyetinde, (Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez) deniyor. Taif, zalimler topluluğuydu. Peygamberi taşlamışlardı; fakat Allah onlara hidayet verdi. Bu tezat değil mi?

CEVAP

Zalimler topluluğuna, zulümleri devam ederken hidayet vermez; ama zulmü bırakınca zalim olmaktan kurtulur. Zulmü bıraktılar, tevbe ettiler, taşladığımıza pişman olduk dediler, af dilediler ve Müslüman olmakla şereflendiler. Bir ateist de, yıllarca Allah’a karşı takındığı tavrı bırakırsa, iman ederse, o da temiz bir Müslüman olur.

32 Cehennemdekilerin gıdası

Sual: Bir ateist diyor ki: Sad sûresi 57. ve Nebe sûresi 24.-26. âyetlerinde irin için, cehennemdekilerin içecekleri denirken, Hakka sûresi 36. ve 37. âyetlerinde yiyecek deniyor. Burada çelişki yok mu?

CEVAP

Hayır, çelişki yok. Bu âyet-i kerimelerin mealleri şöyledir:

(Onlar [kâfirler] cehenneme girerler, orası ne kötü bir yerdir. Orada kaynar su ve irin vardır. Onu tatsınlar!) [Sad 56, 57]

(Orada bir serinlik veya [susuzluğu giderecek] bir içecek tatmazlar; ancak [dünyada yaptıklarına] karşılık olarak, kaynar su ve irin tadarlar.) [Nebe 24–26]

(Onların gıslinden başka yiyecekleri yoktur. O ancak kâfirlerin yiyeceğidir.) [Hakka 36, 37]

Gıslin, kanla karışık irin veya zakkum gibi bir ağaç demektir.(Celaleyn)

Gıslin, tefsirlere göre bir ağaçtır. Nitekim Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Zakkum, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir. Cehennemdekiler ondan yiyip karınlarını doldururlar. Sonra zakkumun üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içecek vardır.) [Saffat 64-67]

Gıslin, bir ağaç olmayıp irin olsa ne çıkar? İrin yedirilip içilmez mi? Sabah kahvaltısını çorbayla yapan kimse, çorba içtim de diyebilir; çorba yedim de diyebilir. Günümüz âdetlerinde de, (Akşam çayına buyrun) denilir. Ama ikramda, çay da vardır, pasta ve börek de vardır. Adına çay dendi diye, pasta, börek de içiriliyor denmez. Bu âyet-i kerimede de, bunun gibi, çelişki sayılacak bir durum yoktur.

Ateist, Kur’an-ı kerimde çelişki aramak yerine, kendi kafasındaki çelişkilere baksın! Asırlardır sönmeden yanan ve dönen Güneş, ısısını ve ışığını nereden alıyor ve niye bitmiyor? Bir karınca hatta bir buğday tanesi yaratmaktan âcizken kâinatın yoktan yaratılmasına tesadüf demesinin veya bir yaratıcıyı inkâr etmesinin akılla izahı mümkün değildir. Ayrıca, dünya da, gezegenler de hareket halindedir. Hareket halindeki bir şeyin, milim şaşmadan seyrine devam etmesi, bir hesap ve kontrol dahilinde olduklarını gösterir. Bu hesabı ve kontrolü yapan, yaratan, sevk ve idare eden de elbette Allahü teâlâdır.

33 Ateist ve bakteri

Sual: (Zariyat sûresinin 49. âyetinde, her şeyin çift yaratıldığı bildiriliyor. Bakterilerin ve diğer tek hücreli canlıların erkek ve dişi olmaması, buna aykırıdır) diyen ateiste nasıl cevap verilir?

CEVAP

Ateistin yanlışı, çift denilince sadece erkek ve dişiyi anlamasından kaynaklanıyor. Bu, sadece canlılarla ilgili bir şey değildir, âyet-i kerimede her şey tâbiri geçiyor, kâinattaki her şey için, çift tabiri kullanılmıştır. İmam-ı Kurtubî hazretleri buyuruyor ki: (Her şeyi çift yarattık) demek, her şeyi iki tür ve birbirinden farklı iki çeşit hâlinde yarattık demektir. Erkekle dişi, yeryüzüyle gökyüzü, Güneş’le Ay, geceyle gündüz, aydınlıkla karanlık, düzlükle dağlık, cinlerle insanlar, hayırla şer, sabahla akşam gibi farklı şeyler demektir. (Cami’ul Ahkâm)

Erkekle dişi, yerle gök, Güneş’le Ay, denizle kara, yazla kış, hayatla ölüm, tatlıyla ekşi, aydınlıkla karanlık gibi şeyler demektir. (Celâleyn, Medarik)

Görüldüğü gibi, burada bildirilen, sadece cinsiyet bakımından çift olmak değildir. Soğukla sıcak, geceyle gündüz, kötüyle iyi, doğruyla yanlış, haramla helal, çirkinle güzel, cinlerle insanlar, tek hücreliyle çok hücreli gibi, birbirinin zıttı veya farklı cinste olan her şey kastedilmiştir.

Ateistler, akıllarının almadıkları böyle şeyleri eleştiriyorlar. Doğrusu bildirildiği hâlde, yine ateistliklerine devam ediyorlar. Zaten doğruyu öğrenmek için çalışmıyorlar, Allah kelamı olduğuna inanmadıkları Kur’an-ı kerimde, hata arıyorlar. Asırlardır ısısı ve ışığı eksilmeyen ve her gün düzenli dönen Güneş’le kâinatı yoktan yaratan Allahü teâlâ, hiç yanlış bir şey bildirir mi? Biz açıklayamasak bile, o şey yanlış olur mu? Değil bir karınca, bir ot, bir arpa bile yaratmaktan âciz olan ateistin, uçsuz bucaksız gökleri, göklerdeki gezegenleri, karaları, denizleri, yer altındaki madenleri, soğuk ve sıcak suları, sayısız insanı, cin, melek, hayvan ve bitkileri yaratan Allahü teâlânın kelamında yanlışlık araması kadar bir ahmaklık olur mu?

34 Doğu ve batının Rabbi

Sual: Kur’anda, (İki doğu ve iki batının Rabbi) ifadesi geçiyor. Her şehrin doğusu da olur, batısı da olur. İki doğu ve iki batı ne demektir?

CEVAP

Âyet-i kerimedeki maksadı bilemeyiz. Kitaplardaki bilgiye göre, Güneş, yaz ve kış aylarında farklı yerlerden doğup, farklı yerlerden batıyor. Allahü teâlânın her yönün Rabbi olduğu bildiriliyor. Her yöne hâkimdir, her yönün yaratıcısıdır. Güneşi farklı yönlerden doğdurup batıran, mevsimleri meydana getiren, gündüzleri ve geceleri uzatıp kısaltan Odur. Her şeyi yaratan Odur. Ondan başka ilah yoktur. Bundan sonra gelen âyette ise, (O hâlde Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz, nasıl yalan sayabilirsiniz?) buyuruluyor, kâinattaki bu muazzam düzen hatırlatılarak inkârcılara delil gösteriliyor. (Rahmansûresi 18)

Ayrıca bu surede İnsanlar ve Cinlere hitap edilmektedir, İnsanların doğusu ve batısı varsa, Cinlerin de vardır. 

Bu kadar delillere rağmen Allah'ın varlığını nasıl inkâr edebilirsiniz deniyor.

35 Resulün sözü ne demek?

Sual: Bir ateist, “Siz Kur'ana Allah'ın sözü diyorsunuz, ama Kur’anda, Kur’anın Resulün sözü olduğu açıkça bildiriliyor. Hakka sûresinin 40. âyetinde, (Hiç şüphesiz ki bu Kur’an, çok şerefli bir Resulün sözüdür) deniyor. Kur'an doğru söylüyorsa, Kur'an Resulün sözüdür. Kur'an yanlış söylüyorsa zaten Kur'ana itibar edilmez” diyor. O âyette niye Kur'an Resulün sözüdür deniliyor?

CEVAP

İmam-ı Gazali hazretleri, (Bid’at ehli Kur'anı anlayamaz. Kur'an kalbdeki bir nurla anlaşılır. Bid’at ehlinin kalbinde bu nur olmaz)buyuruyor. Bid’at ehli anlamazsa, inkârcı ateist hiç anlamaz. Anlamadığı da, yukarıdaki ifadesinden anlaşılıyor. O âyetin devamındaki âyetlerde, (Kur'an, şair sözü de, kâhin sözü de değildir. O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir) buyuruluyor. (Hakka 41, 42, 43)

Daha sonraki âyetlerde de, Peygamberin ona ilave bir şey yapamayacağı bildiriliyor. (Hakka 44-46)

O âyet, tefsirlerde şöyle açıklanıyor:

(Kur'an, şerefli bir peygamberin Allah'tan getirdiği kelam-ı ilahidir.) [Hakka 40 - Beydavi]

Ateistler gibi, Selefiler de, Kur’andaki böyle ifadeleri anlayamıyorlar. O âyetten önceki veya sonraki âyetleri okumuyorlar veya okusalar da görmezlikten geliyorlar. Âyette kelime olarak ne yazıyorsa, anlamının o olduğunu söylüyorlar. Mesela, (Allah'ın eli var) diyorlar. (Anarşist, üç polisi öldürdü demek şirktir) diyerek şu dört âyeti delil gösteriyorlar:
(Dirilten de, öldüren de ancak Odur.) [Mümin 68]

(Dirilten ve öldüren, yalnız Odur.) [Yunus 56]

(Ölüm zamanında insanı, Allahü teâlâ öldürüyor.) [Zümer 42]

(Savaşta öldürülenleri siz değil, Allah öldürdü.) [Enfal 17]

İnsanları Azrail aleyhisselamın öldürdüğü bildiriliyor. Bir âyet-i kerime meali:
(Öldürmek için vekil yapılmış olan melek sizi öldürüyor.) [Secde 11]

Demek ki bu âyet-i kerime mecazdır. İnsanların birbirini öldürdüğü de bildiriliyor. İki âyet-i kerime meali şöyledir:

(Âdem aleyhisselamın oğlu, kardeşini öldürdü.) [Maide 30]

(Davud, Calut’u öldürdü.) [Bekara 251]

Son iki âyet-i kerimeye göre, (Anarşistler üç polisi öldürdü) demek şirk olmuyor. Selefiler, Kur'an-ı kerimdeki mecaz ve deyimleri gerçek manasında anlayınca böyle çıkmaza düşüyorlar. Yukarıdaki âyette ölüleri diriltenin Allahü teâlâ olduğu, şu âyette ise İsa aleyhisselamın ölüleri dirilttiği bildiriliyor:

(Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.) [Âl-i İmran 49]

Selefiler bu inceliği anlamadıkları için, Müslümanları şirkle damgalıyorlar.

Ateist de, Kur'anı Resulün sözü olarak anlıyor. Hâlbuki orada, (Allah kelamı olan Kur'anı şerefli Peygamber size bildiriyor) denmek isteniyor. Ateistin bu inceliği anlaması elbette zordur. Anlayabilecek kapasitesi olsa, zaten ateist olmaz, bir karınca veya bir arpa tanesini yapmaktan âciz iken, şu muazzam kâinatın kendiliğinden var olduğunu söyleyerek yaratıcıyı inkâr etmezdi.

36 Yetenekli ateist

Sual: Bir ateist, (Benim birçok yeteneğim var. Madem yetenekleri de Tanrı yaratıyor, yeteneklerimin hepsini kullanmaya niye izin vermiyor? İzin vermeyecekse niye yarattı? İmtihan için yaratmışsa, insanların Cennete veya Cehenneme gideceklerini bilmiyor mu? Bilmiyorsa nasıl tanrı olur?) diyor. Buna ne cevap verilir?

CEVAP

Allahü teâlâ, imtihan etmeden de, kullarının ne yapacağını, hangi günahları işleyeceğini elbette bilir. İmtihanı kendisi için değil, insanlar için yapıyor. Mesela Allahü teâlâ, ateiste, (Ben biliyorum ki, sen zaten inanmayacaktın. Güneş’i kendiliğinden dönüyor, kendiliğinden ışık veriyor sandın. Her şeyin tesadüfen meydana geldiğini söylüyordun. Yaradan’ı inkâr ediyordun. Sana verdiğim aklı doğru kullanmadığın için seni Cehenneme attım) deseydi, ateist, (Suçum yokken, imtihan edilmeden, beni cezalandırmak adaletsizliktir. Beni dünyaya gönder, iyi ameller işleyeceğim) demez miydi? Ateistin ve diğer kâfirlerin böyle diyememeleri için, onlar dünyaya getirilmiş, onlara akıl verilmiş, yetenekler verilmiş, iyi ve kötü yol gösterilmiş, itiraz edecek bir mazeretleri kalmamış oluyor.

Yetenek silah gibidir. Silah iyi veya kötü yerde kullanılabilir. Kişinin eline silah verilmezse, kötü işleri yapamadığı gibi, iyi işleri de yapamaz. Kişi eline verilen silahla, yeteneğiyle, aklıyla iyi işler yapacak mı, yapmayacak mı? Bu imtihandan nasıl çıkacak? Onun için herkese yetenek veriliyor. Yeteneğini iyi yolda kullananlar kazanıyor, kötü yolda kullananlar cezalanıyor. Kişiye yetenek verilmesi, (Kötü işler yapması da meşru olur) demek değildir. Şimdi birkaç örnek verelim:

1- Bir kimsenin, karate, judo gibi kabiliyetleri var, bu yeteneklerini geliştiriyor. (Benim yeteneğim var) diye, önüne geleni dövmeye hakkı var mıdır? (Benim yeteneğim var, yeteneğimi kullanıyorum) diyebilir mi?

2- Bir çilingir, her kilidi açabilse, bu yeteneğinden dolayı, kilitli kapıları açıp evdeki başkalarının eşyalarını çalsa, bu hırsızlığı suç olmaktan çıkar mı? Bunun gibi kilitli kasaları açabilme yeteneği olan kimse de, yeteneğini kullanıp, para kasalarını açıp paraları alsa, (Benim yeteneğim var, yeteneğimi kullanıyorum) diyebilir mi? Dese de cezalandırılmaz mı?

3- Attığını on ikiden vurabilme yeteneğine sahip olan bir avcı, başkalarının at, inek, koyun gibi hayvanlarını veya insanları vurup öldürse, yeteneğini kullandığı için yaptığı cinayet günah olmaktan çıkar mı?

4- Kiminin eşcinselliğe, fuhşa hevesi ve yeteneği olabilir. (Benim yeteneğim var, yeteneğimi kullanıyorum) derse, bu günahları işlemesi ve frengi, AIDS gibi hastalıkları başkalarına bulaştırması normal midir?

5- Usta bir ressam, yüksek yeteneğinden dolayı, canlı gibi resimler yapsa, mesela birinin hanımının çırılçıplak resimlerini yapsa, bu günah olmaktan çıkar mı?

6- Yetenekli bir dansöz, soyunup kimsenin yapamadığı gösteriler yapsa, yaptığı günah olmaktan çıkar mı?

7- Yetenekli bir müzisyen, çalgı çalarak Kur'an okusa, (Allah'ın verdiği yeteneği kullanıyorum) demesi yaptığını günah olmaktan çıkarır mı?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yeteneğimiz olsa da, olmasa da, o şeyin hiçbir zararı olmasa da, dinimizin yasak ettiği şeyi yapmak günahtır.

37 Herkes malına sahip çıkar

Sual: Bir ateist, (Tanrı beni yarattı diye niye ona tapınma, itaat etme zorunluluğum var? Eğer benim tapınmayı reddetme istek ve yeteneğim varsa, bunları kullanmaktan dolayı neden ceza görmem gerekiyor?) diyor. Allah'ın, kullarına emir ve yasaklar koyma hakkına sahip olması normal değil midir?

CEVAP

Emir ve yasak koyma işi, dünya işlerinde de vardır. Birkaç örnek verelim:
Bir ana babanın, çocuğuna, (Yapma, etme) diye onun zararına olacak şeyleri söylemesi yanlış bir şey midir? Ana baba, çocuğunun iyiliği için ona bazı yasaklar koyabilir, faydalı şeyleri de emreder. Bir doktor, hastasının iyiliği için ona bazı ilaçlar ve diyetler verebilir. Hastanın, (Madem benim yapmama yeteneğim var, o hâlde doktorun verdiği lüzumlu ilaçları kullanmam, faydalı diyetlerine uymam) demesi, ahmaklıktan başka nedir? İlaç kullanmazsa veya diyete uymazsa ölebilir.

Bir fabrika, bir alet, bir makine çıkarınca, onun için bir kullanma talimatı hazırlar. (Bu talimatlara uyulursa aletin veya makinenin ömrü şu kadar olur, şu kadar faydalı verimli olur) denir. Cihaz talimatına uygun kullanılmazsa elden kolayca çıkar. İnsan ise mükemmel bir makineden daha mükemmeldir. Üstelik canlıdır, şuurludur, akıllıdır. Elbette onun da, bir talimatı olması lazımdır. (Şunları yaparsan faydalı olur, şunları yaparsan zararlı olur) gibi bir talimatın olması elbette lüzumludur. Talimatsız cihazı çalıştırmak yanlış olduğu gibi, insan da yaratılış gayesine uygun hareket etmezse sonsuz zarara uğrar.

Bir doktor, hastasının, bir ana baba da çocuklarının iyiliği için bazı yasaklar koyup bazı iyi şeyleri emrettiği gibi, Allahü teâlâ da, kullarının iyilikleri için, bazı yasaklar koymuş, bazı iyi şeyleri emretmiştir. Yaratan O çünkü. O biliyor yarattığının özelliğini. Yani bunlar aynı zaman da, mükemmel bir yaratık olan insanın, kullanma talimatıdır. Hastanın doktora, çocuğun ana babasına itiraz etmesi normal olmadığı gibi, kulların da Allah'ın emir ve yasaklarına itiraz etmesi normal değildir.

Bizi yoktan yaratan Rabbimizin emirlerini yapmak zorundayız. (Yapmam) diyen şiddetli azaba düçar kalır. Yapan ise sonsuz nimete kavuşur.

37 İnsanlar yaratılırken

Sual: Ateist diyor ki: Tanrı bizi yaratırken, (Seni kadın veya erkek, zengin veya fakir yaratacağım, benim sözümü dinleyecek misin?) dedi mi? Biz istemediğimiz hâlde, bizi kul yani köle olarak yaratıyor ve sonra da (Benim sözümü tutmadınız) diye hesaba çekiyor. Bu olacak şey midir?

CEVAP

Elbette Allahü teâlâ, bizi kendi isteğimizle yaratmadı. Kendi mülkünde tasarrufta bulundu. (Temsilde hata olmaz) derler. Biz hayvancılık yapsak, kuzuları kendi malımız diye kasaba satsak veya kesip kebap yaparak yesek, kuzunun, (Niye bana sormadan beni yetiştirdin ve şimdi de kebap yapıyorsun?) demeye hakkı olur mu? Sebze yetiştirsek hepsini istediğimiz gibi kullanma yetkisine sahip değil miyiz? Herkes malını dilediği gibi kullanır. Mal kime ait ise, kullanma yetkisi de onundur. Malını kullanamazsın denmez. Allahü teâlâ da, kâinatta yarattığı her şeyin sahibidir. Yarattığı her şeyi, istediği gibi kullanabilir. Hiç kimse, (Dünyayı niye kendi etrafında döndürüyorsun?) veya (Evrendeki nizamı niye böyle kurdun?) diyemez. Dese de, Allah'a karşı ne yapabilir ki? Ne gücü vardır ki? İnsan, âcizliğini ve haddini bilmeli. Yaradan’ın işine karışmamalıdır.

Allahü teâlânın, insanları yaratmadan önce de, yarattıktan sonra emir verirken de, kimseye bir şey sorması gerekmez. Çamurdan bir varlık yaratmak isteyince, ona hiç sorulur mu? Sorulma imkânı olsa, insanlar niye kul, köle olsunlar ki, hepsi, (Ben hükümdar, hattâ tanrı olmak isterim) der. Kadının, (Beni niye kadın yarattın?), erkeğin de, (Beni niye erkek yarattın?) demeye hakkı olmadığı gibi, hiç kimsenin, (Bizi niye yaratıp dünyaya getirdin, niye bunları emrettin, niye bunları yasakladın?) demeye hakkı yoktur. Kul, kulluğunu bilmeli. Yoksa Cehennemde haddi bildirilecektir, ama iş işten geçmiş olacak, sonsuz azaba düçar olacaktır.

38 Herkes eşit olsaydı

Sual: Bir ateist, (Her şeyi Tanrı yaratıyorsa, herkesi niye eşit yaratmıyor? Kimini sağlam kimini sakat, kimini uzun kimini cüce, kimini güzel kimini çirkin, kimini zengin kimini fakir, kimini beyaz kimini zenci, kimini akıllı kimini deli yaratmıştır. Herkesi, her şeyi eşit yaratsaydı daha uygun olmaz mıydı?) diyor. Bu ateiste ne söylenebilir?

CEVAP

Önce, yaratılış hakkında bilgi verelim.

Allahü teâlâ, uçsuz bucaksız görülen kâinatı ve içindekilerin hepsini insanlar için yaratmıştır. (Niye o kadar çok şey yarattı?) veya (Niye daha farklı bir şeyler yaratmadı) diye Allah'ı sorgulamaya kimsenin hakkı olamaz. Bir sineği yaratmaktan âciz olan insan, akıl almayacak ve sayılamayacak kadar çok şeyi yoktan yaratana hesap soramaz. Bu yaratılanların hikmetini, sebebini bilemeyiz.

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

Yeryüzündeki bütün akıl sahipleri, bir araya gelip araştırsalar, Onun yarattığı herhangi bir şeyin, daha uygun, daha iyi bir şeklini bulamazlar. Her şeyin, olması gerektiği gibi yaratılmış olduğunu anlarlar. Çirkin yaratılan bir şeyin, en uygun, en kâmil şekli, çirkin olmasıdır. Çirkin olmasa noksanlık olur, yersiz olurdu. Çünkü çirkinlik olmasaydı, mesela güzelliğin kıymetini kimse bilemez, güzellik tatlı olmazdı. Kusurlu şeyler olmasaydı, kusursuz şeylerin kıymeti bilinmez, kusursuzluk tatlı olmazdı. Çünkü kâmil ve nâkıs, birbiriyle ölçerek anlaşılır. Mesela, baba olmasa, çocuk olmaz. Çocuğu olmayan, baba olmaz. Böyle şeylerden, birinin var olması, ötekinin varlığı ile belli olur. Ölçmek, iki şey arasında olur. İkilik olmazsa, ölçü ve ölçmenin sonu elde edilemez. Allahü teâlânın işlerinin faydasını, insanlar anlayamayabilir. Fakat anlaşılmasa da, en faydalı, en iyi şeklin, Onun yarattığı şekil olduğuna inanmak lazımdır. Sözün kısası, dünyada bulunan her şey, hastalık, kuvvetsizlik, hattâ günahlar ve küfür, yok olmak, kusur, dert ve elem, hikmetsiz, faydasız, yersiz değildir. Hepsi, en uygun, en faydalı şekilde yaratılmıştır. (K. Saadet)

Konunun daha iyi anlaşılması için birkaç örnek verelim:

Herkes, her bakımdan eşit yaratılsaydı, büyük bir felaket olur, toplumlar olmazdı. İnsanlar, boy, renk, şekil, akıl, zenginlik, sıhhat, kuvvet, güzellik, ahlâk gibi her hususta eşit olunca, tornadan çıkmış gibi birbirinin aynı olunca milyarlarca insanı birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Karı koca birbirini tanıyamaz, hanımıyla kızını, oğluyla babasını ayıramaz, hayat felç olur. Sırf bu şekil benzerliği bakımından, binlerce problem ortaya çıkar. Diğer sahadaki eşitlikler görülmeden, yaşanmadan hayat söner.

Herkes bilgi ve kültür bakımından da eşit olunca, gazeteye, kitaba, filme ihtiyaç kalmaz. Güreş, koşu, yüzme gibi sporlar ve yarışlar olmaz, çünkü herkes aynı kabiliyettedir.

İyinin kıymeti, kötü ile bilinir. Herkes iyi olunca, iyinin kıymeti kalmaz. Çirkinlik olmayınca, güzellik anlaşılmaz. Hastalık olmayınca sağlığın kıymeti bilinmez.

Bir kimse, okuyup her bakımdan mükemmel bir insan olmak ister. Herkes aynı olursa, kim kimden üstün olacaktır? Âmirsiz, memursuz, işçisiz, patronsuz toplum olmaz. Herkes aynı bilgiye sahip olursa, zengin fakir olmazsa, çöpleri kim temizleyecek? İnşaatta kim çalışacak? Yer altında, maden ocaklarında kim çalışacak? Kim hizmetçi olacak? Herkesin kültür seviyesi aynı olunca doktora, avukata, mühendise ihtiyaç kalmayacak. Aşağı sayılan işleri kimse yapmayacak, ortalık karışacak. Herkes erkek veya kadın olsaydı, karşı cins olmayınca zürriyet nasıl devam edecekti?

Her hususta eşitliğin zararları sayılamayacak kadar çoktur. Onun için Allahü teâlâ, her şeyi hikmetli ve adaletli yaratmıştır. Adalet olunca işler düzgün yürür. Mesela beş parmağın beşi de aynı olsaydı, başparmak diğerlerinin arasında olsaydı, bugünkü kadar verimli iş yapılamaz, büyük eksiklik olurdu. Allahü teâlâ, her şeyi yerli yerince yaratmıştır. Eksiklik, fazlalık olmaz.

39 Allah bilinmez mi?

Sual: Ateist diyor ki: “Hem Tanrı bilinemez deniyor, hem de Tanrı hakkında birçok şeyler söyleniyor. Bu çelişki değil mi?”

CEVAP

Müslümanlar, ancak Allahü teâlânın bildirdiklerini bilir, bildirmediklerini elbette bilemez. Çelişki bunun neresindedir?

Mesela bilinenlerden bazısı şunlardır:

1- Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud [varlığı lazım olan], hakiki mabud ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Ondan başka ilah yoktur. Allahü teâlâ zamandan, mekândan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.

2- Her şeyi yoktan yaratan Allah’tır.

3- Herkesi öldürecek, diriltecek, hesaptan sonra Cennete veya Cehenneme gönderecektir. Cennet de Cehennem de sonsuzdur. Allah'a inananlar Cennette, inanmayanlar Cehennemde sonsuz kalacaktır.

Allah’ın zatî sıfatları altıdır: Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyyet, Muhalefet-ün lil-havadis, Kıyam bi-nefsihi. [Vücud var olmak, Kıdemvarlığının öncesi olmamak, Beka varlığı sonsuz olmak, hiç yok olmamak, Vahdaniyyet ortağı, benzeri olmamak, Muhalefet-ün lil-havadis hiçbir şeyinde, hiçbir mahlûka, hiçbir bakımdan benzememek,Kıyam bi-nefsihi varlığı kendinden olmak, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır.]

Sübutî sıfatları sekizdir: Hayat, İlm, Sem’, Basar, Kudret, İrade, Kelam, Tekvin. [Hayat diri olmak, İlm bilmek, Sem’ işitmek, Basargörmek, Kudret gücü yetmek, İrade istemek, Kelam söylemek,Tekvin yaratmaktır.] Bu sıfatları da kadimdir.

Bildirilenlerden başkasını ise, insanın bilmesi mümkün değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

İnsan, insanların yaratanını nasıl kavrayabilir? Mahlûk olan [yaratılmış olan], hep var olandan ne anlayabilir? Yokluktan gelen, yok olmayandan ne elde edebilir? Tâhâ sûresinin 110. âyetinde mealen,(Onu anlayamazlar, kavrayamazlar) buyuruldu. (1/173)

At da yaratık, insan da yaratıktır. At, bir yaratık olan insanı nasıl anlasın ki? İnsan da bir yaratıktır, yaratanını nasıl bilebilir? Hayvan, bir yaratık olan insanı veya kendi gibi yaratık olan bir hayvanı anlayamadığı gibi, insan ise yaratık olmayan Allah'ı nasıl anlar?

40 Çağdaş ne demek?

Sual: Ateist, (İslamiyet’in kadınlara bakışı çağdışıdır. Müslümanların Tanrısı niye çağdaş değildir?) diyor. Çağdaş ne demektir?

CEVAP

Çağdaş olmak görecelidir. Bir dinsize göre, içki içmek, sarhoş olmak, kadınların son derece açık gezmesi, deyyus olmak, din iman tanımamak, haramdan sakınmamak çağdaş olmaktır.

Müslümana göre ise, hangi zaman ve neresi olursa olsun, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uygun yaşamak, insanların da bu nimete kavuşması için çalışmaktır. Ama herkes dinsizlerin istediği şekilde çağdaş olsa, Müslüman tek başına da kalsa onlara değil, Allah'ın emrine uyar. Çoğunluğa asla uymaz. Çünkü şu âyet-i kerime mealini bilir:

(Yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116]

Buradan anlaşılıyor ki, insanların çoğu günah işliyor. Müslüman’a çağdışı diyenler, aslında, (Bu çağdaki ahlaksızlıklarla sizin ilginiz yok, siz bunların dışındasınız, bunlar bize aittir) demek istiyorlar.

Ateist, Allah'ın varlığını kabul etmediği için Müslümanların Tanrısı diyor. Allahü teâlâ, sadece Müslümanların değil, canlı cansız her şeyin yaratıcısı, âlemlerin rabbidir. O, Allah'ı inkâr etse de, Allah'ın yarattığı her şey, bir nizam içinde hareket ediyor, saat gibi işliyor. Asırlardan beri gezegenler hareket ediyor, Güneş ışık ısı saçıyor ve Dünya dönüyor. Ateist de, bunlara trene bakar gibi bakıyor. Hiçbirinden ibret almıyor.

41 Mucize yok mu?

Sual: Ateist diyor ki: (Müslümanlar mucizeye inanır. Hâlbuki ne Kur’anda, ne de evrende bir mucize yoktur. Müslümanlar niye bu kadar saf?) Mucize nedir?

CEVAP

Mucize, peygamberlerin gösterdiği harika yani olağanüstü olaylardır. Mesela Musa aleyhisselamın asasının ejderha olması, İsa aleyhisselamın ölüleri diriltmesi, Muhammed aleyhisselamın mübarek parmağından suyun akması, bir ordu içtiği hâlde tükenmemesi gibi olaylardır. Ateistlere ve çok kişilere göre, mucize, hiç kimsenin yapamadığı olaylardır. Mucize, kelime olarak da, başkalarını âcizbırakan, kimsenin yapamadığı şey demektir. Bu mânada kâinatta mucize sayılamayacak kadar çoktur. Ateist göremiyorsa suç mucizenin midir? Kör Güneş’i görmüyorsa suç kimin?

Güneş, yıldızlar ve gezegenler Allah'ın birer mucizesi değil midir? Güneş’in yoktan yaratılması, asırlardır ışığının ve ısısının eksilmemesi mucize değilse nedir? Gezegenlerin birbirine çarpmadan dönmesi mucize değil midir? Güneş’ten koptuğu varsayılan Dünya’nın içindeki, soğuk sıcak sular, madenler, petrol, denizler ve bitkiler nasıl inkâr edilebilir? (Kendi kendine oldu) demek kadar büyük saçmalık olur mu?

Vücudumuzun birbirine uyumlu olarak yaratılan bütün organlarına bakalım. Hangi biri kendiliğinden olmuştur? Kalbimizi durmadan saat gibi çalıştıran kimdir?

Kuşların, balıkların, böceklerin, küçüğünden büyüğüne kadar karıncadan devesine kadar bütün hayvanların yaratılması bir mucize değil midir? Bunları insan yapabilir mi? Kimsenin yapamadığı şeyler mucize değil midir? Bu mucizeler nasıl inkâr edilebilir?

Sayısız bitkilerin, ağaçların, meyvelerin ve sebzelerin yaratılması birer mucize değil midir? Kim bir arpa tanesi yaratabilir? Ateist, bu kadar mucizeleri göremeyecek kadar kördür.

Bu yaratılanların hepsinden daha mükemmel olan ise, insanların yaratılmasıdır. Aklı olan, konuşan, düşünen, karar verebilen bir insanın yaratılması büyük bir mucize değil midir? Bütün bunlara rağmen ateistin, yaratıcıyı inkâr etmesi, her şeye tesadüf demesi akıldan, ilimden çok uzaktır. Allah'a karşı düşmanlıktan başka şey değildir.

42 Allah’a inandım demek yeter mi?

Sual: Bir arkadaş, (Hiçbir şey kendiliğinden olamayacağı için Allah’a inanıyorum, ama dinlere, peygamberlere, kitaplara, ahirete inanmıyorum) diyor. Böyle düşünen Allah’a inanmış sayılır mı?

CEVAP

O, kesinlikle Allah’a inanmıyor. Nasreddin Hocanın, (Doğduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun) dediği gibi, (Ben öğrenciyim; ama öğretmene, derse, imtihana inanmam) denir mi? Öğrenci ise, öğretmene, derse inanması gerekir. (Ben kanuna inanırım; ama savcıya, mahkemeye inanmam) denir mi? Ortada bir kanun varsa, bunu hazırlayanlar var, onları uygulayan mahkeme var demektir. Samimi olarak Allahü tealaya inanıyorsa, elbette onun emir ve yasaklarına da inanması gerekir.

İstisnalar hariç, bütün fen adamları, bu kâinatın kendiliğinden var olmadığını, bir yaratıcısının bulunduğunu ittifakla bildirmişlerdir. Fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlar, bir karıncayı, bir kuşu, bir arpa tanesini yaratamaz. Akıllı ve bilgili bir kimse, kâinata bakınca, çok intizamlı yaratıldığını görür. Bunun kendiliğinden olmadığını anlar. Bir insan bir alet, bir makine yapınca bunun nasıl ve nerelerde kullanılacağına dair bir prospektüsünü [tarifesini] de yanına koyar. Yine de anlaşılması zor ise, kullanmasını öğretecek kurslar açar. Bir makine yanlış kullanılırsa elden çıkar. Her şeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah da, insan denilen bu muazzam makineyi yaratıp başıboş bırakmamıştır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?) [Müminun 115]

İnsan denilen makinenin de, bir kullanma tarifesi vardır. Bu da Allahü tealanın, peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitaplardır. Son Peygamber olan Muhammed aleyhisselama gönderilen kitabı ise Kur’an-ı kerimdir. Kur’an-ı kerim çok veciz olduğu için, Peygamber efendimiz bunu hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. (Allaha inanıyorum)diyenin, onun gönderdiği kitaplara, peygamberlere de inanması gerekir.

Ortada bir eser varsa, bu eseri elbette meydana getiren biri vardır. Bu eserin nasıl kullanılacağını elbette bildirmiştir. Öldükten sonra başına gelecekleri düşünmeyene, kendisini ebedi tehlikeye atana akıllı denebilir mi? Kur’an-ı kerimin çok yerinde, (Düşünmüyor musunuz?)diye ikaz edilmektedir. Hadis-i şeriflerde de buyruluyor ki:

(Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Tirmizi]

(Akıllı kimse, Allah’a ve Peygamberine inanan ve ibadetlerini yapandır.) [İ. Muhber]

(Aklı olan kimse iman eder.) [Beyheki]

Şu halde ben Allah’a inanıyorum diyen akıllı kimsenin, kitaplara ve peygamberlere de iman etmesi ve ibadetlerini yapması, haramlardan kaçması gerekir. İmanın altı şartından birine bile inanmayan iman sahibi olamaz. Ben sadece Allah’a inanıyorum demesi kendini aldatmaktan başka şey değildir.

Allah'a inanıyormuş

Sual: Deistlerden farklı olarak, dine, peygambere inanan ve Tanrı'ya inancının çok kuvvetli olduğunu söyleyen, fakat hiçbir ibadeti yapmayan, hiçbir haramdan sakınmayan bir kimsenin (Tanrı’ya inanıyorum) demesi doğru olabilir mi?

CEVAP

O, yine deist gibidir, Allah'a değil, hayâlindeki bir ilaha, robot gibi bir varlığa inandığı anlaşılıyor. Robot değil de, her şeye gücü yeten, emrine uymayanları şiddetli şekilde cezalandıracak olan bir Allah'a inansaydı, gereği neyse onu yapardı.

1- Akıllı bir kimse, yanan bir ateşe kendini atar mı? Ateşin kesin olarak yaktığına inandığı için kendini ateşe atmaz. Allah'ın, inanmayanı, emrini dinlemeyenleri ateşe atacağını bilen de, Allah'a inanıp emrine uyar.

2- Düşünce param parça olacağını bilen kimse, kendini uçaktan aşağı atar mı? Atarsa ya aklı yoktur veya uçaktan düşenin öleceğine inanmıyor demektir. Ölünce dirilmeye, suçluların Cehenneme gideceğine kesin inanan kimse, nasıl öyle hiç inanmayan gibi rahatça gezebilir, haramı helâli nasıl düşünmez? İmanı olsa, haramdan korkar.

3- Zehir içenin öleceğini kesin bilen kimse, zehri gazoz gibi içer mi? İçerse, zehrin tesir ettiğine inanmıyordur.

Bunun gibi sayısız örnek vardır. Bir şeyin büyük zararını bilen onu nasıl yapar? Bu imansızlıktan kaynaklanmaz mı? (Tanrıya inancım çok kuvvetli) dediği hâlde, hiçbir emrini yapmayan, yasak ettiği hiçbir şeyden kaçmayan kimse, nasıl mümin olabilir?

Hâşâ Allah blöf yapmaz!

Sual: Bir kimse, Allah'ın varlığına inanıp da, imanın diğer şartlarına, yani meleklere, peygamberlere, kitaplara, Kıyamete ve Allah'ın sıfatlarına inanmasa, (Allah âcizdir, insan gibi varlıktır, O her şeyi bilmez, gökte oturur, istirahat eder) dese niye kâfir oluyor? Ben de böyle inanıyor, Allah'ı inkâr etmiyorum, niye kâfir olayım? Acaba Allah, (Şunları yapan kâfir olur) diyerek blöf mü yapıyor?

CEVAP

Bir ateist gibi, böyle şey sormak yanlıştır. Hâşâ Allahü teâlâ için (Blöf mü yapıyor?) denmez. Blöf, karşısındaki kişiyi yanıltarak veya yıldırarak bir işten caydırmak için söylenen asılsız söz veya takınılan aldatıcı tavır demektir. Allahü teâlâ için böyle çirkin söz söyleyen, hemen tevbe etmelidir.

Allahü teâlâ, imanın şartlarını bildiriyor. Resulü de bunu açıklıyor. Bir kimse, (Melek yok, Cennet ve Cehennem yok) dese, Allahü teâlâyı yalanlamış, Ona inanmamış olur. O, her ne kadar (Allah vardır) dese de, hayâlindeki bir robota inanmış, kâmil sıfatları olan Allahü teâlâyı kabul etmemiş olur.

(Allah vardır, ama her şeye gücü yetmez, her şeyi bilmez) demek küfür olur. (Ben Allah'ı inkâr etmedim) demesinin önemi olmaz. Şeytan da Allah'ı inkâr etmemişti. Ama bir emre karşı geldiği için, lanetlenip sonsuz cehennemlik oldu. Bunun gibi, küfre düşürücü söz söyleyip,(Ben Allah'ı inkâr etmiyorum) demek çok yanlıştır.

43 Aşırı dincilik

Sual: Dinimi doğru olarak öğrendikten sonra, elimden geldiğince uygulamaya başladım. Beni tanıyan ateist biri bunu duymuş. (Senin aşırı dinci olduğunu duydum. Namaz kılıyor, oruç tutuyormuşsun. Bir de tesettüre riayet ediyormuşsun. Böyle yapmakla daha iyi Müslüman mı olduğunu sanıyorsun? Kafanın ve kalbin temiz olması yeter. Kalbin temiz olunca namaz kılmamışsın, içki içmişsin, çıplak gezmişsin, bunun önemi olmaz) diye bana bir mail göndermiş. Ne yazmamı tavsiye edersiniz?

CEVAP

Hiç cevap vermemenizi tavsiye ederiz; çünkü (Ahmağa verilecek en güzel cevap susmaktır) buyuruluyor. Her eserin bir sahibi vardır. Ayın, güneşin, yıldızların, gezegenlerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların kendi kendine tesadüfen olduğunu söylemek kadar büyük ahmaklık olur mu?

Doğruyu, iyiyi, güzeli, ateiste söylesek, faydası olur mu? Kesinlikle olmaz. Çünkü Kur’an-ı kerimde, onların hakkı işitemeyecekleri, doğruyu göremeyecekleri, gerçekleri söyleyemeyecekleri açıkça bildiriliyor. Bir âyet-i kerime meali:

(Kâfirler sağır, dilsiz ve kör oldukları için, akledemezler.) [Bakara 171]

Yani hakkı işitmedikleri için sağır, doğruyu söylemedikleri için dilsiz, gerçeği görmedikleri için kördürler. (Beydavi)

Dinci, din ticareti yapan, din alıp din satan kimseye denir. Dinin emrine uyana ise, Müslüman denir. Namaz kılan, kapanan kimse Müslüman’dır, dinci değildir. Ateistler, Müslümanlara Müslüman diye değil, dinci yaftası takarak hakaret ederler. Onlara dinci ne diye sorulsa, Müslümanı tarif ederler. Yani namaz kılar, oruç tutar, içki içmez derler. Dinci Müslüman olduğuna göre, ateist, niye açıkça, Müslümanlık kötüdür demiyor da, dincilik kötü diye saldırıyor? Eğer ona göre dinci, dinin emirlerine uyup yasaklarından kaçan kimse ise, aşırı dinci diye niye hücum ediyor? Aşırı dinci, dinin emrine daha iyi sarılan kimse olur. Din iyi ise dincilik iyidir, aşırısı daha iyidir. Din kötü ise, dincilik de kötüdür, aşırısı daha kötü olur. Demek ki Müslümanlığı kötülemek için, aşırı dinci tabiri kullanılıyor. Onların kafasındaki Müslüman, dinin hiçbir emrine uymayan, yasak ettiği hiçbir şeyden kaçmayan kimsedir.

Kalbin nasıl temiz olacağını her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ ve onun Resulü [elçisi] bildiriyor. Onların bildirdiklerine uygun yaşayanın kalbi temiz, onların emirlerine uymayanın kalbi pistir. Günah işlemek, kalbin bozuk olmasının alametidir. Namaz kılmamak veya açık gezmek gibi günah işleyenlerin, (Sen, kalbe bak, kalbim temizdir) demeleri çok yanlıştır. Allahü teâlânın Resulü buyuruyor ki:

(Günah işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tevbe ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür kalbi kaplar, kalb, kapkara [kirli, pis] olur.) [Haraiti]

(Günaha devam edenin kalbi mühürlenir. O, artık sevab işleyemez olur.) [Bezzar]

Burada bildirilen kalb, Müslüman olduğu halde, günahlardan kaçmayan kimsenin kalbidir. Bir hadis-i şerif meali:

(Müminin kalbi temiz, kâfirin kalbi simsiyahtır.) [Taberani]

Sual: (Bir şey iyi ise, aşırısı daha iyidir, bir şey kötü ise aşırısı daha kötüdür) deniyor. Müslüman olmak, dindar olmak iyi olduğuna göre, aşırısı daha iyi değil mi? Eğer aşırısı iyi ise, ne diye ateistler, Müslümanları aşırı dinci diye kötülüyorlar?

CEVAP

Onlar aşırı dinci tabirini yanlış kullanıyorlar. Dinin emrine tam uyan Müslümana aşırı dinci diyorlar. Dinin emrine tam uymak Allah’ın emridir. Ona aşırılık denmez.

(Bir şey iyi ise, aşırısı daha iyidir) sözü yanlıştır. Bu her şey için geçerli olmaz. İslamiyet orta yoldur, ifrattan [aşırılıktan] uzaktır. Mesela oruç tutmak iyidir, senenin tamamını bayramlar dâhil oruçlu geçirmek yanlıştır. Sabah namazının farzı iki rekâttır. Namaz kılmak iyidir diye sabah namazının farzını 3, 4, 5 rekât kılmak yanlış olur. Nafaka temin edilmeden, gece gündüz namaz kılmak yanlış olur. Bunlar dinimizin istediği dindarlık değildir. Yani dine aykırıdır. Bu bir aşırılıktır, fakat din düşmanları buna değil, dinin emrine tam uyan gerçek Müslümana aşırı dinci diye saldırıyorlar. Art niyetli oldukları meydandadır. Dine uymaya aşırılık denmez, dinin sınırlarını aşmaya aşırılık denir.

44 Yaratıcı var demek yetmez

Sual: Bir ateist, (Hiçbir şey kendiliğinden olamayacağı için, fen ve teknik çok ilerlemesine rağmen bir karınca, bir domates bile yaratılamadığına göre, bu muazzam kâinatın bir yaratıcısı olduğuna inanıyorum, ama dinlere, peygamberlere, kitaplara, âhirete, Cennete ve Cehenneme inanmıyorum. Ben bir deistim) diyor. Bu kimseye dinsiz denir mi?

CEVAP

Ateist de olsa, deist de olsa İslamiyet’e inanmayan dinsizdir. Deist, bir yaratıcı var dediği hâlde, hiçbir dine ve peygambere inanmayan kâfir demektir. Nasreddin Hoca'nın, (Doğduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun?) dediği gibi, (Ben öğrenciyim, ama öğretmene, derse, imtihana inanmam) denir mi? Öğrenci ise, öğretmene, derse inanması gerekir. (Ben kanuna inanırım, ama savcıya, mahkemeye inanmam) denir mi? Ortada bir kanun varsa, bunu hazırlayanlar var, onları uygulayan mahkemeler var demektir. Yaratık yani kul ise, onu yaratana inanması lazımdır. Gerçekten yaratıcıya inanan kimsenin, elbette onun emir ve yasaklarına da inanması gerekir.

Yaratıcı var demekle, Allah’a inanmak çok farklıdır. Yaratıcı diye, hâşâ bostan korkuluğu gibi, hiçbir şeye karışmadığı tasavvur edilen hayâli bir varlığa inanmanın ateistlikten hiç farkı yoktur. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamdan beri çeşitli dinler, peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bunları kabul etmeyen, Allah’ı kabul etmiş sayılmaz.

Peygamberlerin hepsi, zamanlarındaki en ileri ilimlerde mucize gösterip, Allahü teâlânın birer elçisi olduklarını ispat etmişlerdir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Musa aleyhisselam zamanında sihir çok ileriydi. O zaman, sihir yapanlar, olmayan şeyleri, hayalde, varmış gibi gösteriyorlardı. Sihrin en yüksek derecesine çıkmışlardı. Musa aleyhisselamın asasının büyük yılan olup, kendi sihirleri olan yılanları yuttuğunu görünce, bunun sihrin dışında ve insan gücünün üstünde olduğunu anlayıp, hemen iman ettiler.

İsa aleyhisselamın zamanında, tıp ilmi çok ileriydi. Çok hastalığa çare bulunmuştu. Hazret-i İsa gelince, tıp uzmanlarının tedavi edemediği hastalıkları iyileştirdi. Anadan doğma körlerin gözünü açtı. Ölmüş kimseleri diriltti. Beşikteyken konuştu ve peygamber olduğunu ispat etti.

Muhammed aleyhisselam zamanında da, Arabistan yarım adasında, edebiyat, şairlik ve belagat sanatı en yüksek derecesine varmıştı. Yazdıkları şiirlerin belagatleriyle övünürlerdi. Resulullah, Kur’an-ı kerimi getirince çoğu, Kur’an-ı kerimin belagatinin icazı karşısında, bunun Allah kelamı olduğunu anlayarak, Müslüman oldu. (İsbat-ün-nübüvve)

Bütün peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere iman etmelerini istemişlerdir. Hepsi Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, sıfatlarını, sonsuz ahiret hayatının, Cennetin, Cehennemin var olduğunu bildirmiştir. İman konusunda hiçbir farklılık yoktur.

Tarih incelenirse insanların, önlerinde Allahü teâlânın gönderdiği bir rehber olmadan, kendi başlarına gidince, hep yanlış yollara saptıkları görülür. İnsan, kendisini yaratan büyük kudret sahibinin var olduğunu, aklı sayesinde anladı, fakat ona giden yolu bulamadı. Peygamberleri işitmeyenler, yaratıcıyı önce etraflarında aradı. Kendilerine en büyük faydası olan güneşi yaratıcı sandılar ve ona tapmaya başladılar. Sonra, büyük tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi, kabaran denizi, yanar dağları ve benzerlerini gördükçe, bunları yaratıcının yardımcıları zannettiler. Her biri için bir resim, alamet yapmağa kalktılar. Bundan da putlar doğdu. Böylece, çeşitli putlar ortaya çıktı. Bunların gazabından korktular ve onlara kurbanlar kestiler. Hattâ insanları bile bu putlara kurban ettiler. Her yeni olay karşısında, putların miktarı da arttı. İslamiyet geldiği zaman Kâbe’de 360 put vardı. Kısacası insan, bir, ezelî ve ebedî olan Allahü teâlâyı kendi başına bir türlü tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara şaşmamalı, çünkü rehbersiz, karanlıkta doğru yol bulunamaz. (H.L.O. İman)

Görüldüğü gibi, yaratıcıyı kabul etmekle doğru yol bulunmuş olmuyor. Allah’ı robot gibi düşünmek, hiçbir şeye karışmaz demek, ne kadar yanlıştır. Her asırda peygamberler gelmiş, Allah adına konuşmuş, hâşâ yalan söylemişler!

Mucizesiz peygamber olmaz. Yalandan peygamberim, resulüm diyen kimseler elbette çıkar, ama bunlar mucize gösteremez. Yalanları kolayca anlaşılır. Körün gözünü açmak, ölüleri diriltmek, parmağından suların akıp bir ordunun içmesi, bir anda Mekke’den Kudüs’e gitmesi oradan da gökleri gezip gelmesi, cansızların ve hayvanların konuşması basit olaylar değildir. Bunları ancak Allah’ın gönderdiği peygamber yapar. Hâşâ peygamber yalan söylese Allah müdahale etmez mi? Bir âyet-i kerime meali:

(Eğer o [Resul] bize atfen, [Kur’ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdı.) [Hakka 44–47]

Şu halde, ben Allah’a inanıyorum diyen kimsenin, kitaplara ve peygamberlere de iman etmesi ve ibadetlerini yapması, haramlardan kaçması gerekir. İmanın altı şartından birine bile inanmayan iman sahibi olamaz. (Ben sadece Allah’a inanıyorum) demesi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Allah’ın varlığına inanmayan kimseyle, (Allah’a inanıyorum ama âhirete inanmıyorum) diyen kimse arasında, âhiretteki durumu bakımından fark yoktur. İkisi de sonsuz olarak cehennemliktir. Yaratıcıya inanıyorum dediği hâlde, ebedî azaptan korkmamak ne büyük ahmaklıktır. Hazret-i Ali, dirilmeye inanmayan birine diyor ki:

(Biz âhirete inanıyoruz. Diyelim ki, senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Ya bizim dediğimiz gerçek meydana çıkarsa ki, elbette çıkacak, o zaman sen sonsuz olarak azaba maruz kalacaksın.)

Dinsiz kimse ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet’e göre ise, o Cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Hâlbuki âhiret hayatı, bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allah’a ve onun bildirdiklerine inanması gerekir.

İslamiyet’in koyduğu kurallar, sadece âhirette değil, dünyada da rahat içinde yaşamaya sebep olur. Bir ateist bile, İslam ahlakına uygun yaşarsa, dünyada rahat ve huzur içinde olur. Mesela, bir eczanede yüzlerce ilaç vardır. Her ilacın kutusunda tarifesi vardır. İlacı, tarifeye uygun kullanan, yararını; tarifeye uymayan zararını görür. Yeni bir makine, cihaz imal edilince, içine prospektüsü [tanıtım yazısı, tarifesi] konur. O cihazı yapan, aletin sağlıklı çalışabilmesi için nelere dikkat edilmesi gerektiğini bilir. İnsanları yoktan yaratan da, onun sağlıklı çalışabilmesi için ne yapması gerektiğini elbette bilir. Kur’an-ı kerimde,(Yaratan hiç bilmez mi?) buyuruluyor. (Mülk 14)

Her insanın yaptığı ibadetin faydası kendisinedir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kim, [ibadetlerini yapar ve günahlarından] temizlenirse, faydası kendisinedir.) [Fatır 18]

(Hiç kimsenin ibadetine Allah’ın ihtiyacı yoktur. İbadet etsek de etmesek de Allah'a bir faydası ve zararı yoktur) diye, yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzer. Bu hastasına doktor, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, (Perhiz yapmazsam doktora hiç zararı olmaz) diyerek, perhiz yapmıyor. Evet, doktora zararı olmaz, ama kendine zarar vermektedir. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Doktorun tavsiyesine uyarsa, şifa bulur. Uymazsa ölür gider. Doktorun bundan hiç zararı olmaz. Bunun gibi, (Allah’ın benim ibadetime ihtiyacı yok) diyerek ibadetten kaçanlar da, Cehenneme gider.

Dinsiz felsefeciler

Sual: Bir arkadaş, (Ben deistim, ateiste göre dinsiz sayılmam) derken, bir başkası da, (Ben agnostik inanca sahibim, ben de ateiste göre dinsiz sayılmam) diyor. Bunlar da dinsiz değil mi?

CEVAP

Bunlar Fransızca kelime ve tâbirlerdir. Önce bunlar ne demek onu açıklayalım:

Athéisme = ateizm, bir yaratıcıya inanmayan felsefe akımıdır. Bu dinsizlere, athéiste = ateist denir. Bu muazzam düzenli hâlde olan her şeyin, kendiliğinden tesadüfen yaratıldığını sanan ve savunan ahmak kâfirlerdir.

Déisme = deizm, bu kâinatın bir yaratıcısının olduğunu kabul edip, bu kâinattaki insanlara karışmadığını, onları başıboş bıraktığını zanneden felsefe akımıdır. Hiçbir dine inanmayan bu kâfirlere déiste= deist diyorlar.

Agnosticisme = agnostisizm, bir yaratıcıya yok denilemeyeceği gibi, var da denemez, görülmediği için bilinemez diyen felsefe akımıdır. Bu bataklığa girenlere agnostique = agnostik diyorlar.

Théisme = teizm, bu akım deistler gibi bir yaratıcıya inanırlar. Bunlara théiste = teist diyorlar. Deistlerden farkı, yaratıcının insanlık için dinler gönderdiğini söylerler. Brahmanizmin kolu olan budizme ve ateşe tapan Mecusilik gibi semavî olmayan dinlere de inanıyorlar. Ateistler, bu teistlere dinci diyorlar.

Müslümanlığın haricindeki bütün yollar, bütün “…izm”ler dinsizliktir.

45 Konuşan ikizler

Hamile bir kadının karnında ikiz iki bebek konuşuyor, biri imanlı diğeri imansız.

İmansız:
Doğumdan sonra bir hayat var deniyor. Sen doğumdan sonraki hayata inanıyor musun?

İmanlı:
Tabiî ki, doğumdan sonra bir hayat olduğunu haber veren oldu, doğumdan sonra olacaklara hazır olmalıyız, burada iyice güçlenmeliyiz.

İmansız:
Bunların hepsi saçmalık! Doğumdan sonra hayat falan yok!...Yani doğumdan sonraki hayati düşünebiliyor musun? Gidip gelen mi var? Onun bunun söylemesi geçersizdir.

İmanlı:
Her şeyi tam detaylarıyla bilmiyorum, ama orada ışık, sevinç olacakmış… Mesela kendi ağzımızla yemek yiyebilecekmişiz.

İmansız:
Bu da çok komik! Bizim kendi göbek bağımız var, onun sayesinde besleniyoruz… ve oradan hiç kimse geri gelmedi! Buradan başka hayat yoktur.

İmanlı:
Hayır! Ben doğumdan sonraki hayatın tam olarak nasıl olduğunu bilmiyorum, ama bilinen bir şey var, biz göbek bağı ile yaşıyoruz. Bu göbek bağının sahibi olmalı. Buna anne deniyor. Doğumdan sonra anneyi göreceğiz ve o bizimle ilgilenecek.

İmansız:
Anneye mi? Sen anneye mi inanıyorsun? Bunların hepsi hurafe bırak şu geri kafalı olmayı, modern ol!

İmanlı:
O her zaman, o bizim etrafımızda, biz onunla yaşıyoruz. O olmasa biz nasıl oluruz ki?

İmansız:
Yeter bu saçmalıklar, ben gözüme inanırım, ben anne falan görmedim, olmayan görülmeyen şeye nasıl var denilir ki?

İmanlı:
Benim böyle bir hayata inanmış olmamın ne zararı olur ki? Böyle bir hayat varsa ona hazırlanmış olurum. Sen hazırlanmazsan orada hazırlıksız yakalanacağın için perişan olursun. Annem söyledi: Peygamberimiz, (insanlar uykudadır, öldükten sonra uyanacaklar ve yeni bir hayat başlayacaktır) buyurmuş. Sen hazırlıklı olmazsan olma, ben o hayata hazırlanıyorum.

46 Mutezile, cebriyeci ve ateist

İmam-ı a’zam hazretlerine bir ateist, bir mutezile, bir de cebriyeci üç kimse gelir. Ateist sorar:

(Allah varsa, var olan görülür. Varsa ispat et.)

Akılcı olan mutezile sorar:

(Cehennemde ateş var. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Şeytana ceza vermek mümkün mü?)

Cebriyeci de sorar:

(Sen irade-i cüziyye var diyorsun. Her şeyin hâlıkı Allah iken insan ne yapabilir ki?)

İmam-ı a’zam hazretleri, yerden 3 avuç nemli toprağı top gibi yapıp, her topu birine atar.

Üçü de, durumu kadıya şikâyet eder. Kadı niye çamur topu attığını sorar.

İmam-ı a’zam hazretleri der ki:

Bunlar bana soru sordu ben de cevap verdim. Ateist, Allah varsa, var olan şeyin görünmesi gerekir demişti. Toprak başımı acıttı dedi, madem ağrı var, ağrıyı göstermesi lazımdır. Ağrıyı bile göremeyen Allah’ı nasıl görebilir ki? Ateist akılsızdır, aklı varsa göstermesi gerekir. Ruh da akıl gibi görünmez, ama yaptıklarından anlaşılır. Kâinatın var olması da onun bir yaratıcısının olması gerektiğini gösterir.

Mutezile olan ise, topraktan yaratılmış olduğu halde, çamur toptan etkilendi. Toprak topraktan etkilendiğine göre ateş de ateşten etkilenir. Demir testeresi demiri kestiği gibi, ateş de ateşi yakar.

Cebriyeci ise, (Allah her işi zorla yaptırır) diyordu. O zaman o toprağı Allah attı, bu beni niye şikayet ediyor? Kendi kendini yalanlamış oluyor.

Ustasız yapılan kayık

Hazret-i İmamın böyle kısa cevaplar verdiği çoktur. Mesela bir ateistle saat onda buluşup münazara etmek üzere anlaşırlar. Hazret-i İmam kasten toplantıya bir saat kadar geç gelir. Gecikince, ateist, (Bakın imamınız korktu gelemiyor) der, gelince de niye geç kaldın diye sorarlar. O da, (Kayık yoktu. Irmaktan geçemedim, bir de baktım ki, ağaçtan kopan dallar kendiliğinden bir kayık oluverdi, ben de binip geldim, ondan geciktim) der. Ateist, gülmeye başlar, (Gördünüz mü nasıl yalan söylüyor, hiç kendiliğinden, bir ustası olmadan kayık yapılır mı?) der. Hazret-i İmam hemen taşı gediğine koyup, (Bre ateist, bir kayık bile ustasız kendiliğinden olamazsa, bu koca kâinat kendiliğinden nasıl var olur?) diyerek ateistle münazara bile etmeden galip gelir.

Sayıların sonu olmaz

Yine bir ateist, (Allah var ise, başlangıcı olmadığı gibi, sonsuz da olamaz, yani Allah ezeli ve ebedi değildir) der. Hazret-i İmam, 1’den önce sayı var mı? der. O da yok der. (Sayıları sonuna kadar say bakalım) der. O da, epey saydıktan sonra, bırakır. Hazret-i İmam,(Devam et, sonuna kadar say) der. Ateist, (Milyon, milyar, trilyon, katrilyon… Bunun sonu olmaz) deyince, Hazret-i İmam, (Sayıların bile 1’den öncesi ve sonu olmadığına göre, kâinatı yoktan yaratan ezeli ve ebedi olmaz mı?) der.

Güvenilen kişi

İmam arkasında niye Fatiha okutturmuyorsun diyenlere de şöyle der:

Siz kırk kişisiniz, hepinizi ayrı ayrı mı ikna edeyim yoksa en güvendiğiniz ilim sahibi birini ikna etsem, siz de kabul eder misiniz?

Adamlar kabul ederiz der. O zaman Hazret-i İmam der ki:

Münazara başlamadan daha dava bitmiştir. Siz kırk kişiden birine güveniyorsunuz, onu seçtiniz. Ben de imamın okuduğu kâfi gelir, cemaatin okuması gerekmez diyorum. Siz nasıl bir kişiye güvenmişseniz ben de imama güvendim.

47 Körü körüne inanmak mı?

Sual: (Allah varsa, ilimle ispat edilen bir delili olması gerekir. Bizim gibi modern insanlar, bir şeye körü körüne inanmaz. Biz her şeyin nedenini araştırırız) diyenlere ne cevap vermek gerekir?

CEVAP

İstisnalar hariç, bütün fen adamları, bu kâinatın kendiliğinden var olmadığını, bir yaratıcısının bulunduğunu ittifakla bildirmişlerdir. Fen, ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanların bir karıncayı, bir kuşu, bir balığı yaratması mümkün değildir. Akıllı ve bilgili bir kimse, kâinata bakınca, çok intizamlı yaratıldığını görür. Bunun kendiliğinden olmadığını anlar.

Etrafımızı beş duygu organımızla tanıyoruz. His organlarımız olmasaydı, hiçbir şeyden haberimiz olmayacaktı. Kendimizi bile bilemezdik. Yürüyemez, bir şey yapamaz, yaşayamazdık. Anamız, babamız olmaz, var olamazdık. Ruhumuza tatlı gelen şeyleri anlamaz, hoş sesleri duymaz, güzel olanları görmezdik. Allah’ımıza yalnız duygu organlarımız için, ne kadar şükür etsek, şükrünü ödemiş olamayız.

Duygu organlarımıza etki eden her şeye Varlık veya Mevcut diyoruz. Kum, su, güneş birer varlıktır, mevcuttur; çünkü bunları görüyoruz. Ses de bir varlıktır; çünkü işitiyoruz. Hava, bir varlıktır; çünkü elimizi açıp yelpaze gibi sallayınca, havanın elimize çarptığını duyuyoruz. Rüzgâr da yüzümüze çarpıyor. Bunun gibi, sıcaklık, soğukluk da birer mevcuttur; çünkü derimizle bunları duyuyoruz.

Elektrik, hararet, yani ısı ve mıknatıs gibi enerjilerin [kudretlerin] de mevcut olduklarına inanıyoruz; çünkü elektrik akımının hararet ve mıknatıs veya kimya reaksiyonları meydana getirdiğini, ısı gelince sıcaklık olduğunu, ısı azalınca soğukluk olduğunu ve mıknatısın demiri çektiğini hissediyoruz, anlıyoruz. (Ben havanın, ısının, elektriğin mevcut olduklarına inanmam; çünkü bunları görmüyorum) sözüne yanlıştır diyoruz; çünkü bunlar görülemezlerse de, kendilerini veya yaptıkları işleri, duygu organlarımızla anlıyoruz. Bunun için de, görülemeyen birçok varlıklara inanıyoruz. Göremediğimiz için, yok olmaları lazım gelmez diyoruz. Bunun gibi, (Ben Allah’a inanmam. Melek, cin gibi şeyler yoktur. Var olsalardı görürdüm) sözü de doğru değildir. Akla, fenne uygun olmayan bir sözdür.

Fen dersleri bildiriyor ki, ağırlığı ve hacmi olan varlıklara Madde denir. Buna göre, hava, su, taş, tahta maddedirler. Işık, elektrik akımı birer varlık iseler de, madde değildirler. Maddenin şekil almış parçalarına,Cisim denir. Çivi, kürek, maşa, iğne birer cisimdirler. Hepsi, aynı demir maddesinden yapılmışlardır. Duran bir cismi harekete getiren, harekette olan bir cismi durduran veya hareketini değiştiren sebebe Kuvvet denir. Duran bir cisme kuvvet etki etmezse, hep durur. Hareket eden bir cisme, kuvvet etki etmezse, hareketi değişmez ve hiç durmaz.

Maddelerin, cisimlerin ve maddelerde bulunan enerjilerin hepsine Âlem veya Tabiat denir. Âlemde her cisim hareket etmekte, değişmektedir. Demek ki, her cisme, her an çeşitli kuvvetler tesir etmekte, değişiklik hâsıl olmaktadır. Cisimlerde meydana gelen değişikliğe Olay denir.

Bir otomobilin parçaları, tabiat kuvvetleriyle mi bir araya gelmiştir?

Cisimlerin yok olduklarını, başka cisimlerin meydana geldiklerini görüyoruz. Dedelerimiz, eski milletler yok olmuşlar, binalar, şehirler yok olmuş. Bizden sonra da başkaları meydana gelecek. Fen bilgimize göre, bu muazzam değişiklikleri yapan kuvvetler vardır. Allah’a inanmayanlar, (Bunları tabiat yapıyor. Her şeyi tabiat kuvvetleri yaratıyor) diyorlar. Bunlara deriz ki, bir otomobilin parçaları, tabiat kuvvetleriyle mi bir araya gelmiştir? Suyun akıntısına kapılan, sağdan soldan çarpan dalgaların tesiriyle bir araya yığılan çöp kümesi gibi bir araya yığılmışlar mıdır? Otomobil tabiat kuvvetlerinin çarpmalarıyla mı hareket etmektedir? Bize gülerek, hiç böyle şey olur mu? Otomobil, akılla, hesapla, planla, birçok kimselerin, titizlikle çalışarak yaptıkları bir sanat eseridir. Otomobil, dikkat ederek, akıl, fikir yorarak, hem de trafik kaidelerine uyarak, şoför tarafından yürütülmektedir demez mi?

Tabiattaki her varlık da, böyle bir sanat eseridir. Bir yaprak parçası, muazzam bir fabrikadır. Bir kum tanesi, bir canlı hücre, fennin bugün biraz anlayabildiği ince sanatların birer meşheri, sergisidir. Bugün fennin buluşları, başarıları diye övündüklerimiz, bu tabiat sanatlarından birkaçını görebilmek ve taklit edebilmektir. İslam düşmanlarının, kendilerine önder olarak gösterdikleri, İngiliz doktoru Darwin bile, (Gözün yapısındaki sanat inceliğini düşündükçe, hayretimden tepem atacak gibi oluyor) demiştir. Bir otomobilin tabiat kuvvetleriyle, tesadüfen hâsıl olacağını kabul etmeyen kimse, baştan başa bir sanat eseri olan bu âlemi tabiat yaratmış diyebilir mi? Elbette diyemez. Hesaplı, planlı, ilimli, sonsuz kuvvetli bir yaratıcının yaptığına inanmaz mı? Tabiat yaratmıştır, tesadüfen var olmuştur demek, cahillik, ahmaklık olmaz mı?

O her şeyi en güzel, en faydalı olarak yarattı

Allahü teâlâ her şeyi en güzel ve en faydalı olarak yarattı. Mesela, yer küresini güneşten yüz elli milyon kilometre uzakta yarattı. Daha uzakta yaratsaydı, hiç sıcak mevsim olmaz, çok soğuktan ölürdük. Daha yakın yaratsaydı, çok sıcak olur, hiçbir canlı yaşayamazdı.

Etrafımızı saran hava, hacmen % 21 oksijen, % 78 azot ve on binde 3 karbondioksit gazlarının karışımıdır. Oksijen hücrelerimize kadar girip, oraya gelmiş olan gıda maddelerini yakarak, bize kuvvet, kudret veriyor. Oksijenin havadaki miktarı daha çok olsaydı, hücrelerimizi de yakar, hepimiz kül olurduk. Miktarı 21 den az olsaydı, gıdalarımızı yakamazdı. Yine, hiçbir canlı yaşayamazdı.

Yağmurlu, şimşekli havalarda, oksijen azotla birleşerek, havada nitrat tuzları hâsıl olup, yağmurla toprağa iniyor. Bunlar, nebatatı [bitkileri] besliyor. Nebatlar da [Bitkiler de], hayvanlara, hayvanlar da insanlara gıda oluyor. Görülüyor ki, rızkımız semada hâsıl olmakta, göklerden yağmaktadır. Havadaki karbondioksit gazı, dimağçedeki [beyincikteki] kalb ve teneffüs merkezlerini tembih ediyor, çalıştırıyor. Havadaki karbondioksit miktarı azalırsa, kalbimiz durur ve nefes alamayız. Miktarı artarsa boğuluruz. Karbondioksit miktarının hiç değişmemesi lazımdır. Bunun için de, denizleri yarattı. Karbondioksit miktarı artınca, kısmi tazyiki de [basıncı da] artıp, fazlası denizlerde eriyerek, sudaki karbonatla birleşerek, onu bi-karbonat haline çeviriyor. Bu da, dibe çökerek deryaların [denizlerin] dibinde çamur tabakası hâsıl oluyor. Havada azalınca, çamurdan ayrılıp suya ve sudan havaya geçiyor. Bütün canlılar havasız yaşayamaz. Bunun için, havayı, her yerde, her canlıya çalışmadan, parasız veriyor ve ciğere kadar gönderiyor. Susuz da yaşayamayız. Suyu da her yerde yarattı; fakat susuzluğa daha fazla tahammül edildiği için, bunu arayıp bulacak, taşıyacak şekilde yarattı. İnsanlar, bunları yapmak şöyle dursun görebilenlere, anlayabilenlere ne mutlu!

On adet taş ve kâinattaki sayısız düzen

Allahü teâlânın, sayamayacağımız kadar çok nizam ve ahenk içinde, halk ettiği [yarattığı] sayılamayacak kadar çok varlıklar tesadüfen olmuştur diyenlerin sözleri cahilcedir. Şöyle ki: Üzeri birden ona kadar numaralanmış on taşı bir torbaya koyalım. Bunları elimizde torbadan birer birer çıkararak, sırayla, yani önce bir numaralı, sonra iki numaralı ve nihayet on numaralı olacak şekilde çıkarmaya çalışalım. Çıkarılan bir taşın numarasının sıraya uymadığı görülürse, çıkarılmış olan taşların hepsi hemen torbaya atılacak ve yeniden bir numaradan başlamak üzere çıkarmaya çalışılacaktır. Böylece, on taşı numaraları sırasıyla ard arda çıkarabilmek ihtimali on milyarda birdir. On adet taşın bir sıra dâhilinde dizilme ihtimali bu kadar az olursa, kâinattaki sayısız düzenin tesadüfen meydana gelmesine imkân ve ihtimal yoktur.

Gelişigüzel tuşlara basarak kitap yazılır mı?

Klavye ile yazmasını bilmeyen bir kimse, bir klavyenin tuşlarına gelişigüzel mesela beş kere bassa, elde edilen beş harfli kelimenin Türkçe veya başka bir dilde bir mana ifade etmesi acaba ne derece mümkündür? Şayet gelişigüzel tuşlara basmakla bir cümle yazmak istenilse idi, bir mana ifade eden bir cümle yazılabilecek mi idi? Kaldı ki, bir sayfa yazı veya kitap teşkil edilse, sayfanın ve kitabın, tesadüfen belli bir konusu bulunacağını sanan kimseye akıllı denilebilir mi?

Maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır

Cisimler yok oluyor. Bunlardan, başka cisimler meydana geliyor ise de, bu işte, yüz beş madde hiç yok olmuyor. Yalnız yapıları değişiyor denilirse, radyoaktif bozulmalar, elementlerin ve hatta atomların da yok olduklarını, maddenin enerjiye döndüğünü haber vermektedir; hatta Einstein adındaki Alman fizikçisi, bu dönüşmenin matematiksel formülünü ortaya koymuştur.

Cisimlerin, maddelerin durmadan değişmeleri, birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz olarak gelmiş değildir. Yani, böyle gelmiş böyle gider denilemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı vardır. Değişmelerin başlangıcı vardır demek, maddelerin var oluşlarının başlangıcı vardır demektir. Yani hiçbir şey yok iken, hepsi yoktan yaratılmıştır demektir. İlk, yani birinci olarak maddeler yoktan yaratılmış olmasalardı ve birbirlerinden hâsıl olmaları, sonsuz öncelere doğru uzasaydı, şimdi bu âlemin yok olması lazımdı; çünkü âlemin sonsuz öncelerde var olabilmesi için, bunu meydana getiren maddelerin daha önce var olmaları, bunların da var olabilmeleri için, başkalarının bunlardan önce var olmaları lazım olacaktır. Sonrakinin var olması, öncekinin var olmasına bağlıdır. Önceki var olmazsa, sonraki de var olmayacaktır.

Sonsuz önce demek, bir başlangıç yok demektir. Sonsuz öncelerde var olmak demek, ilk, yani, başlangıç olan bir varlık yok demektir. İlk, yani birinci varlık olmayınca, sonraki varlıklar da olamaz. Her şeyin her zaman yok olması lazım gelir. Yani, her birinin var olması için, bir öncekinin var olması lazım olan sonsuz sayıda varlıklar dizisi olamaz. Hepsinin yok olmaları lazım olur.

Âlemin şimdi var olması, sonsuzdan var olarak gelmediğini, yoktan var edilmiş bir ilk varlığın bulunduğunu göstermekte olduğu anlaşıldı. Âlemin yoktan var edilmiş olduğunu, o ilk âlemden hâsıl ola ola, bugünkü âlemin var olduğunu anladık.

Âlemi yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu ve bu yaratıcının kadim olması, yani hep var olması, hiç değişmeden, sonsuz var olması lazım geldiğini, Şerh-i mevakıf kitabı, uzun ispat etmektedir. Kısacası şöyledir ki, değişmek, başka şey olmak demektir. Yaratıcı değişince, başka olur. Yaratıcılığı bozulur. Yaratıcının değişmemesi, hep aynı kalması lazımdır. Âlemin sonsuz olamayacağını anlattığımız gibi düşünürsek, değişmeyen yaratıcının kadim olması, sonsuz var olması lazımdır. Bunun için, hiç değişmeyen sonsuz var olan bir yaratıcı vardır. Bu hiç değişmeyen bir yaratıcının ismi Allah’tır.

Varlıklardaki düzeni düşünerek

Tıp ve fen bilgilerini iyi bilen, mahlûklardaki sanat inceliklerini, aralarındaki mükemmel bağlantıları gören ve anlayabilen aklı başında bir kimsenin, Allahü teâlânın varlığına, birliğine, büyüklüğüne, ilmine, kudretine inanmaması mümkün değildir. İnanmayanın cahil olması yahut inatçı olması gerekir. Peygamber efendimiz, (Varlıklardaki düzeni düşünerek Allahü teâlâya iman edin!) buyurmaktadır. Astronomi okuyup da, yerküresinin, Ay’ın, Güneş’in ve bütün yıldızların boşlukta dönmelerinde ve birbirlerinden uzaklıklarında bulunan düzeni, hesapları anlayanın imanı kuvvetlenir.

Dağların, madenlerin, nehirlerin, denizlerin, hayvanların, bitkilerin, hatta mikropların yaratılmasında çeşitli faydalar vardır. Hiçbiri boş yere, lüzumsuz yaratılmamıştır.

Bulutlar, yağmurlar, şimşekler ve yıldırımlar, yeraltındaki sular ve enerji maddeleri ve hava, kısaca her varlık, belirli hizmetler yapmaktadır. İnsanlar, bu sayısız mahlûkların, sayılamayacak hizmetlerinden bugüne kadar pek azını anlayabilmiştir. Yaratıkları kavrayamayan insan aklı, bunların yaratanını nasıl kavrayabilir? Onun büyüklüğünü biraz anlayabilen İslam âlimleri, şaşkına dönüp, (Onu anlamak, anlaşılamayacağını anlamaktır) demişlerdir.

Ölüler nasıl dirilir?

Kendilerine ateist denilen bazı kimseler, bütün kâinatın yoktan meydana geldiğini kabul ettikleri halde, yok olanların, ölülerin tekrar dirileceğini akılları almıyor. Ateistlere eskiden müşrik deniyordu. Bir müşrik, eline bir insan kemiği alır, Resulullah efendimizin yanına gelir, kemiği ufalayıp üfledikten sonra, meydan okurcasına (Ölülerin, dirilip mahşere geleceğini söylüyorsun. Bu çürümüş kemik, nasıl dirilir?) diye sorar. Resulullah efendimiz, (Elbette, kâinatı yaratan Allahü teâlâ, onu canlandırır ve seni de öldürüp, diriltir ve Cehenneme sokar)buyurur. Sonra şu âyetler nazil olur:

(İnsan bilmez mi ki, biz onu bir damla nutfeden yarattık. O, apaçık düşman kesilip kendi yaratılışını düşünmeden bize karşı örnek getirmeye kalkışarak “şu çürümüş kemikleri kim diriltir” der. Ey Resulüm, de ki, o çürümüş kemikleri, hiç yokken var eden, onu diriltir.) [Yasin 77- 79]

Dirilişi bildiren üç âyet-i kerime meali:

(Öldükten sonra bizi kim diriltir derler. De ki, sizi ilk defa yaratan Allah, can verip, diriltir. Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayıp “Ne zaman” derler. De ki, yakındır.) [İsra 51]

(Allah, ölüleri diriltir ve her şeye hakkıyla kadirdir. Kıyamet vakti de gelir; bunda elbette şüphe yoktur. Allah kabirlerdekileri diriltip kaldırır.) [Hac 7]

(O gün yer yarılıp, halk kabirlerinden süratle çıkar. Bunları diriltip haşretmek bizim için kolaydır.) [Kaf 44]

Kâinatta tesadüflere yer yoktur

Sual: Evrende her şeyin kendiliğinden, tesadüfen olması mümkün müdür?

CEVAP

Bu bilgileri şu anda bilgisayarla yazıyoruz. Bu aletin kendiliğinden olduğunu, bir ustasının olmadığını söylemek kadar anlamsız söz olmaz. Kâinattaki diğer şeyler de böyledir. Bu muazzam kâinat, tesadüfen olabilir mi? Basit bir örnek verelim:

Bilgisayarın klavyesindeki tuşlara rastgele bassak, acaba anlamlı bir cümle meydana gelebilir mi? Peki bir sayfa yazacak kadar tuşlara rastgele vursak veya bir kitap olacak kadar tuşlara bassak, anlamlı, konusu olan bir kitap meydana gelebilir mi? Bunu biz yaparsak, anlamsız da olsa bir kitap dolusu yazı meydana gelir. Peki, klavye hiçbir etki olmadan kendi kendine çalışıp, anlamı ve konusu olan bir kitap yazabilir mi? Elbette mümkün değildir.

Bir kayık yapıp denize açılmak istesek, önce odun bulmamız, sonra bundan tahtalar çıkarmamız, bunları belli birer ölçüde keserek çivilerle çakmamız gerekir. Sonra küreklerle çekerek istediğimiz yere gidebiliriz. Acaba tahta, çivi, keser, usta gibi şeyler olmadan, kayık kendiliğinden meydana gelir mi? Kendiliğinden istenilen yere gider mi? Yani, bir ağaç kendiliğinden oldu, kendiliğinden kesildi, kalaslara bölündü. Bu kalaslar kendiliğinden çivilenip kayık oldu. Bu kayık, kendiliğinden bir deniz buldu. Kürekler kendi kendine çekiliyor, kayık kendi kendine yüzüyor, rotasını biliyor ve istenilen yere gidiyor. Bunun olması mümkün mü? Elbette mümkün değildir.

Bugün robotlar yapılıyor. Muazzam işler yapıyorlar. Bu kayık örneğini bir robot yapabilir; ama bu robotu da bir yapanın olması gerekiyor. Yani kendiliğinden robot meydana gelmiyor.

Kitabın, kayığın, bilgisayarın tesadüfen meydana geleceğini kabul etmeyen kimse, baştanbaşa bir sanat eseri olan bu muazzam âleme tesadüfen yaratıldı diyebilir mi? Yahut şuursuz, cansız tabiat yaratmıştır diyebilir mi? Elbette diyemez. Hesaplı, planlı, ilimli, sonsuz kuvvetli bir yaratıcının yaptığına şeksiz, şüphesiz inanmaya mecbur kalır.

Kâinata bakılınca, her şeyin bir düzen içinde olduğu, hiçbir şeyin başıboş olmadığı görülür. İnsanların uzayda saatte 1600 km. hızla dönmekte olan, içi ateş dolu bir gezegen olan Dünyanın üzerinde, yalnız yer çekimi kuvvetiyle kalarak yaşaması ne büyük bir harikadır. Bu harikayı tesadüfe bağlamak ne kadar yanlıştır.

İnsan kendine baktığı zaman, bir damla sudan, göz, baş, kan, sinir gibi vücudunun bütün organlarının, akıl ve ruhunun yaratılmış olduğunu görür. Bunu kendisinin yaratmadığını, bir yaratıcının bulunduğunu zaruri olarak bilir. Tesadüfen muazzam bir vücudun meydana geldiğini düşünmek akla da uygun olmaz. Vücuttaki organların yerli yerinde yaratılışını, hiçbir organda eksiklik ve fazlalığın bulunmayışını görür ve bunları yoktan yaratanın kudretini anlar. Eğer anlamaktan aciz ise, o kişinin çok ahmak olduğu anlaşılır.

Işık saçan Güneş, en uygun ısıyla bitkilerin yetişmesini, bazılarının içinde ise, kimyasal değişiklikler yaparak un, şeker ve daha nice gıda ve deva maddelerinin meydana gelmesini temin eder. Halbuki, dünya kâinat içinde ufacık bir varlıktır.

Güneş etrafında dönen gezegenlerden meydana gelen ve içinde dünyanın da bulunduğu güneş sistemi, kâinat içinde bulunan ve sayısı bilinmeyen pek çok sistemlerden sadece biridir. Güneşin ışınlarının, 150 milyon km uzağındaki dünyaya ancak milyarda biri gelmektedir. Sadece bu kadar bile arz-atmosfer makinesini çalıştırmaya yetmektedir. Yani bütün canlıların hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri mümkün olabilmektedir.

Güneşin sıcaklığı, yüzeyinde 5500, merkezinde ise 20 milyon dereceyi bulur. Bu ısının asırlar geçtiği halde, zamanla azalmamasını tesadüfe bağlamak mümkün müdür?

Dünyanın güneşe olan mesafesi, bizim ihtiyacımız olan sıcaklığı alacak kadar ayarlıdır. Eğer dünyanın güneşe olan uzaklığı daha fazla olsaydı, dünyaya daha az ışık gelir, soğuktan hiçbir canlı var olamazdı. Dünya, güneşe daha yakın olsaydı, bu sefer de sıcaklıktan hiçbir canlı var olamazdı. Buna tesadüf denebilir mi? Tesadüf diyebilmek için süper ahmak olmak gerekir.

Atmosferde bulunan su buharı, radyasyon kaybından ötürü geceleri yeryüzünün aşırı soğumasını, sebze ve meyvelerin donmasını da önler. Geceyle gündüz arasında çok aşırı sıcaklık farkı da görülmez. Toprak üstündeki su, ya buharlaşarak havaya geçer yahut toprak altına sızarak, yeraltı sularını meydana getirir. Suyun en önemli kaynağı okyanuslardır. Dünyanın dörtte üçü suyla kaplıdır. Su bu kadar geniş alana yayılmakla yeterli buharlaşmayı sağlar, yağış rejimini düzenler. Eğer, okyanusların dağılımı şimdiki gibi yaygın olmasaydı, yağmurda önemli ölçüde bir azalma görülür, sonuçta, şiddetli bir kuraklık hüküm sürerdi. Okyanuslardan buharlaşan su, sadece okyanuslar üzerine düşmez. Su buharı olarak havaya karışır ve üst atmosferdeki kuvvetli rüzgârlarla dünya üzerine dağılır, böylece ihtiyaç duyulan nem, değişik bölgelere kadar ulaşır. Her bölge, az veya çok suya, rahmete kavuşur. Bunlara tesadüf denebilir mi?

Her madde, ısınınca hacmi büyür, soğuyunca küçülür. Fakat su, +4°C den itibaren soğursa hacmi genişler. Suda bu özellik olmasaydı, deniz ve göllerde buz haline gelen su tabakası dibe çöker ve bu olay 0°C ve daha düşük sıcaklıkta tekrarlanarak neticede suların buz tabakaları yığını haline gelmesine sebep olur, böylece buradaki bütün canlılar ölürdü. Suyun böyle bir özelliğe sahip olmasına da tesadüf denemez. Suyun bu özelliğinin de bir gaye için olduğu görülür. Bir gayeye hizmet eden sebebe tesadüf demek ahmaklıktan başka şey değildir.

En büyük iplik fabrikalarının, modern makinelerle yaptığı ipek, küçük bir ipek böceğinin yaptığı ipek randımanının çok altındadır. İpek böceği gibi hangi modern fabrika, ağaç yaprağından sağlam kumaş imal edebilir? İpek böceğine dut yaprağı yemesini, ondan ipek imal etmesini kim öğretmiştir? Buna tesadüf denebilir mi? Başka böceklerin hiçbiri bunu niye yapamıyor? Dünya kurulalı asırlar olduğu halde, ipek yapan başka bir böceğe niye tesadüf edilmedi ki? Böcek değil, insan bile böyle ipek yapamıyor?

Bir karıncayı, hatta bir buğday tanesini meydana getirmekten aciz olan kimsenin, her şeyi yaratan Allahü teâlâyı inkâr etmesi şaşılacak bir şeydir. İnkârcının ne kadar ahmak olduğunu gösterir.

Aynı toprakta yetişen limon ekşi, portakal tatlı olur. Topraktan aynı gıda ve aynı suyu aldığı halde soğan acı, karpuz tatlı oluyor. Rengârenk çiçeklere, mesela menekşeye bakılınca, çeşitli renklerin bir yaprak üzerine işlendiği görülür. Böyle akıl almaz derecede mükemmel ve muazzam eserleri hikmetli bir şekilde ancak sonsuz bir kudret sahibi yaratabilir. O da elbette Allahü teâlâdır. Bunu ancak süper ahmak olanlar inkâr edebilir.

Hayvanların özellikleri

Allahü teâlâ, sayısız hayvan yarattı. Bir kısmının zararından emin olmak, bir kısmının da insanlara itaat etmesi için, onlara akıl vermedi. Mesela bir çocuk, bir koyun sürüsünü güdebilir.

Et yiyen hayvanların kolay avlanabilmeleri için, onlara sıçrama kabiliyeti, parçalayıcı dişler ve pençe ihsan etti. Av veya polis köpeğini insanların menfaatine uygun kabiliyette yarattı. Bazı hayvanları binmeye ve yük taşımaya elverişli, bazılarının etinden, sütünden, derisinden, yününden, yumurtasından, kemiğinden, dişlerinden istifade edilecek özellikte yarattı. Nesillerini devam ettirebilmeleri için her hayvanın cinsine göre en uygun şekilde üreme organlarını da yarattı.

Fil, hortumu sayesinde yerden bir şey alıp ağzına götürür. Filin hortumu su içmeye mahsus bir kap, yiyeceklerini toplayıcı bir el, nefes alacak bir burun, sırtına yük yükleyecek bir kol, ağırlık kaldırıcı bir vinçtir. Allahü teâlâ, fili binicilerinin faydalanacağı bir vasıta olarak yaratmış, ayrıca özel anlayış kabiliyeti de vermiştir. Bu sayede ehlileştirilip yük taşır ve savaşta kullanılır.

Zürafa, yüksek yaylalarda, kayalık, ağaçlık yerlerde yaşar. Cenab-ı Hakkın kendisine ihsan ettiği uzun boynu sayesinde diğer hayvanların yetişemediği, çıkamadığı yüksek yerlerdeki otlardan, ağaçların tepesinden rızkını temin eder.

Balık suda yaşar. Allahü teâlâ, balıkların suda kolayca gidebilmeleri için yüzgeçler yarattı. Suda boğulup ölmemeleri için akciğer yaratmadı. Su içindeki oksijeni alabilecek solungaçlar yarattı. Balığın ayağı olmadığı halde suda çok süratli hareket edebiliyor. Deniz üzerinde uçan kanatlı balıklar da vardır. Mürekkep balığı tehlikeyi sezdiği zaman, derhal bir boya ifraz ederek, ortalığı karartır ve görünmez olur, nereye gittiği anlaşılamaz.

Bukalemun, hareket kabiliyeti az olduğu için düşmanlarından kaçamaz; fakat Allahü teâlâ buna renk değiştirme özelliği vermiştir. Çevreye kolaylıkla uyar. Kırmızı, yeşil veya sarı renge bürünebilir. Bulunduğu yerin rengine uyarak, kamufle olur, düşmanlarından korunabilir. Gözleri her tarafa dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Bir gözüyle karşısına bakarken, öteki gözüyle de arkasını görebilir. Öyle ki, avını veya düşmanını başını çevirmeden görebilir. Vücudunun uzunluğu kadar dili vardır. Arkasındaki avına kolayca ulaşabilir, dilini bir ok gibi fırlatır. Dilinin ucu yapışkan olduğundan avını hemen yakalar. Dilin ucundaki yapışkan kısma isabet eden avın kurtulma ihtimali yoktur. Her hayvanın rızkını veren ve düşmanları için kendilerine uygun silahlar yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur. Bunu ancak süper ahmak olanlar inkâr edebilir.

Karınca, topladığı tanelerin yerdeki nem sebebiyle yeşerip bitmemesi için taneleri parçalar. Islanan tanelerin çürüyüp bozulmaması için de dışarı çıkarıp kurutur. Sellerin zarar vermemesi için yuvasını yüksek yere yapar. Allahü teâlâ, topluluk halinde yaşamayı, yardımlaşmayı, kış için azık toplamayı karıncaya ilham etmiştir. Bu ilhamı veren cenab-ı Hakkın şanı çok yücedir.

Arı da topluluk halinde yaşar. Her grup kendisine bir başkan seçer. Eğer ikinci bir başkan çıkarsa onu öldürürler. Arı dışkılarını balın içine koymaz. Dışarıya bırakır. Uzak yerlere gidip dolaştıktan sonra şaşırmadan kovanını bulur. Balın imalini, yapısını, faydalarını, bal mumunu, peteklerin altıgen şeklinde yapılışını anlatmak için kitap yazmak gerekir. Akılları durdurucu duyguları arıya ilham eden Allahü teâlânın hikmetlerini anlamak ve anlatmak mümkün müdür?

Karasinek, altı ayaklı olarak yaratılmıştır. Dördüyle yürür, ikisi yedektir. Yürüdüğü ayakları çamurlanırsa yedek ayaklarıyla bunları silip kurular.

Örümcek, yuvasını yapmak ve avına tuzak kurmak için ağ deposuyla yaratılmıştır. Kurduğu ağ, sineklerin ve bazı böceklerin ayaklarına takılır. Örümcek, tuzağa yakalanan haşereyi, sıvı bir maddeyle etrafını sararak, her an taze yiyebilmek için onu konserve haline getirir. Acıkınca biraz yer, sonra yediği yeri mumyalar. Bütün bu işleri örümceğe ilham eden Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

İpek böceği gibi hangi modern fabrika, ağaç yaprağından sağlam kumaş imal edebilir? İpek böceğine dut yaprağı yemesini, ondan ipek imal etmesini ilham eden Allahü teâlâ, insanların istifadeleri için neler yaratıyor. İpek böceği, zamanla kelebek olur. Eğer kurt [larva] halinde kalsalardı, üremeleri mümkün olmazdı. Bunlar tesadüf demek ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Ayaksız yürüyen yılan, su içer, inek de su içer. Aynı su, birinde zehir, birinde süt olur.

Kaplumbağa tehlike görünce büzülüp taş haline gelir.

Kirpi keven dikeni gibi büzülür. Ateş böceği ışık saçar.

Tahtakurusu, kan emmek için duyargasının ısı ve koku alma yoluyla kan emeceği insanı tanır; çünkü böceğin duyargası hassas bir antendir. Bununla, hafif bir ısının yol açtığı hava dalgasını fark eder. Kanını sevdiği bir insanın etrafına birkaç sıra kanını sevmediği kişilerden barikat kurulsa, tahtakurusu hepsini geçip kanını sevdiği insana gelir. Kiminden kaçar kimine koşar. Küçücük böceği böyle bir hisle yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Yarasa, memeli hayvanlar içinde uçabilen tek hayvandır. Ses dalgalarına karşı muazzam hassastır. 200 bin frekanslı sesleri rahatlıkla duyar. Hâlbuki insan, azami 20 bin titreşimi ses olarak duyar. Karanlık gecede rahatlıkla bir yere çarpmadan uçar. Uçarken, kanat çırparken insanların duyamayacağı yüksek frekanslı sesler çıkarır. Bu sesler bir cisme çarpınca hemen yarasaya geri akseder. Yarasa bu cisimlerin hareketli veya sabit olduğunu anlar. Ona göre vaziyet alır. Bu sayede avını yakalar, düşmanından kaçar.

Yarasa, dinlenirken baş aşağı durur. Kanatlarıyla vücudunu öyle örter ki, yağan yağmurlar kanatları üzerinden aşağı akarak vücudu ıslatmaktan korur. Kapalı yerlerde de tavana yapışıp baş aşağı durur.

Yarasa, bazı hayvanlar gibi, kışlık yiyeceği koyacak yer bulamaz. Kışın aç kalmamak için Allahü teâlâ bu çeşit hayvanlara kış uykusu ihsan etmiştir. Yarasa, kış uykusu esnasında vücudundaki yağı azar azar tüketir. Yağ tabakası aynı zamanda hayvanın üşümemesini sağlar.

Yarasanın bir kısmı sivrisinek ve mahsule zarar veren böcekleri yer. Bir kısmının gübresinden istifade edilir. Gübresi ziraat dışında, barut yapmak için güherçile imalinde kullanılır. Her hayvanın yaşaması için çeşitli imkânlar yaratan ve hayvanlardan çeşitli şekilde istifade sağlayan hikmet sahibi Rabbimize hamd olsun!

Kendilerine mahsus silahları var

Her hayvan, neslini devam ettirecek şekilde yaratılmıştır. Düşmandan korunacak, avını yakalayacak silahı vardır. Mesela bir cins çekirge, düşmanı saldırınca, çok kötü kokulu ve zehirli köpük fışkırtır. Düşmanı saldırmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Bir cins hamamböceği de, düşmanına karşı çok sıcak bir sıvı fışkırtır.

Kuşlardaki ilginç özellikler

Allahü teâlâ, her kuşun kolayca uçabilmesi, gıdasını toplayabilmesi, soğuktan, sıcaktan korunması, kendini savunması ve üremesi için muhtaç olduğu her şeyi en uygun şekilde yaratmıştır. Mesela, yerde yürüyebilmesi, uçuş için yerden yukarıya yükselmesine ve yere konmasına yardımcı olması için kuşları iki ayaklı yaratmıştır.

Fazla soğuk ve sıcaktan etkilenmemesi için kuşun vücudunu tüylerle kaplı olarak, ayak derilerini de kalın ve dayanıklı olarak yaratmıştır. Kuşların ayak derileri de tüylü olarak yaratılsaydı, çamura girince çamur tüylere yapışıp uçuşa mani olurlardı. Uçuş esnasında tüylerin kolay kopup kuşların çıplak kalmamaları için deriye çok sağlam raptetmiştir. Bunun gibi, yağmurdan etkilenmeyecek biçimde tüyleri kaygan bir özellikte yaratmıştır.

Kuşlardaki kanatların hikmetini düşünmeye çalışmalıdır! Kalın tüyleri tutan kemiğimsi çubuk olmasaydı, tüyleri bütün vücutta kıl gibi bitseydi, rüzgâra karşı mukabele edemezdi. Tüyleri tutan çubuk kalın olduğu halde içi boş olduğundan uçuşa mani değildir. İlikleri olmayıp içi boş olduğu için uçmaları kolaylaşır ve kırılmaları da zorlaşır.

Leylek gibi uzun ayaklı kuşların suda kolayca gıdalarını almalarını sağlamak için boyun ve gagalarını da uzun yaratmıştır. Ayaklar uzun olduğu halde boynu kısa olsaydı veya ayakları kısa olduğu halde boynu uzun olsaydı gıdalanmaları mümkün olmayacak kadar zor olurdu. Mesela gagası kısa olsaydı, su içinde boğulabilirdi.

Allahü teâlâ, her cins kuşa, beslenmelerine uygun şekilde gaga yaratmıştır. Gaga, keskin olduğu için bıçak vazifesini görür. Gagayla parçalanıp yenen şeyler, karındaki yüksek ısı sayesinde gayet ufak olarak öğütülür, böylece dişlere lüzum kalmaz.

Cenab-ı Hak, kuşların üremesini yumurtayla yarattı. Eğer yavrusunu karnında yaratmış olsaydı, bu hâl, kuşun uçmasına mani olurdu. Kuluçka müddeti boyunca yumurtaların üzerinde yatması kuşa ilham olunmuştur. Güvercinler, kuluçkadaki yumurtalar soğuyup bozulmasın diye biri çıktığı zaman diğeri ona vekâlet ederek kuluçka müddetince nöbetleşe yumurtalar üzerinde yatıyorlar. Sanki bu tedbir kalkınca yumurtaların bozulacağı kendilerine öğretilmiştir. Kuşlara bunları kim öğretmiştir? Bütün bunlar tesadüfî şeyler değildir. Cenab-ı Hakkın kudretinin tezahürüdür.

Leylekler, Anadolu’dan kalkıp Afrika’ya göç ediyorlar. Göç sadece leylekler arasında değil, başka kuşlar arasında da meydana gelmektedir. Turna ve kırlangıç gibi Amerika’da ötleğen denilen kuşları, Kanada’daki yazlık yuvasını terk ederek, dağ, orman ve nehirler aşarak 4–5 bin km.lik bir seyahatten sonra Güney Amerika’daki kışlıklarına ulaşırlar. Üç gün, geceli gündüzlü hiç durmadan kafile halinde uçarlar.

Göçmen kuşlar, uygun rüzgârlar bulabilmek için yerden 6 km yukarılara kadar çıkarlar. Yiyecek bulmak ve soğuktan korunmak için göç ederler. Seyahate çıkmadan önce vücutlarına yağ depo ederler. Yağın, aynı miktardaki protein ve karbonhidrata göre iki misli enerjiye sahip olması, kuşlar için en iyi bir yakıt olmasına sebeptir. Kuşlar, eski yuvalarını bulmak için gündüzleri Güneşi, geceleri ise yıldızları pusula olarak kullanırlar. Sisli ve bulutlu havalarda ise, pusula olarak yerin manyetik sahasını kullanırlar. İnsanlar frekansı 16000’den az olan sesleri işitemediği halde, kuşlar rahatça işitebildikleri için yollarını kolayca bulabiliyorlar.

İnsanlar, mevcut olan yerçekimi kanununu 17. asırda öğrenmişken, kuşların, asırlardan beri yerin manyetik alanıyla çekim gücü arasındaki açıyı ölçerek yönlerini tayin etmeleri bir tesadüf olamaz. Kâinatta tesadüflere yer yoktur. Her şey kudret sahibi Yüce Rabbimizin yaratmasıyla meydana gelmektedir.

Deve: Her hayvan ve her vasıta çöldeki kuma batmadan kolaylıkla gidemez. Çölde her zaman su bulmak güçtür. Kavurucu sıcaklar su kaybına, terlemeye sebep olur. Allahü teâlâ, çölün şartlarına uygun bir hayvan yaratmıştır. Bu acayip hayvan devedir. Ayaklarının tabanı yastık gibi yumuşak olduğundan, diğer hayvanların aksine kuma batmaz.

Deve, uzun müddet yiyip içmeden yaşayabilen bir hayvandır. Çölde aç kalan deve, vücudundaki yağları yakarak gerekli gıdasını temin eder. Hörgücü yağ deposudur. Uzun çöl yolculuğunda yedek gıda deposu olan hörgücünün yavaş yavaş azaldığı görülür. Böylece kendi kendini besleyebildiği için açlık deve için bir problem sayılmaz.

Devenin, ikinci önemli özelliği de, susuz yaşayabilmesidir. Kızgın kumlar üzerinde ağır yükün altında bir hafta su içmeden yol alabilir. Bu da şaşılacak bir özelliktir.

Devenin yağ deposu olan hörgücü aynı zamanda bir su kaynağıdır. Bilim adamlarının aklının alamadığı kimyevi hadiseler neticesinde, hörgüçteki yağ suya da dönmektedir. Yağ, hem gıda, hem de su ihtiyacını karşılamaktadır.

Nemli bir yere çöken deve, ihtiyacı olan suyu, yerin neminden alır. Tüyleri, güneşin sıcaklığını yansıtabildiğinden, sıcağın yakıcı tesirinden korunarak su ihtiyacı hissetmez. Devenin başka bir özelliği de, vücuttaki suyun kaybolmaması için hemen hemen hiç terlemeyecek şekilde, kum fırtınasında kumların burnuna kaçmaması için burnu hemen kapanacak şekilde yaratılmıştır.

Otlarken dilini çıkarmadığı için su kaybı daha az olur. Az idrar çıkarır. İdrardaki ürenin çoğu yeniden protein yapılarak hem gıda, hem de su kazanmak için karaciğerinden geçer. Bütün bunları yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Hayvanların yavru sevgisi

Yırtıcı kuşlar ve bazı hayvanlar yavrularına hiçbir zarar vermeden uzak yerlere götürürler. Yarasalar emin yer bulana kadar 2–3 gün yavrularını sırtlarında taşırlar. Aksilokop hayvanı yumurtladıktan hemen sonra ölür, yavrusunu hiç görmez buna rağmen yumurtadan çıkacak yavrusuna gösterdiği ihtimam dikkate şayandır. Yavrusu bir yıl gıdasını temin etmeye muktedir değildir. Bundan dolayı anne, bir ağaç parçasında uzunca bir oyuk meydana getirir. Çiçek yapraklarını ve bazı yumuşak dalları buraya doldurmaya başlar ve oraya bir yumurta bırakır. Sonra ağaçtan çıkardığı tozları hamur haline getirip tavan yapar. Bundan sonra başka bir yuva yapmaya koyulur. Buraya bıraktığı yiyecekler, bu yavruya tam bir yıl yeter.

Eşek arısı toprakta kazdığı çukura yumurtasını bırakmadan önce avladığı hayvanları da yumurtanın yanına bırakır. Sonra üstünü örter.

Bir serçenin yeni çıkmış bir yavrusu için günde 1217 kere gıda aramak için sefere çıktığı tespit edilmiştir.

Yavrularını kaybeden hayvanların, üzüntülerinin insanlardan daha çok olduğu tespit edilmiştir.

At, yavrusu öldüğünde acı acı kişner, gözlerinden yaşlar akar, ölüsünün başına kimseyi yaklaştırmaz. Gömdükten sonra başında bekler. Yemeden içmeden kesilir. Bazılarında bu üzüntü, ölümle sonuçlanır.

Tavuk, kaz, köpek gibi hayvanların yavrularını vermemek için insanlara saldırdığı, kedilerin, yavrularını ağızlarına alarak, onları incitmeden götürdükleri görülmüştür.

Yaban domuzu avında, domuzların, yavrularını bırakıp kaçmadığı, bilakis, yavrularını burunlarıyla iterek kaçmalarını sağladığı çok görülmüştür.

Kanguru, tehlike görünce yavrularını karnındaki torbaya doldurup kaçar.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ, yüz rahmetinden birini mahlûkat arasında taksim etti. Bununla anne evladına şefkat eder, hayvanlar yavrularını sever ve bütün mahlûkat birbirine merhamet eder.) [Ebu Ya’la]

Nesillerini devam ettirebilmeleri için hayvanlara da bu sevgiyi veren Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Su, ateş ve hava’nın önemi

Su: Her canlıyı sudan yaratan Allahü teâlâ hayatın devamı için suyu insanların istifadesine vermekle en büyük nimetlerden birini ihsan etmiştir. Susuz kalmayan, suyun kıymetini kolay anlamaz. Ayrıca Allahü teâlâ, bol bol ihsan ettiği için kıymeti herkesçe bilinmemektedir. Her meyve, sebze ve diğer bitkilerle, her canlının varlığı suya bağlıdır. Yenilen gıdaları suyla sindirme zarureti vardır. Su olmasaydı, sindirim gerçekleşmez, yaşamak da mümkün olmazdı. Suyun temizleme özelliği bile ne büyük nimettir. Suyla yapılan ihtiyaç maddelerine bakmak, suyla pişirilen yemekleri düşünmek gerekir. Şiddetle muhtaç olduğumuz suyun kadrini biliyor muyuz? Su nimetindeki hikmetleri düşünebilen kimsenin, Yaratanın büyüklüğünü anlayıp teslim olmaması mümkün müdür?

Ateş: Allahü teâlâ, insanlar için en büyük nimetlerden biri olan ateşi bir lütuf ve ihsan olarak ihtiyaca yetecek kadar yarattı. Her canlıda ısı mevcuttur. Ateş nimetinin de faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Ateş sayesinde madenler eritilerek çeşitli sanayilerde kullanılmakta, yemekler pişirilmektedir. Kışın soğuktan ateş sayesinde korunulur. Bütün aydınlatma cihazları yine ateş sayesinde mümkün olmaktadır. Ateşi istediğimiz gibi çeşitli işlerde kullanmamızı ihsan eden cenab-ı Hakka ne kadar şükretsek azdır.

Hava: Eğer bir müddet hava nimeti yok olsa, bütün canlılar helak olur. Uçsuz bucaksız boşluk havayla dolu olduğu için, bu büyük nimetten habersiz yaşanıyor. Birkaç dakika nefes alıp veremesek ölürüz. Hava olmasaydı, uçaklar uçamazdı. Gemiler ve diğer vasıtalar da havaya muhtaçtır. Yağmur bile hava sayesinde düzgün yağmaktadır; çünkü hava olmasaydı, yağmur kütle halinde düşer, ondan istifade zorlaşır, hatta felaket olurdu. Hava ve rüzgâr olmasaydı, yağmurlar hep belli yerlere düşer, birçok yerlere de yağmaz, böylece fayda yerine zararı olurdu. Bazı yerlerde kuraklık hüküm sürerken, bazı yerlerde devamlı seller meydana gelir, birçok şeyler harap olurdu. Hava olmasaydı kuraklık hüküm süren yerlerde bitkiler kurur, pınarlarda su kalmazdı. Böylece havada istenilen nem bulunmayacağı için ziraat yapılamaz, hastalıklar baş gösterir, kıtlık ve felaket meydana gelirdi.

Diğer maddeler:

Allahü teâlâ, insanoğlu için bunlar gibi daha nice sayısız nimetler yaratmıştır. Bunları kullanabilmek için akıl ihsan etmiştir. Bu ihsanlara karşı kulluk vazifesini yapmak gerekmez mi?

Toprak: Yeryüzünde toprak olmayıp hep kaya ve taş gibi sert maddeler bulunsaydı, ziraat yapılamaz, toprak nimetinden istifade edilemezdi.

Yer çekimi kuvvetinin yaratılması ne büyük nimettir. Yer çekimi olmasaydı yeryüzünde yaşamak mümkün olmazdı. Hiçbir şey konduğu yerde durmaz, hafif bir etkiyle göklere yükselirdi.

Dünyanın oval olması, mevsimlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Gece ve gündüz ise, yer kürenin kendi ekseni etrafında dönmesiyle meydana gelmektedir.

Denizdeki hayvanlar, karadaki hayvanlardan daha fazladır. Bütün bu hayvanların rızıklarını veren Allahü teâlâ, hayvanları su içinde nefes alacak şekilde yaratmıştır. Deniz içinde boyu 25 metreyi bulan Anber balıklarını yaratmış, istiridye cinsinin karnında yüksek değerli inciler ve kabuklarından düğme ve süs eşyası yapılan sedefler yaratmıştır. Cenab-ı Hak, suya belli kaldırma kuvveti vermeseydi, denize giren suyun dibine batar, bir daha çıkamaz, gemiler yüzemez, balıklar yaşayamazdı. Bunların her biri birer harikadır. Bunları göremeyen gözler kördür.

Doğal felaketler: Sel, deprem, kuraklık gibi felaketlerin ara sıra meydana gelmesi, Allahü teâlânın sonsuz nimetlerine, lütuf ve ihsanına karşı isyanda olanları ikaz mahiyetindedir. Hiçbir nimet ve felaket sebepsiz değildir. Düşünenler için sayısız hikmetleri vardır.

Kâinat ve düzenli hayat

Canlı cansız bütün varlıklar bir düzen içindedir. Her maddenin yapısında, her olayda, her reaksiyonda, hiç değişmeyen bir düzen, bir matematik bağlantı vardır. Bunlara fizik, kimya, astronomi ve biyoloji kanunları diyoruz. Bu değişmez düzenden faydalanarak, insanlar fabrikalar kuruyor, ilaçlar imal ediyor, radyolar, televizyonlar, elektronik beyinler yapıyor. Mahlûklarda, bu düzen olmasaydı, her şey rastgele olsaydı, bunların hiçbiri yapılamazdı. Her şey bozulur, yok olurdu.

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Gökleri yedi kat ve birbirine ahenkli şekilde yaratan Rahmanın yarattığı her şeyde bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü çevir de ibretle bak, bir aksaklık, bir eksiklik var mı? Bir aksaklık var mı, diye gözünü tekrar çevir de bak, ama umduğunu bulamayıp bitkin düşersin.) [Mülk 3–4]

Varlıkların düzenli, bağlantılı, kanunlu olmaları; bunların kendiliklerinden, rastgele var olmadıklarını; her şeyin bilgili, kudretli, gören, işiten, dilediğini yapan bir yaratıcı tarafından var edildiğini göstermektedir. O, dilediğini var veya yok eder. Bir şeyi var etmeye ve yok etmeye, başka şeyleri sebep yapmıştır. Bu sebepleri yaratmasaydı, varlıkların arasında bu düzen olmazdı. Her şey karmakarışık olurdu. Fen, medeniyet hâsıl olamazdı. Bir yaratıcının olduğu da bilinemezdi.

O, varlığını bu düzeniyle belli ettiği gibi, insanlara çok acıyarak, var olduğunu da ayrıca bildirmiştir.

Âdem aleyhisselamdan başlayarak, her asırda, dünyanın her yerindeki insanlar arasından en iyi, en üstün olarak yarattığı birine melekle haber vererek, kendini bildirmiş ve insanların dünyada ve ahirette rahat etmeleri, iyi yaşamaları için, ne yapmaları ve nelerden sakınmaları gerektiğini açıklamıştır. Böyle üstün insanlara Peygamber, bildirdiklerine de Din denir. İnsanlar eski şeyleri unuttukları için ve her zaman bulunan kötü kimseler, peygamberlerin kitaplarını ve sözlerini değiştirdiklerinden, eski dinler unutulmuş, bozulmuştur. Kötü insanlar, uydurma dinler de meydana getirmişlerdir.

Her şeyi yaratan yüce Allah, insanlara çok acıdığı için, kullarına son bir peygamber ve yeni bir din yani Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamla İslam dinini göndermiştir. Bu dini, kıyamete kadar koruyacağını, kötü insanlar saldıracaklar, değiştirmeye, bozmaya kalkışacaklar ise de, kendisi bunu, bozulmamış olarak her yere yayacağını müjdelemiştir.

Yaratıcıyı inkâr

Sual: Çok kimse, Tanrıdan, Cennetten, Cehennemden bahsediyor. Bugün bilim bunların hurafe olduğunu, bir yaratıcı olmadığını, her şeyin tesadüfen meydana geldiğini, ölünce herkesin toprak olacağını, kimsenin artık dirilemeyeceğini bildiriyor. Zamanla herkes ateist olacak, Tanrıya inanan kalmayacak. Niçin boşuna uğraşılır ki?

CEVAP

Her şeyin tesadüfen meydana geldiğini bilim değil, ateist söylüyor. Bilim ise aksini söylüyor. Bir ateist, bırakın bir karınca yaratmayı, bir buğday tanesi, bir arpa tanesi yapamadığı halde, muazzam bir varlık olan insanın kendiliğinden tesadüfen yaratıldığını söylemesi mi hurafe, yoksa gerçek olan mı hurafe? Güneş, ay, yıldızlar, kâinattaki varlıklar kendiliğinden mi oldu?

Ebedi Cehennem azabına müstahak olmayı düşünmek, ne kadar ahmaklık olur. Hazret-i Ali, dirilmeye inanmayan bir ateiste diyor ki:

(Biz inanıyoruz. Diyelim ki, senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Bizim inancımız doğru olduğu için, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın.)

Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet’e göre ise, o Cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Hâlbuki ahiret hayatı, bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. Hangi şey tesadüfen yaratılmıştır ki? Kendiliğinden meydana gelmiş bir eser var mıdır? O halde aklı, ilmi olanın, Allah’a ve ahirete inanması gerekir.

Heykelin büyük ustası

Sual: Ateist bir tanıdık, (Heykelin büyük ustası Rodin İstanbul’da aynen canlı gibi heykel yapıyor) diyerek Rodin’i övüp, ona olan hayranlığını belirtti. Bu ateiste ne denebilir?

CEVAP

Şöyle denebilir: (Canlı gibi heykel yapana hayranlık duyuyorsunuz da, bizzat canlı olarak yaratana niye hayranlık duymuyorsunuz?)

Bırakın taşı yontmayı, etten vücut bile yapılsa ona nasıl can verilebilir ki? Bu kadar aciz olan insan, her şeyi Yaratanı nasıl inkâr eder ki? Bir heykel bile tesadüfen yapılmıyor, ustası var da, kâinattaki diğer şeyler ustasız nasıl yapılır? Ateist, düşünmekten korkan ve inanmaktan mahrum kalan biridir.

Kâinatta tesadüf yoktur

Sual: Bir ateist, (Bugün teknik çok ilerledi, evrende görülen her şeyin tesadüfen meydana geldiği bilimsel olarak ispatlandı. Artık Tanrı'ya inanan kalmaz) diyor. Bilimsel olarak nasıl ispatlandı ki?

CEVAP

Bu, yalandır. Teknik ilerledikçe, kâinatın muazzamlığı meydana çıkıyor, gerek vücudumuzda ve gerekse kâinatta tesadüflere yer olmadığı, her şeyin çok mükemmel olduğu daha iyi anlaşılıyor. Hiçbir şey rastgele ve lüzumsuz değildir. Her şey hikmetle ve bir fayda için yaratılmıştır. Ne vücudumuzda faydasız bir organ, ne de kâinatta faydasız bir madde vardır. Hepsi insanlığın hizmetine verilmiştir. Bir âyet meali: (Görmüyor musunuz ki, Allah, yerdeki [su, taş, toprak, ot, ağaç, meyve, sebze, tahıl, hayvan, maden, ateş, hava, gaz, tuz, petrol gibi] her şeyi ve emri [suyun kaldırma kuvveti ve yer çekimi gibi kanunları] uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. İzni olmadıkça, gökleri [yıldızları, galaksileri, gezegenleri birbirleriyle çarpışmaktan ve] yere düşmekten korur. Zira Allah, çok şefkatli ve çok merhametlidir.) [Hac 65 ; Beydavi, Celaleyn, Medarik ve Razi tefsirleri]

Tefsir âlimleri, Yerdeki her şey'den maksadı açıklamış parantez içindeki ifadeleri bildirmiştir. Kâinattaki hiçbir şey, lüzumsuz değildir. İnsan vücudundaki organlar da böyledir. Hiçbir organımız lüzumsuz değildir. Yer çekimi kuvvetini yaratmasaydı, suya kaldırma özelliği vermeseydi, balıklar, gemiler nasıl yüzecekti? Bunların faydaları da yine insanlar içindir. Allah, insana akıl veriyor, fen adamı da buluyor ve insanlığa faydası oluyor. Var olan şeyler bulunuyor, yoktan yaratılmıyor. Güneş etrafında dönen gezegenler, Güneş'e ve Dünya'ya çarpsa, Dünya parçalanır. Bütün gezegenleri birbirine çarptırmadan ve Dünya'ya zarar vermeden döndüren muazzam kudreti inkâr, ahmaklık değil mi? Allah, (Bunları üstünüze düşürmüyoruz)buyuruyor. Güneş'in ısısı, ışığı asırlardır eksilmeden devam ediyor. Belli bir yörüngede dönüyor. Dünya'ya çok yakın olsa yanar kül oluruz. Dünya'ya çok uzak olsa soğuktan ölürüz. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları Güneş'in sebep olduğu botanik olaylarla sabit kalmaktadır. Havadaki %21 oranındaki oksijen yükselse her tarafı alevler sarar. %21'in altına düşse bu defa da her tarafı buzlar kaplar. Karbondioksit çok yükselse her canlı zehirlenir. Bunlara tesadüf demek, ilme aykırı ve akılsızlıktır. Hiçbir ilim sahibi akıllı kimse, bu bilimsel gerçekleri inkâr edemez.

Ölümsüz canlı olmaz

Sual: Bir ateist, (Kur’anda her canlının öleceği bildiriliyorsa da, turritopsis nutricula isimli canlı ölümsüz bir hayvandır. Bu hayvanın varlığı Allah'ın yanılmış olduğunu göstermiyor mu?) diyor. Ölümsüz canlı olur mu?

CEVAP

Hâşâ Allah yanılır mı hiç? Ateistin sözünü ciddi bir şeymiş gibi sormak da uygun değildir. Ölümsüz canlı olmaz. O canlıya ateistler kasten ölümsüz canlı diyorlar. Onlar ölümsüz dedi diye canlı ölmez mi hiç? Adını yanlış koymuşlar. Her canlının, her bitkinin neslini devam ettirme şekli değişiktir. Kimi doğurarak, kimi yumurtlayarak, kimi amip gibi bölünerek çoğalır. Kimi tırtıldan çıkıp kelebek olur, kelebek yumurtlayarak tırtıl olur. (Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan çıktı?) sorusuna benziyor bu. Turritopsis nutricula isimli ölümlü canlı hakkında ansiklopedilerde şöyle deniyor:

(Denizlerde yaşar. Çapı 4-5 mm boyunda olup, gelişimi diğer denizanaları gibi iki temel aşamadan oluşur: polip ve medusa dönemi. Hayatına polip olarak, zemine kök salmış bir bitkiye benzer şekilde başlar ve sonra medusa dönemine girer. Medusa döneminde artık bir bitkiye değil, denizanasına benzer. Yaşamayacağını anlarsa, denizanasına dönüşmeden önceki evre olan polip aşamasına geri döner ve bir süre sonra şartlar uygun hâle gelince yeniden medusa, yeniden polip... Bu böylece sürüp gider, yani dışarıdan bir etki olmadığı takdirde ölmez. Bu canlı yaşlandığı için ölmez. Hastalandığında veya yaralandığında transdifferansiyasyon denilen yeteneğe başvurur. Önümüzde, ne zaman uygun görürse hayatını sıfırdan başlatma yeteneğine sahiptir. Ancak turritopsis nutricula da diğer bütün canlılar gibi av olmaya dirençli değil, başka bir canlının sindirim sistemine girince ölür. Ateşe atılırsa yanar. Biri ezerse ezilir. Yani bu canlının ölümü de, yaşlanmakla değil, başkaları tarafından öldürülmekle oluyor.)

Görüldüğü gibi ölmeyen canlı olmaz. Kur'an-ı kerimde bildirildiği gibi her canlı ölecektir. Bir canlı asırlarca ölmese bile, Kıyamet kopunca hepsi mutlaka ölecek, sonra hepsi diriltilecek, hakkı olan, hakkını alacak. İnsanların işlerine göre, kimi Cennete kimi de Cehenneme gidecektir.

Ateist, bir sineği, bir denizanasını, bir buğdayı yaratmaktan âciz iken, bunları ve bütün kâinatı yoktan yaratan Allah'a dil uzatması ne kadar çirkindir.

48 Tabiata yaratıcı denir mi?

Sual: Allah’a inanmayanlar, (Kâinattaki her şeyi tabiat yapıyor. Her şeyi tabiat kuvvetleri yaratıyor) diyorlar. Tabiata yaratıcı denir mi?

CEVAP

Bunlara sorulsa ki:

Bir otomobilin parçaları, tabiat kuvvetleri ile mi bir araya gelmiştir? Suyun akıntısına kapılan, sağdan soldan çarpan dalgaların tesiri ile bir araya yığılan çöp yığını gibi mi bir araya gelmişlerdir? Otomobil, tabiat kuvvetlerinin çarpmaları ile mi hareket etmektedir?

Onlar buna cevap olarak, (Hiç böyle şey olur mu? Otomobil, akıl ile, hesap ile, plan ile, birçok kimsenin titizlikle çalışarak yaptıkları bir sanat eseridir. Otomobil, dikkat ederek, akıl, fikir yorarak, hem de trafik kaidelerine uyarak, şoför tarafından yürütülmektedir) derler.

Tabiattaki her mahlûk da, böyle bir sanat eseridir. Bir yaprak parçası, muazzam bir fabrikadır. Bir kum tanesi, bir canlı hücre, fennin bugün biraz anlayabildiği ince sanatların birer sergisidir. Bugün fennin buluşları, başarıları diye öğündüklerimiz, tabiattaki bu güzel sanatlardan birkaçını görebilmek ve taklit edebilmektir. İslam düşmanlarının, kendilerine önder olarak gösterdikleri İngiliz tabibi Darwin bile (Gözün yapısındaki sanat inceliğini düşündükçe, hayretimden tepem atacak gibi oluyor) demiştir.

Bir otomobilin tabiat kuvvetleriyle, tesadüfen meydana geleceğini kabul etmeyen kimse, baştanbaşa bir sanat eseri olan bu muazzam âlemi, tabiat yaratmıştır diyebilir mi? Elbette diyemez. Hesaplı, planlı, ilimli, sonsuz kuvvetli bir yaratıcının yaptığına tereddütsüz inanmaya mecbur kalır.

49 En güzel şekilde yarattık

Sual: Ateist bir genç, (Kur’anda, biz insanı en güzel şekilde kusursuz yarattık deniyor. Sakat doğanlar olduğuna göre demek ki Kur’an yalan yazıyor) diyor. O âyetin doğru tercümesi nasıldır?

CEVAP

Allahü teâlânın yaratması iki türlüdür. Birincisi, (OL) der hemen o şey oluverir. İkincisi ise sebeplerle yaratır. Bu ikisinin arasındaki farkı elbette ateist bilemez. Her ikisini de Allahü teâlâ yarattığı halde bunlar farklı şeylerdir. Çocuk olması için ana ve babayı sebep kılmıştır. Ama Hazret-i İsa’yı babasız, Hazret-i Âdem’i ise hem anasız, hem de babasız yaratmıştır. Mucize ve kerametlerde sebepler ortadan kaldırılabilir. Allahü teâlâ, çok şeyi de sebeplerle yaratmaktadır. Mesela rızkı Allah verir, ama çalışmayı sebep kılmıştır. Çalışmadan rızık bekleyen açlıktan ölebilir. Hastalıklara şifayı veren de Allahü teâlâdır. Ancak doktoru, ilacı sebep kılmıştır. Doktora gitmeyen, tedaviyi ilacı kabul etmeyen hastalıktan ölebilir. Alkol ve zararlı ilaçlar almak, röntgen ışınlarının etkisinde kalmak veya yakın akraba ile evlenmek, iyi beslenememek gibi sebeplerle doğan çocuk kör de, sakat da olabilir. Sebeplerle yaratmak âdetidir.

Bu ön bilgiden sonra sualin cevabına geçelim:

Ateist genç, önyargılı olarak okuyor, inançsız olarak okuyor, yanlış tercümelerden okuyor, yanlış anlıyor. Suçu da Kur’an-ı kerime buluyor. Âyetin açıklamasından önce tercümesine bakalım:

(Biz insanı ahsen-i takvim üzere [en güzel surette, yani boylu boslu, sureti güzel, organların yeri, sayısı, en iyi kullanmaya müsait tarzda, kâinatın bütün özelliklerini içine alacak şekilde] yarattık.) [Tin 4 Beydavi]

Ahsen-i takvim = en güzel suret ne demektir? Kurtubi tefsirinde diyor ki:
Allahü teâlâ kâinatta büyük âlemde yarattığı her şeyinden küçük âlem olan insanda da örneğini yaratmıştır. Bu âyet buna işaret etmektedir.

Bir âyet meali de şöyledir:

(Gerçeklere inananlar için, yeryüzünde [dağlarda, denizlerde, ağaçlarda, bitkilerde, madenlerde, hayvanlarda, Cenab-ı Hakkın mutlak kudretine, iradesine, rahmetine delalet eden] ve kendi vücudunuzda [Yaratılışınızın başlangıcından sonuna kadar ve insanı hayret içinde bırakan organların ve salgı bezlerinin işleyişinde]Allah'ın varlığına nice deliller vardır; bunları görmez misiniz? [Görüp de bununla bir yaratıcısının bulunduğunu anlamıyor musunuz?]) [Zariyat 20,21]

İnsanın duygu organları, ışık saçan gezegenler gibidir. Kulak ve göz idrak edilebilenleri anlamakta, Güneş ve Ay yerindedir. İnsanın uzuvları çürüdüğünde toprağa karışır, Su, bedende bulunan kan ve rutubettir. Hava, ruh ve nefesidir. Ateşi safrasıdır. Damarları ırmaklar gibidir. Irmaklara kaynak derecesinde olan karaciğer pınar gibidir. Çünkü damarlar karaciğerden beslenir. Aynı zamanda deniz gibidir. Çünkü bedenin bütün damarları oraya bağlıdır. Irmakların denize dökülmesi gibidir. Kemikleri dağlara benzer. Dağlar, yerin direkleridir, uzuvlar ağaç gibidir. Nasıl ki ağacın yaprakları ve meyveleri varsa, her uzvun da bir işi ve eseri vardır. Vücuttaki kıllar, yeryüzündeki otlar gibidir. İnsan diliyle her türlü hayvanın ve diğer yaratıkların seslerini çıkarabilir. İşte koca kâinatta bulunan her şeyin bir örneği küçük âlem denilen insanda bulunur. (Kurtubi 4/95)

Demek ki, küçük âlem olan insan, kâinattaki varlıklara benzemektedir. Bu bakımdan en güzel surette yaratıldığı bildirilmiştir. Doğarken her uzvu sağlam doğuyor denmiyor. Hilkat garibesi olarak ne sakatlar doğabiliyor. Bu da yine Allahü teâlânın kudretini göstermektedir.

Sual: Tin sûresinde, insanın ahsen-i takvîm üzere yani en güzel şekilde yaratıldığı bildiriliyor. Kâfir olan insanlar da olduğuna göre, kâfire niye güzel deniyor?

CEVAP

Kâfire güzel denmiyor. İnsan, diğer mahlûklara, hayvanlara göre daha mükemmel yaratılmıştır. Hayvanlara verilmeyen akıl ve konuşma kabiliyeti, insanlara verilmiştir. Organlar birbirine uygun şekilde yaratılmıştır. Vücutta ne fazla, ne de eksik bir organ var. Mesela üç kol olsa fazla olur, üç bacak olsa fazla olur, tek kol ve tek bacak olsa eksik olurdu.

Buradaki uygunluk ve güzellik, şeklî güzelliktir, imanlı veya imansız olmakla ilgisi yoktur. Her çocuk günahsız doğar, sonra ya mümin veya kâfir olur. Günahsız doğan bir Hristiyan’ın kızı, büyüyüp dünya güzeli olsa, ona çirkin denmez. Kâfir, inanç yönünden çirkindir.

Çok güzel bir bıçak yapılsa, o bıçakla insan öldürülse, bıçak yine aynı bıçaktır, zararlı işte kullanılmıştır. Günahsız doğup dünya güzeli olan kız da, kâfirliği seçmişse, yanlış iş yapmış olur. Sonsuz azaba maruz kalır.

O âyet-i kerimedeki ahsen-i takvîm ifadesi şöyle açıklanmıştır:

(Biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık) demek, en güzel surette, boylu boslu, sureti güzel, organların yeri, sayısı en iyi kullanmaya müsait tarzda, kâinatın bütün özelliklerini içine alacak şekilde yarattık demektir. (Beydavî)

Ebu Bekir bin Tahir, (İnsan, akılla süslü, ilâhi emri yerine getirebilen, ayırt etme gücü olan bir varlık olarak yaratılmıştır) demiştir. İbni Arabî de, (İnsandan daha güzel bir mahlûk yoktur. Allah, onu canlı; bilgi, kudret, irade sahibi; konuşan; işiten; gören; işini çekip çeviren ve hikmetli bir şekilde davranan bir varlık olarak yaratmıştır. Bütün bunlarsa yüce Rabbin sıfatlarıdır) demiştir. Kimi âlimler de, (İnsan küçük evrendir. Zira yaratılmışlarda bulunan her ne varsa, onda toplanıp bir araya getirilmiştir) demişlerdir. (Kurtubî)

İşte bu kadar güzel yaratılıp akılla da süslenen insan, Rabbini inkâr eder, yaratılış gayesini unutursa, o zaman çok aşağı dereceye düşmüş, hatta hayvanlardan bile aşağı olmuş olur.

50 Depremi kim yapıyor?

Sual: Bir ateist, (Yağmurların karların yağması, tsunami, deprem gibi bütün doğa olayları kendiliğinden meydana gelir. Depremi Allah'ın yaptığını söylemek yanlıştır) diyor. Kâinat başıboş mudur, tesadüfen bir olay olur mu?

CEVAP

Dünyanın dönüşü, eğimi, yaz ve kışların meydana gelmesi, yağmurun ve karın yağması hep bir plan dâhilinde meydana gelmektedir. Dünyanın dönüşünde, yavaşlanma, hızlanma veya eğilme gibi bir olay, yıldırımın çarpması, yangınların çıkması, selde, denizde boğulmalar, trafik kazaları, Allah dileyip yaratmadıkça olmaz. Deprem kuşakları, faylar, yer altındaki soğuk ve sıcak sular, madenler, petrol, rastgele değil, bir plan dâhilinde yerleştirilmiştir. Her olay, kaza ve kaderle meydana gelir. Kanseri ve diğer hastalıkları meydana getiren, her ilaca şifa tesirini veren de, vermeyen de, Allah’tır.

Her şeyi sebeplerle yaratmak, Allahü teâlânın âdetidir. Böylece, madde âlemine ve sosyal hayata düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı, âlemdeki bu düzen olmazdı. Bütün bu sebeplere kuvvet, tesir veren Allahü teâlâdır. Elektrik, ısı, mekanik, ışık ve kimya enerjilerini ve tepkimeleri hâsıl eden çeşitli kuvvet şekillerini sebep olarak yaratmıştır. Bu sebepleri, cisimleri yaratmasına vasıta kıldığı gibi, insan aklını, insan gücünü de, kendi yaratmasına vasıta kılmıştır. Meselâ, kömürün, 500 derece üstüne, yani tutuşma sıcaklığına kadar ısınarak yanma olayının başlamasına, kibritin alevi sebep olmaktaysa da, kömürün oksitlenmesini, yanmasını yaratan Odur. Kibrit, yanma olayının yaratıcısı değildir. Ne kendinin, ne de kullandığı şeylerin birçok inceliklerinden haberi olmayan bir vasıtaya, bir sebebe yaratıcı denilir mi? Yaratıcı, bunların en ufağını, en incesini, hepsini bilen, hepsini yapandır ki, bu da ancak Allahü teâlâdır. Sebeplere, vasıtalara yaratıcı denmez. (S. Ebediyye)

İşte her şey gibi, depremler de, fay kuşakları da sebeplerle yaratılır. Kader demek, kişinin işleyeceği işleri, başına neler gelecekse Allahü teâlânın bilmesi ve Levh-i mahfuza yazması demektir. Mesela şu günahları, şu sevabları veya şu işleri işleyecek ve şu sebeplerle ölecek diye yazılıdır. Depremden mi ölecek, trafik kazasından mı ölecek, hastalanarak mı ölecek, denizde mi boğulacak, uçaktan mı düşecek, nasıl ölecekse hepsi yazılıdır. Zamanı gelince bunlar oluyor. Trafik kazasının da sebepleri vardır. İçkili araç kullanmıştır veya çok hızlı kullanmıştır yahut yavaş giderken biri gelip arkadan vurmuştur. Araçtaki günahkâr da günahsız da ölür. Deprem de böyledir. Biri çeşitli günahlar işlemiştir. O kişi deprem bölgesine yerleşir. Günahları sebebiyle depremde ölür. Deprem bölgesindeki günahsızlar da, çocuklar da ölür. Onlar da şehid olur, sonsuz Cennet nimetlerine kavuşurlar.

Fay hatları, diğer olaylar, buna sebep olurlar. Ateistler sebepleri yaratan yaratıcıyı görmedikleri, tanımadıkları için, her şey kendi kendine oluyor zannediyorlar. Hâlbuki o sebepleri yaratan da, o sebeplere iş yapma gücünü veren ve yaptıkları her işi yaratan da sadece Allahü teâlâdır. Yarasa güneşi göremiyorsa, güneş yok denemez.

Cümle eşya Hâlıkındır, kul eliyle işlenir.
Emr-i Bari olmayınca, sanma bir çöp deprenir.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]

Bu âfetlerin hepsi genelde günahlarımızın karşılığıdır. Bir âyet-i kerime meali:

(Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. [Bununla beraber] Allah çoğunu affeder.) [Şura 30]

Demek ki bela, günahlarımız yüzünden gönderiliyor. Zulüm ve zina depremlere sebep olur buyurmuşlardır. Beş hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Zina yayılınca depremler ve kargaşa çoğalır.) [Deylemi]

(Zina ve faizin yaygınlaştığı toplum, azabı hak etmiş olur.)[Hâkim]

(Zekât verilmezse yağmurlar yağmaz olur.) [Beyheki]

(Günahlar açıktan işlenince, iyi kötü herkes genel bir azaba maruz kalır.) [Taberani]

(Eski milletlerden bir kısmına depremle azap yapıldı. İyiler de helak oldu. Çünkü günah işlenirken susmuşlar, önlememişlerdi.)[Taberani]

Günahı olmadan bu belalara maruz kalıp ölenler zaten şehiddir, en büyük mükâfatı almış olurlar. Ölmeyenler de, bu çektikleri sıkıntılara karşılık âhirette çok büyük nimetlere kavuşurlar. Bunlara verilen sevabların büyüklüğünü görenler, (Keşke bizim de dünyada vücutlarımız makaslarla doğransaydı da, biz de böyle büyük nimetlere kavuşsaydık) derler, deprem altında kaldıklarına veya başka belalara uğradıklarına çok sevinirler. Günahkâr olanların da, çektikleri her sıkıntı günahlarına kefaret olur. Özetle depremlerin olması kâfirler için bir ceza, suçsuzlar için bir mükâfattır.

51 Allahü teâlânın adaleti

Sual: Bir ateist, (Tanrı’nın, beni dünyaya getirirken bana sormadığı, benim görüşümü almadığı hâlde, yaptıklarımdan beni sorguya çekmesi adalete aykırı değil midir?) diyor.

CEVAP

Adaletin ne olduğunu bilmediği için ateist böyle konuşuyor. Allahü teâlânın adaletiyle kulların arasındaki adalet çok farklıdır. Bu yanlışlıktan dolayı, ateist işin içinden çıkamıyor ve kendisinin sorguya çekilmesini adaletsizlik sanıyor.

İnsanlar arasındaki adalet, bir âmirin, ülkesini idare için koyduğu kanunlar içinde hareket etmesidir. Zulüm ise, bu kanunun dışına çıkmaktır. Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, hâkimler hâkimi, her şeyin asıl sahibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, sahibi yoktur ki, Onu bir kanun altında bulundursun. Bundan dolayı, (Allah’ın yaptığı şu iş, adalete uymuyor) denmez.

Adaletin bir başka tarifi ise kendi mülkünde olanı kullanmak demektir. Zulüm ise, başkasının mülküne tecavüzdür. Allahü teâlâ, kâinat ve içinde bulunan her şeyin yaratıcısı olup, Ondan başka yaratıcı bulunmadığına, hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip olmadığına göre, Rabbimizin yaptığı işler, hiç kimsenin malına, mülküne tecavüz değildir. Ne yaparsa yapsın, Onun yaptığı işler için, (Adalete uymuyor) denmez. Yasak ettiği bir şeyi, daha sonra serbest bırakabildiği gibi, önceden serbest ettiği bir şeyi de daha sonra yasaklayabilir. Mülk Onundur, dilediği gibi kullanır. Kimsenin bir şey sormaya hakkı yoktur. Canlı, cansız, insan ve hayvan hepsi Onun mülküdür. Dilediği gibi tasarruf eder. Bize konuşma özelliğini ve ateiste, bu iş adalete uygun değil diye düşünme yeteneğini veren de Odur. Mülk Onundur. Her şeyi ve herkesi yoktan var eden Odur. (Şöyle yapanı Cehenneme, şöyle yapanı Cennete koyarım) diyerek imtihana soktu. Kazananı Cennete, kaybedeni Cehenneme atar. Aslında imtihan yapmadan da, istediğini Cennete, istediğini de Cehenneme koyabilirdi. Mülk Onundur, başkasının malına mülküne tecavüz yok ki, adalete aykırı densin! Allahü teâlâ, yarattıklarının hepsini Cehenneme atsa, yine adaletsizlik olmaz. Başka birinin malını atmıyor ki, adalete uymasın. Ama O merhamet etmiş, (Şunları yapanı Cennete koyarım) demiş, bu da Onun bir ihsanıdır. Cehenneme atsaydı, bir şey diyebilir miydik, itiraz edebilir miydik? Ateist gibi itiraz edilse de ele ne geçerdi?

Allahü teâlâ dileseydi onu, kedi, köpek, domuz olarak da yaratabilirdi.(Niye beni hayvan yarattın?) demeye hakkı olmazdı. Bakkaldan çay ve şekeri alırız, kimi onunla çay içer, kimi de helva yapar, yer. Şekerin bir şey demeye hakkı var mı? (Ne diye falanca bakkaldan aldığını çayla içtin de, beni helva yaptın?) demeye hakkı olmaz. Madem şeker benim malımdır, mülkümdür, onu dilediğim gibi kullanırım. Başkasının, (Bu şekerle niye helva yaptın?) demeye hakkı olamaz.

Bir insan domates alır, bununla salata yapar, tuzlu veya tuzsuz yer, domates buna müdahale edemez. Çöpe atılsa da bir şey diyemez. Bütün meyve ve sebzeler böyledir. Hayvanlar da böyledir. Bir kimse, bir kuzuyu keser, kızartır, yer, sucuk yapar, köpeğe verir. Kuzu ona, (Niye öyle yaptın?) diyemez, çünkü mal onundur. Kuzuya sorsak, elbette (Beni kesme!) der. Yılana sorsalar, (Ben yılan değil, aslan veya insan olmak isterdim) diyebilir. Yılanın, (Beni niye inek yaratmadın, beni niye kadın yaratmadın?) demeye hakkı yoktur.

Kölelik dönemlerinde insan kölesini istediği gibi çalıştırırdı. Köleye hiç sorulmazdı. Sorulsa, niye çalışmak istesin, elbette hür olmak isterdi. İşte bütün insanlar da, Allahü teâlânın kulu, kölesidir. Yoktan yaratılmıştır. Köle nasıl denileni yapmaya mecbursa, biz köleler de bizi yoktan yaratan Rabbimizin emirlerini yapmak zorundayız. Yapmam diyen şiddetli azaba düçar kalır. Yapan ise sonsuz nimete kavuşur.

Allahü teâlânın, insanları yaratmadan önce de, yarattıktan sonra emir verirken de, kimseye bir şey sorması gerekmez. Sorulsa, insan niye kul, köle olsun ki, herkes, (Ben hükümdar, hattâ Tanrı olmak isterim) der.

Kadının, (Beni niye kadın yarattın?), erkeğin (Beni niye erkek yarattın?) demeye hakkı olmadığı gibi, hiç kimsenin de, (Bizi niye yaratıp dünyaya getirdin, niye bunları emrettin, niye bunları yasakladın?) demeye hakkı yoktur. Bir buğday tanesini yaratmaktan âciz olan insan, kâinattaki her şeyi yoktan yaratan Allah’a karşı nasıl böyle konuşabilir?

Allah’a inanmıyorum diyen ateist, bir arpa, bir üzüm bir karınca yaratabilir mi? Öyle ise inanmam demesi çok yanlıştır, yarın cezasını da ağır şekilde çekecektir. Kendi vücudunun yaratılışına, aya, güneşe bir baksa, muazzam güce sahip bir yaratıcının olduğunu görür. Hazret-i Ali bir ateiste diyor ki:
(Biz inanıyoruz. Diyelim ki, senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı bile, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Bizim inancımız doğru olduğu için, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın.)

Ateist, her ne kadar, ateistim, yani hiçbir şeye tapmıyorum dese de, mutlaka bir şeye tapıyordur. Nefsine, şeytana, aklına, malına, ilmine, gücüne kuvvetine, güzelliğine tapıyordur. Kitaplarda, (Allah’tan başka şeylere tapan, onlarla beraber Cehenneme atılır) buyuruluyor.

Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet’e göre ise, o Cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Hâlbuki âhiret hayatı, bir ihtimal değil, binlerce Peygamberin haber verdiği, apaçık bir gerçektir. O halde, biraz aklı ve ilmi olanın, Allah’a ve ahirete inanması gerekir.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin, bir ateiste verdiği cevabın bir bölümü şöyledir:

1- Günah işleyeceğin zaman, Onun rızkını yeme! Rızkını yiyip de, Ona isyan doğru olur mu?

2- Ona asi olmak istersen, Onun mülkünden çık! Mülkünde olup da, Ona isyan layık olur mu?

3- Ona isyan etmek istersen, gördüğü yerde günah işleme! Onun mülkünde olup, rızkını yiyip, gördüğü yerde günah işlemek, uygun olur mu?

4- Can alıcı melek gelince, tevbe edinceye kadar izin iste! O meleği kovamazsın. Kudretin var iken, o gelmeden önce tevbe et! O da, bu saattir. Zira, ölüm meleği ani gelir.

5- Kıyamette, (Günahkârlar Cehenneme gitsin) denince, ben gitmem diyebilir misin?

Siz, yokluk diyarından, bu varlık âlemine, kendi isteğinizle gelmediğiniz gibi, oraya da, kendi isteğinizle gidemezsiniz. Gözleriniz, kulaklarınız, diğer organlarınız, girip çıktığınız bütün mahaller, özetle, ruh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi Allahü teâlânın mülk ve mahlûkudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemezsiniz! O görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Bir hadis-i kudsi meali şöyledir:

(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en itaatli kulum olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.) [Müslim]

Allahü teâlâ, vücut makinenizi işletip maksada göre kullanmanız ve istifade etmeniz için elinize teslim ediyor. Bütün bunları, size ve iradenize ve yardımınıza muhtaç olduğundan değil, mahlûkları arasında size ayrı bir mevki vererek, mutlu olmanız için yapıyor. Ellerinizi, ayaklarınızı, kullanabildiğiniz her uzvunuzu, arzunuza bırakmayıp da, yüreğinizin atması, kanlarınızın dolaşması gibi, sizden habersiz kullansaydı, her işinizde, zorla, refleks hareketleri ile, çolak el, kuru ayak ile yuvarlasaydı, her hareketiniz bir titreme olsaydı ne yapabilirdiniz Doğmadan önceki, doğduğunuz zamanki halinizi düşünüyor musunuz? Üzerinde yatıp kalktığınız, yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız, dertlerinize deva, korkulara, sıcağa, soğuğa, açlığa, susuzluğa, yırtıcı ve zehirli hayvanların ve düşmanların hücumlarına karşı koyacak vasıtaları bulduğunuz şu yer küresi yapılırken, taşları, toprakları hilkat fırınlarının ateşlerinde pişirilirken, suyu ve havası, kudret kimya hanesinde imbiklerden çekilirken, siz nerede idiniz, ne içinde idiniz, hiç düşünüyor musunuz? Bugün, bizim dediğiniz karalar, denizlerden süzülüp ayrıldığı, dağlar, dereler, ovalar, tepeler yerleştiği zaman, acaba neredeydiniz? Denizlerin acı suları, Hakkın kudreti ile buharlaştırılıp, gökte bulutlar yapılırken, o bulutlardan yağan yağmurlar, çakan şimşeklerin ve güneşten gelen kudret, enerji dalgalarının hazırladığı gıda maddelerini, yanmış, kurumuş toprakların zerrelerine işletip, o maddeler, ışık ve ısı şuaları tesiri ile oynayıp titreşerek hayatın hücrelerini yetiştirirken, nerede idiniz ve nasıldınız?

52 Suçluya ceza zulüm müdür?

Sual: Bir ateist, (Kâfir niye Cehenneme gidip azap görsün ki? Kâfiri Allah yaratmadı mı? Ne diye O Cehenneme atıyor? Bu insanlığa, adalete yakışır mı, zulüm değil mi) diyor. Ne cevap verebiliriz?

CEVAP

Cezasız sistem olur mu? Suçluya ceza, hiç zulüm olur mu? Düşünün, bir kimse, çoluk çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek, hasta-sağlam, suçlu-suçsuz demiyor, yüzlerce kişiyi öldürüyor, gözlerini çıkarıyor, ölülerini de yakıyor. Bu vahşi yaratık ölüm cezasına çarptırılmalı dendiği zaman, (Ölüm cezası, barbarlıktır, bu insanlığa, adalete yakışmaz) deniyor. Cani yüzlerce kişiyi öldürüyor, onunki sanki insanlığa uygunmuş gibi kabul ediliyor, cani savunuluyor. Bu da, diğer canilere kötü örnek oluyor, onlara cesaret veriyor, sanki öldürmek teşvik ediliyor. Eğer bu caniye, Amerika’daki gibi ölüm cezası verilse, diğer caniler bundan çekinebilir. En azından suçsuz insanları öldürenlerin sayısı çok azalır. Ceza hafif olursa suç oranı yükselir, ceza ağır olursa suç oranı azalır. Maksat, insanların ölmesini önlemek, onlara iyilik ise cezalar ağır olmalıdır. Eğer insanların öldürülmesine önem verilmiyorsa, öldürenlere hiç ceza verilmemelidir. Bunların hangisi adalettir? Suçluyu serbest bırakmak mı, yoksa suçu önleyecek ceza vermek mi?

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, suçlu suçsuz bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azap yapsaydı, kimin bir şey söylemeye hakkı olabilirdi? Çünkü kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü kullanıyor. Başkası yok ki, onun mülküne tecavüz olsun ve zulüm denilebilsin. Hâlbuki insanların kullandığı mallar, mülkler, gerçekte onların değil, hepsi Allah’ındır. Bizim bunlara el uzatmamız, karışmamız zulüm olur. Allahü teâlâ, bu dünyanın düzeni için ve bazı faydalı şeylere yol açması için, bunları bize mülk kılmış ise de, gerçekte hepsi Onundur. O halde, bizim bunları, asıl sahibinin izin verdiği kadar, izin verdiği şekilde kullanmamız gerekir.

Ateist bir yaratıcıya inanmadığı için böyle soru soruyor. Eğer her şeyi yaratanın Allah olduğuna inansaydı böyle soru soramazdı. Çünkü bir kimse kendi evindeki eşyaları istediği gibi kullanamaz mı? Eskiyenleri veya yenilerini çöpe atamaz mı? Mal onunsa istediği gibi tasarruf hakkına sahip değil mi? Allahü teâlâ da kendi yarattıklarını suçsuz da olsa Cehenneme atabilir. Ama ihsan ediyor, suçsuzu Cehenneme atmıyor, yani iman edenleri Cehenneme atmıyor. Kanunlara karşı gelen, onları çiğneyenin cezalandırılması normal ise, Allah'ın emrine uymayanların da cezalandırılması niye zulüm olsun?

Küfür ve zulüm

Sual: Bir kâfir, yaşadığı yüz sene içinde işlediği günahlar için sonsuz olarak Cehennemde kalmasına zulüm diyen Almanlar vardır. Yüz senelik kâfirliğin karşılığı niçin sonsuz cezadır?

CEVAP

Bunun hikmetini Cenab-ı Hak açıkça bildirmemiştir. Bazı âlimler bildiriyor ki:
Kâfirler, sonsuz yaşasaydı, sonsuz kâfir kalmak niyetinde oldukları için, küfürlerinin cezası Cehennemde sonsuz azaptır. Bunun için kâfirlere olan ebedi azaba zulüm denilemez.

53 Görülmeyen şey yok mudur?

Sual: Ateistler, (Melek, cin, şeytan gibi varlıkları göremiyoruz. Görülmeyen şey yoktur) diyorlar. Bu hususta açıklama yapar mısınız?

CEVAP

Melek, cin ve şeytanı inkâr eden Müslüman olamaz. Bunlar Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça yazılıdır.

Dünya, bir imtihan yeridir. Allahü teâlâ, Bekara sûresinin başında gayba imanı, yani görmeden inanmamızı emretmiştir. İyi ile kötünün, inananla inanmayanın ayırt edilmesi için bir imtihan gerekir. Allahü teâlâ imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, suç, günah işleyeceğini bilir. Fakat, henüz suç işlemeden cezalandırılsa, (Suçum yokken, imtihan edilmeden, beni cezalandırmak doğru değil) diyebilir. İşte bunun gibi sebeplerle, insanlar imtihan için dünyaya getirilmiştir. Söz dinleyenle, dinlemeyen, suç işleyenle işlemeyen belli olsun diye, bazı yasaklar konmuş, bazı ibadetleri yapma mecburiyeti getirilmiştir.

Mesela, (domuz eti veya besmelesiz kesilen kuzu eti niye haram) diye soruluyor. Etin mutlaka bir zararı olduğu için değil, emri dinleyenle dinlemeyen belli olsun diye de haram edilmiş olamaz mı?

Bu öyle bir imtihan ki sorular da, cevaplar da bellidir. Kabirde ne sorulacak, ahirette ne sorulacak hepsi bellidir. Ben soruları ve cevapları bilmiyordum diye itiraz edilemeyecektir.

Cin, şeytan, nazar, Cennet, Cehennem gibi şeylerin görülmemesi de bir imtihandır. Görüldükten sonra imtihanın ne önemi kalır? Çok çalışkan ve bilgili bir öğrenci ile çok tembel ve cahil bir öğrenci imtihana girse, sorular ve cevaplar belli olsa, ikisi de aynı şeyi yazacak, o zaman çalışkan talebe ile tembel olan ayrılmayacaktır. Bilenle bilmeyenin ayrılması için [daha doğrusu inananla inanmayanın ayrılması için] bir imtihan gerekmez mi?

Görülmeyen her şeye yok demek, aklı bırakıp, duyulara tâbi olmak demektir. Hayvanlar duyularına tâbi olur; insan ise, akla tâbi olur. İnsanların duyuları, hayvanlarınkinden daha geridedir. Köpek çok kuvvetli koku alır. İnsan, bu kadar koku alamaz, gecenin zifiri karanlığında yarasa gibi hareket edemez. İnsan, ışık olmadan, karanlıkta göremediği halde, kedi görebiliyor. O halde göze değil, akla göre karar vermek gerekir.

Mıknatısın manyetik gücünü gözle göremiyoruz. Fakat demiri çekmesinden mıknatısta bir güç olduğunu anlıyoruz. Kumanda aleti ile, TV’yi açıp kapatıyoruz. Kumanda aletinde gözle görmediğimiz bir güç, bu işleri yapıyor. Uzaktan kumandalı bir aletle, otonun kapıları açılabiliyor. Fakat bu işi yapan gücü göremiyoruz. O halde, hisse değil, akla değer vermek gerekir. Lazer ışınları ile ameliyat yapılıyor, demir kesiliyor. Bu ışınları ve manyetik dalgaları gözle göremiyoruz. Göremediğimize yok demek akla, ilme uygun değildir.

Bir teldeki elektrik akımını gözle göremiyoruz. Fakat yaptığı işlerden, içinde cereyan olduğunu anlıyoruz. Gözle görmediğimiz için cereyanı inkâr edemeyiz. Yer çekimini de gözle göremiyoruz. Fakat cisimlerin havaya değil de yere düşmesinden, yerde bir çekim kuvvetinin olduğunu anlıyoruz.

İnsanları ayakta tutup hareket etmesini sağladığı için ruhun varlığını anlıyoruz. Fakat gözle göremiyoruz. Hakkı bâtıldan ayıran insana akıllı diyoruz. Fakat aklı da göremiyoruz. Görülmediği halde, varlığı akılla anlaşılan çok şey vardır. Kimisi, bir şeye bakıp beğendiği zaman gözlerinden çıkan şualar, yani nazar, canlı cansız şeylerin bozulmasına sebep oluyor. Fen, belki bir gün, şuaları ve etkilerini daha iyi açıklayacaktır.

Kısacası, tekrar edelim, göremediğimize yok demek akla, ilme uygun değildir. Görülmeyen her şeye yok demek, aklı bırakıp, duyulara tâbi olmak demektir. Hayvanlar duyularına tâbi olur; insan ise, akla tâbi olur.

Cin vardır

Mutezilenin bir kısmı cinni inkâr ederken, bir kısmı, cinnin varlığını kabul eder; fakat cinnin insana zarar verdiğini inkâr eder.

Kur'an-ı kerimde cin ile ilgili daha birçok âyet-i kerime vardır. Hadis-i şerifte cinlerden korunmak için dualar bildirilmiştir. Göz ile görmediğini inkâr etmek, akla da, ilme de aykırıdır.

Aklın doğru karar verebilmesi için

Akıl, göze değil, göz akla bağlıdır. Göz her şeyi göremez. Mesela tecrübeler neticesinde havanın içinde çeşitli gazlar bulunduğunu biliyoruz. Gözümüzle havayı ve içindeki gazları göremiyoruz. Göremediğimiz için, aklımızı göze tâbi kılarak (Hava ve gaz diye bir şey yoktur, olsaydı görürdük) demek aklı, tecrübeyi hiçe saymak olur.

Bugün fen yolu ile suyun oksijen ve hidrojen denilen 2 gazdan meydana geldiğini biliyoruz. Bu gazların biri yakıcı, diğeri de yanıcıdır. Suya bakınca ne oksijeni, ne de hidrojeni görmemiz mümkün olmaz. Hatta su renksiz olduğu için ağzına kadar dolu bir şişedeki suyu bile göremeyiz. Aklı göze tâbi kılarak (Şişede su, suda da gaz yoktur) diyebilir miyiz?

Aklın önemi, insanlığın şerefi, gözün görme kuvvetiyle ölçülseydi, kedinin insandan daha şerefli olması gerekirdi. Çünkü insan, ışık olmadan, karanlıkta göremezken kedi görebiliyor. O halde göze değil, akla göre karar vermek gerekir.

Bazı zehirli gazlar, renksiz ve kokusuz olduğu için görülemez ve varlığı anlaşılamaz. Tüpteki bir gazın çıkıp da odadaki insanları zehirlememesi için gaza koku katılır. Bu sayede bir odadaki gazı gözümüzle görmediğimiz halde, kokusundan dolayı anlarız.

İki biberin birinin tatlı, diğerinin acı olduğunu gözümüzle anlayamayız. Gözün vazifesi bu değildir. Göz, belli bir uzaklıktan sonraki ve belli bir büyüklükten daha küçük olan cisimleri göremez. Küçük mikroplar görülemediği gibi, çok uzaktaki koca bir insan da görülemez. Göremediğimiz için bunların yokluğu iddia edilemez.

Bazı gezegenlerin varlığından haberdar değiliz. Bugünkü fen, bunları anlayamadığı için başka gezegenlerin yokluğu iddia edilemez. Canlıları ayakta tutan ruhu da göremiyoruz, ama inkârı mümkün değildir.

Cinni inkâr etmek, Allahü teâlâyı inkâr etmektir. Bunun için aklı, fenni, göze tâbi kılmamalıdır! Aksine gözü, akla tâbi kılmalıdır! Akıl da tek başına hakkı bulamaz. Akıl göz gibi, İslamiyet de ışık gibidir. Yani aklın doğru karar verebilmesi için İslamiyet ışığına ihtiyacı vardır.

54 Ölülerin diriltilmesi

Sual: Bir ateist, (Kemikleri çürüyüp toprak olmuş bir ceset tekrar dirilmez. Dirilecek demek eskilerin masallarıdır) diyor. Buna nasıl bir cevap verebiliriz? Bu konuda âyet yok mudur?

CEVAP

Müslümanlar nasıl ki Müslüman atalarının yolunda ise, ateistlerin de dinsiz atalarının yolunda olduğu yukarıdaki sorudan anlaşılmaktadır. Bakın onların bir atası da aynı şeyi savunmuş:
Bir kâfir, eline bir insan kemiği alır, Resulullah efendimizin yanına gelir, kemiği ufalayıp üfledikten sonra, meydan okurcasına (Ölülerin, dirileceğini söylüyorsun. Bu çürümüş kemik, nasıl dirilir?) diye sorar. Resulullah efendimiz, (Elbette, kâinatı yoktan yaratan Allahü teâlâ, onu canlandırır, seni de öldürüp, diriltir ve Cehenneme sokar) buyurur. (Beydavi, Hâkim)

Sonra şu mealdeki ayetler iner:

(İnsan bilmez mi ki, biz onu bir damla nutfeden yarattık. O[inkârcı], apaçık düşman kesilip kendi yaratılışını düşünmeden bize örnek getirmeye kalkışarak “şu çürümüş kemikleri kim diriltir” der. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir.) [Yasin 77-79]

Bu konuda çok ayet var, ateist ayete inanmaz; ama biz yine de bazılarını bildirelim:

(İnkârcılar, "Biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra dirilecek miyiz? And olsun ki, bu tehdit, bize olduğu gibi, daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" dediler.) [Neml 67, 68]

(İlk yaratışta acizlik mi gösterdik? [diriltmekten niçin âciz kalalım]Onlar dirilteceğimizden niye şüphe ederler ki?) [Kaf 15]

(Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerlerini de[kendilerinin aynı olan insanları da] tekrar yaratmaya kadir olduğunu düşünemiyorlar mı? Allah onlar için elbette belli bir ecel tayin etmiştir. Buna rağmen zalimler, inkârlarında direnirler.) [İsra 99]

(Bizi kim diriltir derler. De ki, sizi ilk defa yaratan diriltir. [Alaylı bir tarzda] başlarını sallayıp “Ne zaman” derler. De ki, yakındır.) [İsra 51]

(Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şüpheniz varsa,[bilin ki] biz, sizi [Âdem'den, Âdem'i de] topraktan, sonra nutfeden[spermadan] sonra alekadan [embriyodan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yarattık. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra bir bebek olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, ömrünün en verimsiz çağına ulaştırılır ki bilirken bilmez hale gelir. Yeryüzünü de kupkuru, ölü bir halde görürsün; ama biz onun üzerine yağmur indirince, harekete geçer, kabarır ve her çeşit, çift çift bitki bitirir. Bütün bunlar gösteriyor ki, Allah elbette haktır, ölüleri o diriltir ve o her şeye kadirdir. Kıyamet de şüphesiz gelecek ve muhakkak Allah kabirlerdekileri de diriltecektir.) [Hac 5-7]

(O gün yer yarılıp, halk kabirlerinden süratle çıkar. Bunları diriltip toplamak bizim için kolaydır.) [Kaf 44]

(Göğün ve yerin Onun emri ile durması da Onun [Allah’ın varlığının] delillerindendir. Sonra sizi çağırdı mı hemen topraktan(kabirlerinizden) çıkıverirsiniz.) [Rum 25]

(Kâfirler, öldükten sonra dirilmeyeceklerini sandılar. De ki, Rabbime yemin ederim ki, elbette diriltileceksiniz ve işledikleriniz size bildirilecektir. Bu Allah için kolaydır.) [Tegabün 7]

(Ölüleri ancak biz diriltiriz.) [Yasin 12]

(İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayız mı sanıyor? Evet, biz onu, parmak uçlarına varıncaya kadar bütün incelikleriyle, yeniden yaratmaya kadiriz.) [Kıyamet 3,4] (Bilindiği gibi herkesin parmak izi farklıdır. Bu daha yakın zamanda keşfedildi. Allahü teâlâ, hepinizde farklı olan parmak uçlarınızdaki çizgilere kadar aynen yaratmaya gücümüz yeter buyuruyor.)

55 Evrensel hak din yalnız İslam’dır

Bir ateist, İslamiyet’in evrensel olmadığını, sadece Arapların dini olduğunu söyleyerek bazı sorular sordu. İlk sorusu şöyledir:

Sual: Kur’an evrensel midir?

CEVAP

Elbette evrenseldir. Başka bir din de gelmeyecektir. Muhammed aleyhisselam son Peygamberdir. Kur’an-ı kerimde mealen bildiriliyor ki:

(Muhammed, Allah’ın resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur.)[Ahzab 40]

Ateist diyor ki:

Sual: Oruç ve namaz olayını ele alırsak, tüm ibadet zamanlarını ay ve güneşin hareketlerine göre belirleyen İslamiyet, sadece Arabistan yarımadasına hitap eder. Bu da İslamiyet’in evrensel olmadığını göstermez mi?

CEVAP

Ay ve Güneş sadece Arabistan’da mı doğuyor? Avrupa, Asya, Amerika, Afrika’da ve Avustralya’ya güneş doğup batmıyor mu? Kur’an, yalnız Araplara mı hitap ediyor. Ey akıl sahipleri, Ey insanlar, Ey iman edenler, Ey kâfirler, Ey kitap ehli diye birçok âyet vardır. Akıl sahipleri sadece Arabistan’da mı? İnsanlar, iman edenler ve kâfirler yalnız Arabistan’da mı yaşıyor? Bu ne bozuk mantık!

Ateist diyor ki:

Sual: Aynı ibadetler, kutuplarda veya oraya yakın yerlerde yapılmaya kalkılsa bir oruç günü 6 ay sürebilecek ve insanlar 6 ay boyunca nasıl aç kalabileceklerdir?

CEVAP

Bu, dini bilmemekten ileri gelen bir düşüncedir. Kur’an-ı kerimde her şey açıkça yazılmamıştır. Bunun açıklamasını Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine havale etmiştir:
(Kur'anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]

Hadis-i şerifler de dinimizde delildir. Ayrıca iki delil daha vardır. Birinin adı icma öteki de kıyas-ı fukaha’dır. Siz bunları bilseydiniz ve inansaydınız o soruları gündeme getiremezdiniz. Namaz, oruç ve diğer ibadetler bu delillerle anlaşılır. Birkaç saat fark aynı ülkede de olabilir. Hatta aynı şehirde bile kışın geceler uzun yazın kısadır. Yazın gündüzler birkaç saat daha fazla uzun diye oruç tutulmaz mı? Allahü teâlâ şöyle ayarlamıştır ki, kameri aylar, her yıl on gün önce gelir ve yılın her mevsimine isabet eder. Mesela Ramazan ayı, kışın kısa günlere geldiği gibi, çok uzun olan yaz günlerine de gelmektedir. 36 senede bir aynı güne gelir.

Kur’anda, beş vakit namazın vakitleri, çeşitli âyetlerde bildirildiği halde, Beş vakit namaz tabiri geçmez. Sebeplerinden biri de, kutuplarda ve kutuplara yakın yerlerde, beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir. Zengin, İslam’ın beş şartını da yapmakla yükümlü iken, fakire zekat vermek ve şartları yoksa, hacca gitmek de farz değildir. Şu halde, İslam’ın şartlarını eda etmek zengine göre beş iken, fakire göre üçtür. Fakire de, (Sen İslam’ın beş şartını yapmaya mecbursun) denilemediği gibi, kutuplardaki Müslümana da, beş vakit namaz kılma mecburiyeti olmaz. Kılınırsa iyi olur. (Nimet-i İslam)

Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Ancak seferi olanın oruç tutması farz değildir. Kutuplara ve aya giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer)

Ateistin deveye benzeyen mantığı

Ateist diyor ki:

Sual: Kuran’da adı geçen deve, hurma türü şeyler ancak Arabistan yarımadasında yetişen canlı türleridir. Sadece çöl bitkileri ve çöl hayvanlarını içeren Kur’an nasıl evrensel olabilir?

CEVAP

Ne kadar bozuk bir mantık bu! Hangi öğretmen öğrencisine, bilmediği görmediği şeylerden örnekler verir ki? Elbette herkesin bildiği bir örnek verilir. Kur’anın Arapça olarak gönderilmesi de böyledir. Yani Arap olan insana Türkçe veya İngilizce bir dil ile gönderilse idi ne anlayacaklardı? Bununla beraber, Kur’anda, incir, zeytin, nar, üzüm, kiraz, muz gibi meyvelerden, hıyar, sarmısak, soğan, mercimek gibi sebzelerden ve buğday arpa gibi ekinlerden de bahsedilir. Birkaç âyet meali özetle şöyledir:

(Ekinleri, zeytin ve narları yaratan Allah’tır.) [Enam 141]

(Allah, ekin, zeytin, hurma, üzüm ve diğer meyveleri bitirir.)[Nahl 11]

(Bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.) [Abese 25]

(İncir ve zeytine and olsun.) [Tin 1]

(Musa’nın kavmi, çeşitli sebze, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğan istedi.) [Bekara 61]

(Allah gökten su indirip çeşit çeşit meyveler yarattı.) [Saffat 41]

(Hurma, üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik.) [Enam 99]

(Amel defterleri sağdan verilen mutlu kimseler için Cennette sedir ağaçları kiraz, muz ve bol meyveler vardır.) [Vakıa 27- 44]

Kur’anda Cennet şöyle tasvir edilir:

(Cennetin içinde su, süt, şarap ve bal ırmakları ile meyvelerin her çeşidi vardır.) [Muhammed sûresi 15]

Bir hadis-i şerif de şöyledir:

(Cennette, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hayal bile edilemeyen nimetler vardır.) [Buhari]

Kur’an-ı kerimde, at, eşek, katır, koyun, keçi, inek, köpek, domuz, kurt, maymun, zebra, aslan, balık birçok hayvan ismi geçer. Bunların arasında deveyi görmek art niyetin işaretidir. Bekara sûresi bir hayvan adıdır. Sığır demektir. Enam sûresi var, [kurbanlık] hayvanlar demektir. Fil sûresi var. Daha başka hayvan ismi olan sûreler de vardır. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Rabbin bal arısına, her çeşit üründen, çiçekten yemesini öğretti. Karınlarından şifalı bal çıkardı. Düşünen bir millet için bunda ibret vardır.) [Nahl 68,69]

(Yunus’u bir balık yuttu.) [Kalem 142]

(Allah, erkekli dişili sığır da yarattı.) [Enam 144]

(Yahudilere tırnaklı hayvanlar ile sığır ve koyunun iç yağını haram kıldık.) [Enam 146]

(Kâfirler hayvan [davar] gibidir, hatta daha aşağıdır.) [Furkan 44]

(Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır: Koyundan iki ve keçiden iki...) [Enam 143]

(Sizin için at, katır ve eşekler yaratılmıştır.) [Nahl 8]

(Mağara ehlinin köpekleri de vardı.) [Kehf 18]

(Onlar, aslandan ürküp kaçan yaban eşeği [zebra] gibidir.)[Müddessir 50.51]

(Onlara, aşağılık maymun olun dedik.) [Araf 166]

(Rabbin fil sahiplerinin üstüne ebabil kuşlarını gönderdi.) [Fil 1- 4]

(Evlerin en dayanıksızı örümcek yuvasıdır.) [Ankebut 41]

(Musa’nın asası bir yılan olmuştu.) [Araf 107]

(Onlara; tufan, çekirge, haşarat, kurbağa ve kan gönderdik.) [Araf 133]

(Domuz eti ve canavarların öldürdüğü hayvan haramdır.) [Maide 3]

(Yusuf’u kurt yedi dediler.) [Yusuf 17]

(Süleyman'ın, cin, insan ve kuşlardan müteşekkil orduları vardı.)[Neml 17]

(En çirkin ses eşek sesidir.) [Lokman 19]

Genç ateistin hezeyanları

Genç ateist, bir kelimenin iki veya daha fazla anlamı olacağını bilmediği için veli kelimesine takılmış. Soruyor:

Sual: Hiç Allah’ın velisi olur mu?

CEVAP

Bilindiği gibi yüz kelimesinin birkaç anlamı vardır. Baba kelimesi de öyle. Mafya babası, Bektaşi babası, Fakir babası, Para babası, Baba adam gibi farklı anlamlarda kullanılır. Harç kelimesinin de kullanıldığı yerlere göre çeşitli anlamları vardır. Mesela Maliye’de harç demek, vergi demektir. İnşaatta yenice su, kum karıştırılmış çimento demektir. Ziraatta gübre karıştırılmış toprak demektir. Mutfakta da harç vardır, köfte harcı, dolma harcı gibi.

Genç bunları bilmediği için, diyor ki:

Sual: Veli ne demek, koruyan, gözeten demek. Okula başlayan her öğrencinin velisi olur. Öğrenci velisinden sorulur. Allah'ın velisi deyince de Allah'ı koruyan biri anlaşılır. Demek ki sizin Allah’ınızı koruyup gözeten veliler var öyle mi?

CEVAP

Ne kadar cahillik bu. Bir kelimenin birkaç anlamı olur diye yukarıda açıkladık. Veli, ermiş kimse demektir. Veli kelimesinin çoğulu evliyadır. Öğrenci velileri toplandı denilince bu, evliyalar anlaşılmaz. Senin bu yanlışlığın, 1970 lerdeki bir olayı hatırlattı. Belki o zamanlar sen doğmamıştın. Fikir babanız Prof. İlhan Arsel, (Biz üniversitede kapıcılık bile yapamayız) diyerek istifa ettiği zaman, Meydan dergisinde bir yazar, sizin yanlışlığınıza benzer bir yanlışlığını hatırlatmıştı. İlhan Arsel, Ebussuud efendinin bir fetvasını okumuş, sizin gibi yanlış anlamış. Genç bir kızın pire verilip verilmemesi ile ilgili fetvasındaki pire vermek sözünü anlayamamış. (Görüyorsunuz, Müslümanların şeyh-ül-islamı, bir kızı pire ile evlendiriyor) demişti. Halbuki, o kelime pire değil pir idi. Pir ise ihtiyar demektir. Bu ateistler hep böyle mi diye hatırıma geldi.

Genç ateist soruyor:

Sual: Hepimiz Âdem’den geldi isek niçin dil, din, renk ve kültürümüz bir değil?

CEVAP

Taberani’deki bir hadis-i şerifte: (Allahü teâlâ, Hazret-i Âdem’e her şeyin sanatını, ilmini öğretti) buyuruluyor. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, dünyada mevcut bütün dilleri öğretti. Hazret-i Âdem de, Arapça, Süryanice, İbranice ve diğer bütün dillerde kitaplar yazıp her dil ile konuşmuştur. Bu husustaki delillerden biri Bekara sûresinin,(Allahü teâlâ, Âdem'e bütün isimleri [bunların sanatını ilmini, ne işe yaradığını, nasıl kullanılacağını] öğretti) mealindeki 31. âyet-i kerimesidir. Hazret-i Âdem, bunları öğrendiği için, varlıkların adlarını, bütün dil ve lügatleri biliyordu. Çocukları bütün dilleri konuşuyordu. Hazret-i Âdem vefat edince, çocukları kafileler halinde çeşitli ülkelere göç ettiler. Her kafile, ayrı bir dil ile konuşuyordu. Böylece torunlar, dedelerinin konuştuğu diğer dilleri unutmuşlardı. O anda konuştukları dil ile kaldılar. (Mirat-ı Kâinat)

Biyolojide modifikasyon denilen dış değişikliği yanında, mutasyon denilen genlerde değişiklik olayı vardır. Beyaz insandan siyah, esmer veya sarı insanlar türeyebilir. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı dünyanın her tarafından alınan topraktan yarattı. Bu sebeple neslinden, siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bu renkler arasında bulunanlar da oldu. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı da halis ve temiz oldu.) [Ebu Davud]

Dil ve rengin farklı oluşunu açıkladık. Dinlerde inanç farklı değildi. Her semavi dinde, Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, Cennete, Cehenneme iman esastı. İnsanlar tarafından bozulunca farklı gibi zannediliyor. Diğer dinleri insanların bozduğu, Kur’an-ı kerimde bildiriliyor. Kültür ise, her toplumun yaşadığı iklime, coğrafi bölgeye göre farklı olur.

İslamiyet kolaylık dinidir

Ateist genç diyor ki:

Sual: İslam kolaylık dini imiş, kime yutturuyorsunuz bunu? Nasıl kolaylık dini bu? Oruç tut, namaz kıl, hacca git ve zekat ver. Bunları yapmanın neresi kolay? Bir kısmında beden yoruluyor, bir ay aç duruluyor, bir kısmında ise para gidiyor.

CEVAP

Müslümana bunların hiç biri güç gelmez. Mesela sen sabahları uykuda iken biz sabah namazına kalkıyoruz. Elbette bunlar, sana ve senin gibilere zor gelir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, kullarına yapabilecekleri şeyleri emretmiştir. Güç yetirilemeyen işleri emretmemiştir. İnsanları zayıf yarattığı için, kolaylık göstermiştir. Bir âyet meali şöyledir:
(Allah, size hafif, kolay emretmek istedi, çünkü insan, zayıf yaratılmıştır.) [Nisa 28]

Namaz, oruç kolaydır. Zekat için de malın tamamının değil, kırkta birinin verilmesini emretmiştir. Dinin diğer emirlerine dikkatle ve insafla bakılırsa, bu kolaylıklar görülür. Bununla beraber ibadet etmenin güç geldiği kimseler yok değildir. İbadetlerin zor gelmesi, Allah’ın düşmanı olan nefstendir. Namaz kılmak ve diğer ibadetleri yapmak, ancak müminlere kolay gelir. Kalbi kararmışlara, kâfirlere zor gelir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Bu din [inanıp ibadet etmek] müşriklere [imansızlara] güç gelir.)[Şura 13]

([Her çeşit günahtan çekinmek, oruç tutmak ve diğer ibadetleri yapmak için] Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım isteyiniz. Sabır ve namaz, yalnız Allah’tan korkan müminlerden başkalarına zor gelir.) [Bekara 45]

Bedeni hasta olana bazı işleri yapmak güç geldiği gibi, kalbi ve ruhu hasta olana, kâfir olana da ibadetler güç gelir. (1/191,289)

Ateist genç diyor ki:

Sual: Siz dinin yolundan değil de aklın yolundan gitmelisiniz. Biz akılcıyız, siz dincisiniz. Dinci olan akılcı olabilir mi? Tanrı simgesel bir anlatımdır. Tanrı diye bir şey yoktur. Varsa göstermeniz gerekir.

CEVAP

Bir bilgisayar, bir uçak kendiliğinden meydana geldi diyene inanan mı akıllıdır, yoksa bunların elbette bir yapanı var diyen mi? Bu kâinattaki canlı ve cansız yaratıklar kendiliğinden meydana geldi diyen mi akıllı, yoksa elbette bunun bir yaratıcısı vardır diyen mi? O halde tesadüfen oldu diyen nasıl akıllı olabilir ki? Başına gelecek işlerden dolayı bir tedbir almayan, istikbalini düşünmeyen kimseye akıllı denir mi? Hazret-i Ali, dirilmeye inanmayan bir ateiste, “Biz inanıyoruz. Diyelim ki senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Bizim inancımız doğru ise, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın” diyor. Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet’e göre ise, o Cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki, ahiret hayatı, bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allah’a ve ahirete inanması gerekir. İnanmamak, ahmaklık olur.

Hazret-i Ali’nin buyurduğu gibi, ihtiyatlı, tedbirli olmak mı akıl kârıdır, yoksa sonsuz tehlikeyi göze almak mı? İslamiyet akla çok önem veren bir dindir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Aklı olmayanın dini yoktur.) [Ebuşşeyh]

(Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhari]

(Aklı olan kimse iman eder.) [Beyheki]

Tevekkül, kader ve kısmet

Ateist genç diyor ki:

Sual: Din sağlıklı düşünmeye engeldir. İnsanı tevekkülcü, kaderci, kısmetçi yapar.

CEVAP

İslamiyet’i bilmediğiniz için böyle rastgele konuşuyorsunuz. Tevekkül, kader, kısmet gibi şeyleri de bilmiyorsunuz. İslam âlimleri buyuruyor ki:

Sebeplerin tesir etmesinin Allahü teâlâdan olduğunu bilen, tesiri Allahü teâlâdan bekleyen ve tecrübe edilmiş sebepleri kullanan kimse, Allahü teâlâya tevekkül etmiş, yalnız Ona güvenmiş olur. Tesir etmeyen, hayali sebepleri kullanmak, tevekkül olmaz. Tesiri çok görülmüş olan sebepleri kullanmak gerekir. Ateş yakar, fakat, ateşe yakma kuvvetini veren, Allahü teâlâdır. Aç olan, bir şey yer; bu şeye doyurma kuvveti veren Odur. Gerektiği zaman, böyle sebepleri kullanmadığı için zarar gören kimse, Allah’a asi olur. Tecrübe edilmiş sebepleri kullanmak gerekir. Allahü teâlâ, istişareyi, yani bilenlere danışmayı emretti. Danışmak, sebebe yapışmaktır. Tevekkül sebeplere yapıştıktan sonra sonucu sabırla beklemektir. Tevekkül, iş yapmayıp tembel oturmak değildir. Bir işe başlamak ve başlanan işi başarmak için tevekkül gerekir. Güç bir işi başaramamak korkusunu gidermek için de tevekkül gerekir.

Al-i İmran sûresinin (Azmedip de bir işe başlayınca, Allah’a tevekkül et, Ona güven! Allah size yardım ederse, kimse size galip gelemez. Size yardım etmezse, kimse yardım edemez. O halde, müminler Allah’a tevekkül etsinler) mealindeki 159. ve160. âyetleri, tevekkül ile beraber çalışmayı ve çalışmada azmin de gerektiğini bildiriyor. Demek ki her Müslüman çalışacak, azmedecek ve sonra da güvenecektir. Tevekkül bir zaaf, bir acizlik değil, tam aksine bir kuvvettir. Tevekkül edenin kaybedecek bir şeyi de yoktur. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Deveni sıkı bağla ve sonra Allah’a tevekkül et!) [İbni Asakir]

Dinimiz, insanlara daima çalışmak, aklını doğru kullanmak, her türlü yeniliği öğrenmek, başarmak için her türlü meşru çareye başvurmayı emretmektedir. Bir Müslüman ancak herhangi bir işte aklını kullandığı, her çareye başvurduğu ve son derece de çalıştığı halde, bir başarıya ulaşamazsa, üzülmemeli ve bu sonucun, Allahü teâlânın kendisi için uygun gördüğü bir husus olduğunu kabul ederek kaderine razı olmalıdır. Yoksa hiçbir şey yapmadan, çalışmadan, öğrenmeden ve bilmeden yan gelip yatarak beklemek, İslamiyet’te yoktur. Böyle yapmak büyük günahtır. Ateistler tevekkülü böyle bir şey zannediyorlar. Bir âyet meali şöyledir:

(İnsana, ancak dünyada çalışarak yaptığı işler fayda verir.) [Necm 39]

İnsanlar, bazen her şeye başvurdukları ve çok çalıştıkları halde, istediklerine kavuşamazlar. İşte o zaman, bu işte kendi ellerinde olmayan bir kudret bulunduğunu ve bu kudretin insanların yaşamaları ve başarıları üzerinde etkili olduğunu ve onlara yön verdiğini kabul ederler. İşte kader kısmet budur. Bu aynı zamanda büyük bir teselli kaynağıdır. (Ben görevimi yaptım, ama ne yapayım ki kısmetim bu imiş) diyen bir Müslüman, bir işte başarısız olsa bile, ümitsizliğe kapılmaz ve büyük bir iç huzuru ile çalışmaya devam eder. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:

(Güçlükle beraber elbette bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine teşebbüs et ve hacetini yalnız Rabbinden iste!)[İnşirah 5-8]

Yani başarısızlıktan ümitsizliğe düşmeyip çalışmaya devam etmelidir. Dinimiz çalışmayı emrederken, Müslümanlara tevekkülcü ve kaderci diye saldırmak, İslamiyet’i bilmemekten ileri gelen fanatik bir durumdur.

Tesettürü Kur’an emrediyor

Ateist genç diyor ki:

Sual: Başını ve vücudunu, hele kol ve bacakları örtmek asla Kur’anda yoktur. Buna rağmen kapanmak nasıl Allah’ın emri olur?

CEVAP

Resulullah efendimiz, kapanma hükmü Kur’an-ı kerimde olmadığı halde mi emretti? Asırlardır Müslümanlar Kur’ana, sünnete uymuyorlar mı? Ne kadar basit bir görüş bu. Tesettürle ilgili âyet-i kerimeleri Peygamber efendimiz açıklamış, âlimler de bizlere bildirmiştir. Bu husustaki tartışmalar kasıtlıdır. Kur'an-ı kerimde genel olarak hükümler, kısa olarak bildirilmiştir. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (İndirdiğim Kur’anı insanlara açıkla) buyuruluyor. (Nahl 44)

Bir kimse, İsra sûresinin (Ana babana öf deme) mealindeki 23. âyete bakarak, ana babasına öf demeden, sopa ile dövse, sonra da (Ben öf demediğim için, Kur'anın emrine uydum) dese, doğru olur mu? Bunun anlamı, (Ana babanızı üzmeyin, hatta onlara öf bile demeyin)demektir. (Beydavi)

Bunun için tesettür âyetlerinden göğüs kısmını kapatıp başka yerleri açmak anlamı çıkmaz. Bu bakımdan Kur'an tercümesine bakmak çok yanlış olur. Herkes Kur'andan hüküm çıkarabilseydi, Peygamber gönderilmesi lüzumsuz olurdu. Dinimizin bir hükmünü öğrenmek için herkes Kur'an-ı kerime bakıp anlayamaz. Kur'an-ı kerim, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i şerifleri de anlamak büyük ilim işidir. Bunları da İslam âlimleri açıklamıştır. Onun için hiç kimseye Kur'an tercümesi okumasını tavsiye etmiyoruz. Tıp kitabı okuyarak, ilaç yapmak ve hastaya teşhis koymak yanlıştır. Kur'an tercümesinden hüküm çıkarmak bundan daha büyük yanlıştır. Çünkü yanlış ilaç öldürebilir; ama yanlış hüküm, imanı kaybettirip, sonsuz azaba düşürebilir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Kur'anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir.) [Nesai]

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

[Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [ziynet takılan yerlerini]göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]

Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsü ile sadece yakasını örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme, boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:

(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış elbiselerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza edilmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59]

Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Önemli olan Resulullahın açıklamasıdır. O buyuruyor ki:
(Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir) [Mecmaul-enhür, El-mugni]

Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha (De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Resulullaha tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir!

Resulullah efendimiz, baldızını, ince elbise ile görünce, (Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud)

Hazret-i Âişe buyurdu ki:

(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen peştamallarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai)

Hak din hangisi?

Sual: Almanya’da oturuyoruz. Küçük kızım, okuldan gelince, “Anne, ya Hıristiyan dini hak ise, onun hak din olmadığını nereden biliyoruz?” dedi. Küçük çocuğuma nasıl bir cevap vermeliyim?

CEVAP

Çocuk her şeyi sorabilir. Ona şimdilik şu kadarını söyleseniz yeter:

Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamdan beri, insanları doğru yola iletmek üzere birçok peygamber göndermiştir. Bazılarına da kitap vermiştir. Kitap verdiği peygamberler, bir din ile gelmiştir. O din bozulunca Allah başka bir din göndermiştir. Mesela İbrahim aleyhisselamın dini bozulup insanlar, doğru yoldan ayrılınca, Allah onlara Musa aleyhisselamı göndermiştir. Onun dinine Musevilik deniyordu. Şimdi Yahudilik deniyor. Yahudilik dini bozulunca da, Allah İsa aleyhisselamı gönderdi. Dinine İsevilik deniyordu. Şimdi Hıristiyanlık deniyor. Hıristiyanlık da bozulunca, Allah, bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Onun dininin adı İslamiyet’tir. Allah, artık bu din bozulmayacak, kıyamete kadar kalacak dedi. Ben İslamiyet’ten razıyım dedi. Şimdi Hak din ancak İslamiyet’tir dedi. İslamiyet’ten başka din arayanları, başka dini hak bilenleri Cehenneme atarım dedi. Bütün Peygamberler de Müslüman idi. Onları ve getirdikleri kitapları inkâr etmeyiz. Onlar da hak idi, ancak İslamiyet ile Allahü teâlâ onları yürürlükten kaldırdı, böyle olduğuna inanmayanların kâfir olduğunu bildirdi.

Din ne demektir?

Sual: Din ne demektir? İslamiyet’e sırat-ı müstakim yani doğru yol denir mi?

CEVAP

Elbette İslamiyet sırat-ı müstakimdir.
Din, insanları sonsuz saadete götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir. Din ismi altında insanların uydurduğu yollara din denmez. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamdan beri, her bin senede, bir Peygamber vasıtası ile, insanlara bir din göndermiştir. Bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere iman etmeyi istemişlerdir. Yani bütün Peygamberler Müslüman idi. Fakat, kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri başka başka olduğundan, Müslümanlıkları da ayrıdır. Mesela namaz vakitleri kiminde az kiminde çok idi. Bazı şeyler kiminde haram, kiminde helal idi.

Her din, kendisinden önce gelen dini nesh etmiş, yani değiştirmiştir. En son gelen ve her dini değiştiren ve dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselamın dinidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, bu ahkam ile kurulmuş olan İslam dinidir. Sırat-ı müstakim, sadece İslamiyet’tir. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]

(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]

(İslam’dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul edilmez.)[Al-i İmran 85]

İslamiyet sırat-ı müstakimdir. Kur’an-ı kerimde otuzdan fazla yerde, İslamiyet için sırat-ı müstakim ifadesi geçer. Bunlardan bazılarının mealleri şöyledir:

(Doğu da Allah’ın, batı da. O, dilediğini doğru yola [İslamiyet’e]iletir.) [Bekara 142]

(Allah'ın Kitabına sarılan elbette doğru yola [İslamiyet’e] kavuşur.)[Al-i İmran 101]

(Allah, kendisine inanan ve Kitabına sarılanları rahmetine ve bol nimetine kavuşturur, onları kendisine götüren doğru yola[İslamiyet’e] ulaştırır.) [Nisa 175]

(Allah, rızasını gözetenleri onunla, selamet yollarına eriştirir ve onları, iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola[İslamiyet’e] iletir.) [Maide 16]

(İşte Rabbinin doğru yolu [İslamiyet] budur. Biz, âyetlerimizi, düşünen bir topluluk için beyan ettik.) [Enam 126]

(İşte benim doğru yolum [İslamiyet] budur; ona uyun. Sizi bu yoldan ayıracak başka yollara uymayın. Kötülüklerden sakınmanız için Allah size bunları emretti.) [Enam 153]

(İblis dedi ki: Sen beni azgınlığa mahkûm ettin, ben de yemin ederim ki, insanları saptırmak için, senin doğru yoluna[İslamiyet’e] pusu kuracağım [onlara vesvese verip saptırmaya çalışacağım.]) [Araf 16]

(Allah, iman edenleri, doğru bir yola [İslamiyet’e] iletir.) [Hac 54]

(Resulüm, elbette sen, onları doğru yola, [İslamiyet’e]çağırıyorsun.) [Müminun 73]

(Kur’an-ı Hakim'e and olsun ki, sen doğru yol [İslamiyet] üzere gönderilmiş Peygamberlerdensin.) [Yasin 2-4]

(Ey Resulüm, elbette sen, doğru bir yola [İslamiyet’e]çağırıyorsun.) [Şura 52]

İslamiyet evrenseldir

Sual: Bir ateist, (Kur’anda Peygambere Mekke halkını Müslümanlığa davet et deniyor. Ben Mekkeli olmadığıma göre, Müslümanlık beni bağlamaz) diyor. İslamiyet evrensel bir din değil mi? Sadece Mekke halkına mı geldi?

CEVAP

Mealden İslamiyet öğrenilmez. Görüyorsunuz kâfir bile anlamayıp veya yanlış anlayıp kâfirliğini katmerleştiriyor, ben böyle dine inanmam diyor.

İslamiyet evrensel olup kıyamete kadar geçerli tek dindir. Bu konuda bir çok âyet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Bu konudaki iki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Her Peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]

(Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan biri, her Peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün dünyadaki insanlara gönderildim.)[Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi]

Birkaç âyet-i kerime meali:

(De ki, ey insanlar, ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158] (Yukarıdaki hadis-i şerifler gibi, bu âyet-i kerime de, Peygamber efendimizin bütün insanlara geldiğini açıkça göstermiyor mu?)

(Biz seni ancak bütün insanlara [Müminlere Cenneti] müjdeleyici ve [kâfirlere azabı haber verici] uyarıcı [bir resul] olarak gönderdik; ama insanların çoğu [bu gerçeği] bilmez.) [Sebe 28]

(Âlemlere [Bütün insanlara ve cinlere ilahi azap ile] korkutucu[uyarıcı] olarak Furkanı [Kur’anı] kuluna [Resulüne] indiren [Allah’ın şânı] ne yücedir.) [Furkan 1]

(Biz seni âlemlere [insan, cin ve diğer bütün mahlukata] rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

Ateistin konu edindiği iki âyet-i kerime şu mealdedir:

(Bu Kur'an, kendinden önce [gönderilen ilahi] kitapları tasdik eden, şehirlerin anası (merkezi olan Mekke) halkını ve çevresindeki [dünyadaki] bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitaba da inanıp namazlarını devamlı kılarlar.) [Enam 92] (Mekke şehri, İslam dünyasının merkezidir. Onun çevresi bütün dünyadır. Dünyadaki Müslümanlar her yıl bir sefer Mekke’de bulunan Kâbe’de toplanırlar.)

(Şehirlerin anası [olan Mekke] halkını ve çevresindeki [bütün dünyadaki] insanları uyarman ve varlığında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutman için sana Arapça bir Kur'an indirdik. İnsanların bir kısmı [müminler]Cennete, bir kısmı da [kâfirler] Cehenneme gidecektir.) [Şura 7]

Demek sadece Mekkelilerin değil, insanların bir kısmı, inanmadıkları için Cehenneme, bir kısmı da inandıkları için Cennete gidecektir. Cenneti değil de, Cehennemi tercih etmek, ne kadar ahmakça bir iş olur! Mekke, Âdem aleyhisselamdan beri bütün müminlerin yani bütün semavi dinlerin merkezidir. Bütün Peygamberler müslüman idi. Kâbe-i muazzamayı ilk defa Âdem aleyhisselam, sonra da İbrahim aleyhisselam yaptı. Resulullah efendimiz zamanında da tamir edildi.

Hak din İslam’dır

Sual: Musa peygambere inanana Musevi, İsa peygambere inanana İsevi deniyor da, Muhammed peygambere inanana Muhammedi denmiyor da, niçin Müslüman deniyor?

CEVAP

Diğer dinler, belli bir kavme, belli bir bölgeye gönderilmiştir ve belli bir zaman yürürlükte kalmıştır. İslamiyet ise, cihanşümul [evrensel, üniversal] bir din olup, bütün insanlığa gönderildiği ve hükümleri de, kıyamete kadar geçerli olduğu için, gönderilen peygamberin ismi ile bildirilmemiştir. Muhammed aleyhisselamın getirdiği dine, İslamiyet dendi. Önceki dinlerin hiç biri bozulmamış olsaydı bile, nesh edildiği, yani yürürlükten kaldırdığı için, artık o dinlerin hiç biri ile amel etmek caiz olmaz. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah indinde hak din, yalnız İslam’dır.) [Al-i İmran 19]

İslam dini evrenseldir

Sual: (Kur’anda “Anlayabilmeniz için, Kur’anı Arapça olarak indirdik” denmesi, Kur’anın aslını ve tercümesini herkesin anlayabileceğini ve İslam dininin evrensel olmadığını, yalnız Arapların dini olduğunu gösterir) diyenlerin sözü yanlış değil midir?

CEVAP

Elbette yanlıştır. Bunları, dinsizler söylüyorlar. Hangi dille gelseydi, aksini söylerlerdi. Yusuf sûresinin, (Anlayabilmeniz için, Kur’anı Arapça olarak indirdik) mealindeki ikinci âyet-i kerimesi, tefsirlerde şöyle açıklanıyor:

(Kur’anı herhangi bir dille değil, en geniş, en açık dil olan Arapça olarak indirdik. Eğer iyi düşünürseniz, bu kitabın yüceliğini, kendisinin bir şaheser, sözlerinin bütün insanlığa hitap ettiğini görür, Müslüman olmayı en büyük vazife, en yüksek saadet telakki edersiniz. Ey Araplar, Kur’anın, edebiyatçıların, şairlerin sözlerine benzemediğini gördünüz. Bunun insan sözü değil, ilâhî bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız.)

Demek ki âyette geçen anlamak ifadesi, bunun ilâhî kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkâmını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, Allahü teâlâ, (Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla!) buyurmazdı. (Nahl 44)

Fussilet sûresinin, (Eğer biz Kur’anı yabancı bir dille gönderseydik, “Âyetler tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Arapça olmayan bir kitabı biz nasıl anlarız” derlerdi. De ki: O Kur’an, bütün inananlar için, doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. Sanki onlara uzaktan bağrılıyor da, Kur’anın ne söylediğini anlamıyorlar) mealindeki 44. âyetin açıklaması şöyledir:

Kur’an, [Çince, Yunanca, Rusça veya başka bir dilde değil de] kendi diliniz olan Arapçadır. Siz, ifadelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur’anın ilâhî bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa (Arap olduğunuza göre, Kur’anın hükümlerini de anlarsınız) denmiyor. Âyetin devamında, [Arap oldukları hâlde] inanmayanların Kur’anı sağırlar gibi duymadıkları bildiriliyor. Bilinmesi farz olan iman bilgileri, farzlar ve haramlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkhı, müctehid âlimler, âyet ve hadislerden çıkarmıştır. (Hadika)

56 Hoşgörü ne demektir?

Sual: Bir ateist, (İslam dininde hoşgörü yoktur. Mesela zina, hırsızlık gibi suçlara ağır cezalar veriliyor. Müslümanlığı bırakan öldürülüyor. Eğer hak ve mantıklı bir din olsaydı böyle cezalar olmazdı. Dinde zorlama yoktur demeleri yalandır. Öyle olsaydı, Namaz kılmayan, açıktan oruç yiyen, ağır şekilde cezalandırılmazdı. Hoşgörülü olmayan bir dine inanmam) diyor. Buna nasıl bir cevap vermeli?

CEVAP

Ateist Allah’a inanmaz ki, Allah’ın kanunlarına inansın. Âyete, hadise yani Allahü teâlânın ve Onun gönderdiği Resulünün sözlerine inanmayana ne delil getirilir? Önümüzde delil olarak uçsuz bucaksız koca bir kâinat var. (Bu, kendiliğinden oldu) diyene ne denir? Aynı topraktan çeşitli sebze meyve bitki çıkıyor, kimisi tatlı kimisi acı. Arı yiyor bal yapıyor, yılan yiyor zehir yapıyor. (Bunlar hep kendiliğinden oluyor. Gezegenler, ay, güneş, deniz hepsi kendi kendine oldu) diyene, yani mantıksız birine ne söylenebilir? Bir âyet meali şöyledir:

(Göklerde ve yerde neler var, [ibretle] bakın. Ama inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.) [Yunus 101]

Bir toplumda suç işleyenlerin cezasının verilmesine itiraz edilmez ki? Hoş görülü olmak için zina edeni, hırsızı, eşkıyayı hoş mu görmek gerekir?

Hoşgörü ne demektir? TDK’nin sözlüğünde, (Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu) diye tarif ediliyor. Dikkat ediniz, her şey deniyor. Adam hırsızlık yapacak, namusumuza tecavüz edecek biz hoş göreceğiz öyle mi? Yine TDK’de, Mezhebi geniş ifadesini tarif ederken, (Namus konusunda aşırı hoşgörülü davranan kimse) deniyor.

Domuz çiftliğine gitmiştim, sualdeki ateistin tarifine göre, domuzun çok hoşgörülü bir hayvan olduğunu gözümle gördüm. Dişi domuz pislik yerken, bir erkek domuzla çiftleştiğini gördüm. Diğer domuzlar, gayet hoş görülü, sanki ateist gibi, başlarını döndürüp de bir kere olsun bakmıyorlar. Halbuki bir çok hayvanda bile böyle hoşgörünün olmadığını, dişisine yaklaşana saldırdığını çok kere gördüm.

Her şeyde her zaman hoşgörü olmaz. Sınırsız hürriyet [özgürlük] gibi, sınırsız hoşgörü de çok yanlıştır. Kötüler hoş görülür mü? Suçlular hoş görülürse, toplumun nizamı nasıl sağlanır? Suçun azaltılması için cezaların ağır olması gerekir. İdam cezası kalkınca olaylar azalmadı, aksine daha çok arttı. Amerika ölüm cezasını kaldırmıyor diye suçlamak mantıksızlık olur. Dinin kuralları insanların istedikleri gibi değiştirilirse, o zaman o ilahi bir din olmaz.

İbadetleri yapmayana verilen ceza Müslüman tebaa [vatandaş] içindir. Gayrimüslim vatandaş için böyle bir ceza yoktur. İslam devleti Hıristiyan ve Yahudilerin ibadetlerine karışmaz. Hiçbir baskı yapılmaz. Bu kurallar, Müslümanların ahlakını ve milli birliğini bozulmaktan muhafaza eder. (Dinde zorlama yoktur) âyeti, başka dinde bulunan bir kimsenin zor ile Müslüman yapılamayacağını ifade etmektedir. Bir gayrimüslim, zorla Müslüman yapılmaz.

Müslümanlar hiçbir zaman, kâfirlerin yaptıklarını yapmazlar. Yani maddi ve manevi kazançlar bahşederek veya müdür, profesör, dekan gibi unvanlar vererek bir insanı Müslüman yapmaya teşebbüs etmezler.

İslamiyet tebliğ edilirken de, hiçbir zorlama ve tehdit yapılmamıştır. Bunlar vesikaları ile doğru yazılmış tarih kitaplarında vardır.

57 Kur'an-ı kerimin mucize oluşu

Sual: Bir ateist, Allah’a inanmadığı için, Kur’anı peygamberin yazdığını ve yanlışlarla dolu olduğunu söyleyip örnek veriyor, (Yasin sûresinin 40. âyeti yanlıştır. Güneş sabittir, dönmez) diyor. Kur’anın Allah kelamı olduğu nasıl inkâr edilebilir?

CEVAP

Ateist, dini bilmediği gibi, fen ilminden de haberi yoktur. Eğer haberi varsa, kasten gerçekleri inkâr etmekte, tutmasa da iz bırakır düşüncesiyle Kur’an-ı kerime çamur atmaktadır. Güneş’in sabit durduğunu söylemekte bir kasıt yoksa cahillik vardır. Fen kitaplarında ve ansiklopedilerde Güneş’in de döndüğü bildirilmektedir.

Güneş nedir?

Dünyada canlıların yaşayabilmesi için gerekli olan ısı ve ışık enerjisini sağlayan, kendi sisteminin merkezinde yer almış, Samanyolu galaksisindeki yaklaşık iki yüz milyar yıldızdan biri Güneş’tir. Güneş’in ekseni etrafında döndüğü 1611’de Galile tarafından ispatlanmıştır. Güneş’in, o tarihte Galile’nin bilmediği, anlamadığı bir hareketi daha vardır. Güneş denilen yıldız, kendine bağlı sistemiyle birlikte bir öteleme hareketi yapmakta ve Herkül Takım Yıldızı içinde Apeks adı verilen bir noktaya doğru saniyede 250 km’lik bir hızla ilerlemektedir.(Y. Rehber Ans.)

Yanlış denilen âyetin meali şöyledir: (Ne Güneş’in Ay’a yetişmesi mümkün olur, ne de gece gündüzü geçer. Ay, Güneş ve yıldızların her biri kendi yörüngesinde yüzer.) [Yasin 40; Celaleyn]

Demek ki, gökteki bütün yıldızlar, kendi yörüngelerinde hareket etmektedir. Ateist, Allah’ı inkâr ettiği için, Orta Çağda Güneş’in hareketi nereden bilinsin diye düşünüyor. Koca kâinatın kendiliğinden olduğunu sanıyor. Hâlbuki her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. İki âyet meali:
(Allah her şeyin yaratıcısıdır.) [Zümer 62],

(Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]

Ateist sırf Allah’ı inkâr etmek için, insanın insandan değil de, maymundan geldiğini savunursa da, maymunu kimin yarattığını söyleyemez. Gezegenleri de yoktan yaratan Allah, onların nasıl hareket ettiklerini bilmez mi? Üç âyet meali:

(Allah her şeyi bilir.) [Hücurat 16],

(Yaratan hiç bilmez mi?) [Mülk 14],

(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]

Kur'an-ı kerimin dili

Kur’an-ı kerim, o günkü insanların anlayacakları dilde ve onların anlayacakları seviyede inmiştir. Mesela Arapça bilen Arap halkına Türkçe veya İngilizce inmemiştir. Yusuf sûresinin, (Anlayasınız diye biz Kur’anı Arapça olarak indirdik) mealindeki 2. âyeti, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor:

Biz Kur’an-ı kerimi başka bir dille değil, en geniş, en açık, en ahenktar olan Arap lügati üzere indirdik. Eğer iyi düşünürseniz, bu kitabın bir şaheser, hükümlerinin, tesirli sözlerinin, bütün insanlığa hitap ettiğini anlar, Müslüman olmayı en büyük en yüksek bir saadet telakki edersiniz. Ey Araplar, Kur’an, sizin dilinizle indi. Birçok edebiyatçının, şairin sözünü bilirsiniz. Hiç birine benzemiyor. İncelerseniz, bunun insan sözü olmadığını, ilahi bir kelam olduğunu kolayca anlarsınız.

Kur’an-ı kerim, bir fen kitabı değil, bir iman kitabıdır. Anayasada bile, cezalar kanunlara havale edilir. Kur’an-ı kerimin detaylı bilgisi ise, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Kur’andaki bilgilerin açıklaması hadislerden ve tefsirlerden öğrenilir. O zamanın insanlarına bitkilerin, ağaçların döllenmesi [tozlaşması] hakkında bugünkü fen bilgileri ışığında anlatılsa, anlayamazlar. Hattâ anlamayanlardan bir kısmı inkâr eder, küfre düşerdi. Kur’an-ı kerimde kısaca, (Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik) buyurulur. (Hicr 22)

Burada sadece rüzgârın aşılamaya sebep olduğu anlaşılır. Ama nasıl aşılandığı bilinmez. Bunun Peygamber efendimiz tarafından veya müfessirler tarafından açıklanması gerekir. Gezegenlerin dönüşleri de böyledir. Hangisi hangisinin etrafında ne kadar hızla döndüğünü Kur'an-ı kerimden anlayamayız. Âyet-i kerimeleri açıklamak için hadis-i şeriflere ve tefsir âlimlerinin kitaplarına bakmak gerekir.

Kur'an Allah kelamıdır

Kur’an-ı kerimin bir mucize olduğu çeşitli yönlerden ispatlanmıştır: Peygamber efendimiz, kimseden bir şey öğrenmemiş, hiç yazı yazmamışken ve geçmişlerden ve etraftakilerden haberi olmayan insanlar arasında hâsıl olmuşken, Tevrat’ta, İncil’de ve bütün başka kitaplarda yazılı şeyleri bildirdi. Geçmişlerin hallerinden haber verdi. Her dinden, her meslekten ileri gelenlerin hepsini hüccet ve deliller söyleyerek susturdu. Allahü teâlâ, Resulüne buyuruyor ki:

(Sen bundan [Kur’an gelmeden] önce bir kitap okumuş ve onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıl yoldakiler, [Kur’anı başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış] derler ve [Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat’ta ümmidir, bu ise ümmi değil diye] şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48]

Kur’an-ı kerimde insanların söyleyemeyeceği şeyler pek çoktur. Birkaçı şöyledir:

1- İcaz ve belagat: Yani az söz ile pürüzsüz ve kusursuz olarak, çok şey anlatmaktır. Bütün şairler, edebiyatçılar, Kur’an-ı kerimin nazmında ve manasında âciz ve hayran kalmışlar, bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İcazı ve belagati insan sözüne benzemez. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozulur. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayan bulamamıştır.

2- Âyetler, yani sözler ve cümleler, Arapların sözlerine ve şiirlerine hiç benzemez. Kur’an-ı kerimin yanında onların sözleri, cam parçalarının elmasa benzemesi gibidir. Dil uzmanları bunu pekiyi görmektedir.

3- Bir insan, Kur’an-ı kerimi ne kadar çok okursa okusun bıkmaz, usanmaz. Arzusu, hevesi, sevgisi ve zevki artar. Hâlbuki Kur'an-ı kerimin tercümelerinin ve başka şekillerde yazmalarının ve diğer bütün kitapların okunmasında, böyle arzu ve lezzet artması olmuyor. Usanç hâsıl oluyor. Yorulmak başkadır, usanmak başkadır.

4- Geçmiş insanların bilinmeyen hallerinden birçok şey Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir.

5- İleride olacak şeyleri bildirmektedir. Çoğu meydana çıkmış ve çıkmaktadır. Mesela, Rum sûresinin 3. âyetinde mealen, (Rumlar, en yakın bir yerde mağlup oldu. Hâlbuki onlar, bu mağlubiyetten sonra birkaç yıl içinde galip gelecektir) buyuruldu. Bu âyet, Rum Kayseri Heraklius’un İran şahı Husrev Perviz’e galip geleceğini önceden haber verdi. Aynen vaki oldu.

Allahü teâlâ, her asırda en az bir kişiyi Peygamber olarak göndermiş, ona çeşitli mucizeler vermiştir. Mesela, Hazret-i Musa zamanında sihir, büyücülük çok ilerlemişti. Hazret-i Musa asasını yere koyup büyük bir ejderha olmuş, sihirbazların ellerindeki aletleri, ipleri yutmuştur.

Hazret-i İsa zamanında tıp çok ileri idi. Hazret-i İsa mucize olarak, körleri iyi etmiş, ölüleri diriltmiştir.

Bizim Peygamberimizin zamanında ise, edebi söz ve yazı sanatı çok ileriydi. Yarışmada birinci olan şiir, yazı ve konuşmalar Kâbe duvarına asılırdı. Kur’an-ı kerim gelince bunlar indirilip yerine, gelen âyetler kondu. İnatçı kâfirler hariç herkes Kur’an-ı kerimin Allah’ın kelamı olduğuna inandı.

Kur’anda, (Bu Kur’an, Allah kelamıdır. İnanmıyorsanız, bir âyeti kadar siz de söyleyin! Söyleyemezsiniz) buyuruluyor. Bütün düşmanlar el ele verip, yıllarca uğraştıkları halde onun benzerini bugüne kadar söyleyemediler. Söylemeleri de mümkün değildir. Söylemek de mümkün değildir. Bunun dışında Peygamber efendimiz aleyhisselamın sayısız mucizesi görüldü.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(De ki: Mucizeler Allahü teâlânın kudreti ve iradesi ile olur.)[Ankebut 50]

Ancak Allahü teâlâ, enbiyasını ve evliyasını başka kullarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği mucize ve keramet gibi harikaları, bu zatlara ihsan etmiştir.

Bugünkü 4 İncil’de pek çok çelişki vardır. Bu da, insan eliyle yazıldığını gösterir. Hâlbuki Kur’an-ı kerimde tenakuz yoktur. Bir âyet meali:

(Eğer Kur’an, Allah’tan başkasından gelseydi, içinde pek çok tutarsızlık bulunurdu.) [Nisa 82]

İkinci önemli husus, nasıl insan, bir karınca bile yaratamıyorsa, Kur’an-ı kerimin bir cümlesini meydana getiremez. 14 asırdan beri de, benzeri yazılamadı. İki âyet meali şöyledir:

(Eğer kulumuza [Resulüme] indirdiğimizden [Kur’anın Allah’tan geldiğinde] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğruysanız, Allah’tan gayri şahitlerinizi [putlarınızı, bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sûre meydana getirin! Bunu asla yapamazsınız.) [Bekara 23, 24]

(Bu Kur’anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88]

Üçüncü husus ise, Kur’an hiç değiştirilemez. İki âyet meali şöyledir:

(Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]

(Allah’ın kelamını [Kur’an-ı kerimi] kimse değiştiremez.) [Enam 115]

Bugüne kadar kimse değiştirememiştir. Birkaç ateistin veya ateist kılığına girip Kur’ana ve İslam’a saldıran misyonerlerin iftiralarının ne önemi olur ki. Allahü teâlâ, sahibi benim, koruyanı benim, şahidi benim buyuruyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini, doğruluk rehberi Kur’an ve hak dinle gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.) [Fetih 28]

Bu kadar vesikalardan da anlaşıldığı gibi Kur’an-ı kerim Allah kelamıdır.

58 Kur’an-ı kerim niçin Arapça

Sual: Ateist yazar, (Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı Arapça indirdi) diyor.

CEVAP

Eğer Kur’an İngilizce olarak inseydi, aynı bozuk mantıkla, (Diğer milletler kendi kulu değil mi de, Tanrı Kur’anı İngilizce indirdi) diyecekti. Maksadı yanlış bulmak olduktan sonra her şeyi tenkit eder. Yusuf sûresinin, (Biz Kur’anı Arapça olarak indirdik, umulur ki, siz onu anlarsınız) mealindeki 2. âyet-i kerimesi, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor:

Biz Kur’an-ı kerimi herhangi bir lisan ile değil, en geniş, en açık, en âhenktar olan Arap lügâtı üzere indirdik. Eğer akıllıca düşünürseniz, bu Kitabın ulviyetini, kendisinin bir şaheser, hükümlerinin, tesirli sözlerinin, bütün insanlığa hitap ettiğini, Müslüman olmayı en büyük bir vazife, en yüksek bir saadet telakki edersiniz.

Ey Araplar, Kur’an-ı kerim, sizin lisanınızla indi. Bugüne kadar birçok edebiyatçının, şairin sözünü dinlediniz. Hiç birine benzemiyor. Bunun insan sözü olmadığını, İlahi bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız.

Demek ki âyetteki anlamak, bunun ilahi kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkamını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, (Ey Resulüm, Kur’an-ı kerimi insanlara açıklaman için indirdik) mealindeki âyet-i kerimeye zıt olurdu. (Nahl 44)

Eğer Yunanca olsaydı

Fussilet sûresinin, (Eğer biz Kur’an-ı kerimi yabancı bir dilde okunan bir kitap kılsaydık. Diyeceklerdi ki, âyetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Muhatapları Arap olduğu halde, Arapça olmayan bir kitap mı geldi) mealindeki 44. âyet-i kerimesinin tefsirlerdeki açıklaması da şöyledir:

Kur’an-ı kerim [İbranice, Yunanca falan değil] sizin lisanınızda, yani Arapça’dır. Siz Arap olduğunuza göre, ifadelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur’an-ı kerimin İlahi bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa, (Siz Arap olduğunuza göre, Kur’anın ahkamını da anlarsınız) denmiyor.

[Tokatlı Şeyh-ül-islam Mustafa Sabri efendi, (Biz Arabi’yi az biliriz. Fakat Kur’an-ı kerimi Araplardan daha iyi anlarız) buyuruyor.]

Lisanı Arabi olan herkes Kur’anı anlayamaz. Lisan ayrı, ilim ayrıdır. Türkçe bilen insan, tıp, hukuk, fen gibi bilgileri bilir mi? Kur’an-ı kerim baştan başa bir ilim deryasıdır. Her Arabi bilen Kur’an-ı kerimi nasıl anlar? Ateistler gibi, tercümesini okuyup da, (Bakın Kur’anda çelişki var) demek ne kadar abes ve saçmadır.

Eshab-ı kiramın anlayışı

Eshab-ı kiramın hepsi müctehid, birer büyük âlim oldukları halde, âyet-i kerimeleri farklı anlamışlar, ictihadları farklı olmuştu. Mezheplerin çıkışında da âyet-i kerimelerin farklı anlaşılmasının rolü vardır.

Urvet-ül-vüska Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:
(Bir gün Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e Kur'an-ı kerimin ince manalarından birkaçını onun seviyesine göre anlatıyordu. Hazret-i Ömer yanlarına gelince, konuşma üslubunu ve bahsettiği ince sırları, onun da anlayacağı şekilde değiştirdi. Yanlarına Hazret-i Osman gelince yine üslubunu değiştirdi. Hazret-i Ali gelince de böyle yaptı. Resulullah efendimizin, her değiştirmesi, oraya gelen zatların istidatlarının farklı oluşlarından idi.) [M. Masumiyye 59]

Hadis-i şeriflerde (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu), (Osman’ın şefaati ile Cehennemlik yetmiş bin kişi sorgusuz Cennete girecektir) ve (Ben ilmin şehriyim Ali de kapısıdır) buyuruldu. Her üçü de bu derece yüksek olduğu ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Hazret-i Ebu Bekir’e anlatılan tefsiri bile anlayamadılar. Çünkü Peygamber efendimiz herkese derecesine göre anlatıyordu.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(İnsanlara akıllarına, anlayışlarına göre söyleyin, onlara [dinin hükmünü] inkâr ettirecek şekilde söylemeyin ki, Allah’ı ve Resulünü yalanlamasınlar.) [Buhari]

Allahü teâlâ, (Peygambere sorun, âlimlere sorun) buyuruyor. Bazıları, bizzat kendim anlayacağım diye inat ediyor. Herkes kendisi anlayabilseydi o zaman peygambere ne lüzum kalırdı?

Kur’an-ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz. Hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab-ı kiram bile, âyetlerin manalarını Resulullah efendimize sorarlardı. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kur’an, Allah’ın metin ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) [İbni Mace]

Kur’an-ı kerim çok veciz olup, bitmez tükenmez manalarının bulunduğu, bütün manaları bildirilse bile, yazmak için kağıt ve mürekkep bulunamayacağı bizzat Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir.

Mealen buyuruluyor ki:

(De ki, Rabbimin [İlmini, hikmetini bildiren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf 109, Beydavi]

Anayasayı, bir kanunu anlamak için hukukçulara gidiliyor. Halbuki bunları da insan yazmıştır. Bir kanundan bile herkes aynı şeyi anlamazken, Allah’ın kelamını herkes nasıl hemen kolayca anlayabilir?

Doğrusunu anlayabilmek için, bir Kur’an tercümesine [meallere] değil, İslam âlimlerinin tefsirlerine bakmak gerekir.

59 Dini kurallara şekilcilik denmez

Sual: Bir ateist, “Müslümanlık şekilcilik dinidir. Namazın, orucun, haccın belli şekilleri vardır. Kâbe etrafında dönmek, şeytan taşlamak, kurban kesmek tam bir şekilciliktir” diyor. Çağa ayak uydurularak Müslümanlıktaki bu şekilcilik atılamaz mı? Dinde yeni gelişmelere uyulsa, düşünce sınırlandırılmasa, herkesin görüşüne uygun bir çözüm getirilemez mi?

CEVAP

Ateistin, şekilcilikten maksadı, dini kurallardır. Dini kurallara şekilcilik denmez. Kuralsız bir din olamayacağı gibi, kuralsız bir dernek bile olmaz. Hatta kuralsız oyun bile olmaz. Bir futbol oyununda birçok kural vardır. Mesela kale olmasa nasıl oynanır? Kuralsız, düzensiz hayat olmaz. Dünyanın dönüşü, Ay’ın ve yıldızların hareketleri belli bir kurallar içindedir. Kurallara tam uyana saat gibi çalışıyor deriz.

İnsan ve hayvanların vücudu nasıl bir kurallar zinciri içinde ise, İslamiyet’te de belli kurallar vardır. Kuralsız ibadet olmaz. Namazların vakti, rekat sayısı, kıyam, rüku ve secdelerin nasıl yapılacağı, her yerde nelerin okunacağı bir kural halinde bildirilmiştir. Vakit girmeden namaz kılınamaz. Sabahın farzı ikidir, üç olarak kılınırsa kabul olmaz. Akşamın farzı üçtür, iki veya dört rekat kılınırsa kabul olmaz. Dini değiştirdiği için bid’at çıkarmış olur, diğer ibadetleri de kabul olmaz. Orucun hangi ayda tutulacağı, nelerin orucu bozacağı bir kural hâlinde bildirilmiştir.

Haccın nasıl yapılacağı, tavafta nasıl dönüleceği, şeytanın ne zaman ve nasıl taşlanacağı, şükür kurbanının nerede ve ne zaman kesileceği ve ihrama bürünen hacıların, ihramlı iken neler yapamayacağı bir kural halinde bildirilmiştir. Zekatta zenginliğin ölçüsü ve ne oranda kimlere verileceği bir kural halinde bildirilmiştir.

Kimlerin kimlerle evleneceği veya evlenemeyeceği bir kural halinde bildirilmiştir. Mesela bir kimse mahremleri ile evlenemediği gibi, başkasının nikahlısı ile de evlenemez. Evlenirse, bir anarşi çıkar.

Dinimizde hangi şeyin haram, hangisinin helal olduğu da bir kural halinde bildirilmiştir. Şekilsiz, kuralsız din arayan bulamaz. Amirsiz toplum olmaz. Bir köyde bile bir muhtar bulunur. Hatta bir ailede bile bir aile reisinin bulunması gerekir. Bir yerde iki reis, iki amir olamaz. Bir âyet meali:

(Allah’tan başka bir ilah olsaydı, kâinattaki nizam bozulur, karmakarışık olurdu.) [Enbiya 22]

Ateiste verilen bu cevaptan sonra, şimdi sizin sualinize gelelim. (Dinin bildirdiği şekilciliği dinden çıkaralım) diyorsunuz. Yani, dini kuralları kendimiz koyalım, beğendiğimizi alalım, beğenmediğimizi atalım demek istiyorsunuz. Dini biz mi kurduk da, değiştirmeye yetkimiz olsun. Dünya kanunlarını bile kim yapmışsa, yine aynı kimseler değiştirmiyor mu? Millet meclisi koymuşsa, yine aynı meclisin değiştirmesi gerekir. Herkese bu değiştirme hakkını vermiyorlar. Herkes dini değiştirirse, ortaya insan sayısı kadar din çıkar. Artık bu değişik şekillere de din denmez, felsefe denir. Felsefi düşünceler, hiçbir zaman kesinlik taşımaz. Din bilgisi ise kesindir, tartışılmaz. Din ile felsefeyi birbirinden ayırmak gerekir.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruyor ki:

(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]

(Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20]

(Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: Müminler, “İşittik, itaat ettik” derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.) [Nur 51]

Dinde şekilcilik var mı?

Sual: (Dinimizde şekilcilik yok) diyenler olduğu gibi, (Var) diyenler de oluyor. Hangisi doğrudur?

CEVAP

Bu, söyleyenin niyetine göre değişir. Şekilcilikten kasıt, kılık kıyafet mi? Dış görünüş mü? Yoksa ibadetleri belli bir şekil ve kalıpta yapmak mıdır? Her ikisini de açıklayalım:

Dış görünüş yönünden şekilcilik:

Şekilcilikten maksat, dış görünüş, kılık kıyafet ise, burada niyet önemlidir. Aynı şeyi yapan iki kişiden biri, niyetine göre sevab, diğeri günah kazanır. Mesela, sünnete uymak, İslam’ın vakarını korumak niyetiyle iyi ve temiz giyinmek, koku sürünmek sevab olur. Gösteriş veya öğünmek için yapmak günah olur. Çünkü Allahü teâlâ, bir kimsenin yeni, temiz elbisesine, saçına, sakalına, cübbesine bakarak sevap vermez. Bunları ne niyetle yaptığına bakarak sevap veya günah yazar.

İbadet yönüyle şekilcilik:

Şekilcilikten maksat, namazı belli şekillerde kılmak, haccı belli şekillerde yapmak, Kâbe etrafında dönmek, şeytan taşlamak, kurban kesmek gibi dinî kurallar ise, dinimizde elbette şekiller ve kurallar vardır. Kuralsız bir din olamayacağı gibi, kuralsız bir dernek, hattâ kuralsız oyun bile olmaz. Kuralsız, düzensiz devlet, millet ve hayat olmaz. Dünya, Ay ve yıldızlar, kendilerine has kurallar içinde hareket ederler.

Dünya işlerinde kurallara tam uyana, (Saat gibi çalışıyor) deriz. Böyle bir şekilcilik ayıplanmaz, aksine övülmesi gerekir.

60 İnsan başı boş değildir

Bir okuyucu, ateist bir bayanın şu görüşlerini yazmış:

“İnsanın et yemeye gereksinimi [ihtiyacı] vardır. İslam dini domuzu yasaklamakla bizi bu gıdadan yoksun ediyor. İnsanın cinsel gereksinimi vardır. İslam, yabancılarla veya kendi yakınları ile beraber olmayı yasakladığı için bekarlar cinsel gereksinimden yoksun kalıyor. Vücudun güneşe yani D vitaminine gereksinimi vardır. D vitamini olmazsa raşitizm hastalığı olur. Bayanları kapatmakla D vitamininden yoksun bırakıyor. Bunun gibi yasaklar kalkıp Müslümanlar özgürlüğe kavuşturulmadıkça İslamiyet çağdaş din olamaz.”

Okuyucu soruyor: Böyle düşünenlerin sesini kesmek için bunlar düzeltilemez mi?

CEVAP

Biz okuyucuyu daha çok yadırgadık. Dini biz mi kurduk da, biz değiştirelim. Kanunları bile kim yapmışsa, yine onlar değiştirmiyor mu? Millet meclisi koymuşsa, yine meclisin değiştirmesi gerekir. Herkes dini değiştirirse, ortaya insan sayısı kadar din çıkar. Artık buna da din denmez.

Ateistin iddiaları ilimden yoksundur. Domuz eti yemeyince gıdasız kalmayız. O Allah, besmelesiz kesilen kuzu etini de yasaklıyor. Kim emir dinleyecek diye imtihan ediyor. Domuz eti, serçe eti gibi lezzetli olsa da, imtihanı kazanmak için Allah’ın emrine uymak gerekir.

Ateist, nikaha da saldırıyor. İnanmayan toplumlarda bile, nikah belli bir düzen sağlar. Hayvanlar gibi düzensiz yaşamayı savunmak çok tuhaftır. Nikah kalkınca ana baba mefhumu kalkar.

Ateistin tesettürü, D vitaminine engel gibi göstermesi de çok gülünçtür. Soğuk ülkelerde yaşayan insanlar ister istemez kapalı geziyorlar. Dvitamini alamadıkları için hasta mı oluyorlar? İslam ülkelerindeki tesettürlü bayanlar, kapandıkları için, raşitizm hastası mı oluyorlar? Uzmanların bildirdiğine göre, yüzün yeteri kadar güneş ışığına maruz kalması sonucunda gerekli olan D vitamini alınır. Fazla D vitamini zehirlenmelere, önemli zararlara yol açar. Sıcak bölgelerdeki insanların esmer veya siyah olması D vitamininin yeterinden fazla meydana gelmesine mani olur. D vitamini mutlaka güneşten alınması gerekmez. Birçok gıdada D vitamini vardır. Mesela, balık, et, süt, tereyağı yumurta gibi gıdalarda D vitamini vardır. Tesettürü D vitamini almaya engel göstermek çürük bir iddiadır.

Büyük İslam âlimi İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Allahü teâlânın mubah ettiği, izin verdiği şeylerin çeşidi ve sayısı pek çoktur. Haram ettiği, yasak ettiği şeyler ise, pek azdır. Mubahlardaki fayda ve lezzet haramlardan çok fazladır. Allahü teâlâ mubah işleyeni sever, haram işleyeni sevmez. Aklı olan kimse, çabuk geçen bir lezzet için, Allahü teâlâyı gücendirmeyi elbette istemez. (m.163)

Allahü teâlâ kullarına çok merhamet ve ikram ederek, mubahlarla zevklenmeye izin vermiş ve pek çok şeyi mubah etmiştir. Helal olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp da, haram edilen birkaç zevke sapmak, Allah’a karşı, ne kadar edepsizlik olur. Hem de, haram ettiği lezzetleri, daha fazlası ile mubahlarda da yaratmıştır. Helal olan çeşitli nimetlerin zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin razı olmasından daha büyük zevk olur mu? Bir kölenin işini, efendisinin beğenmemesinden daha büyük sıkıntı olur mu? Biz kuluz, sahibimiz olan Allah’ın emrindeyiz. Başı boş değiliz. (m.73)

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, onlar kendilerine zulmediyorlar. [Yani onları azaba, sürükleyen çirkin işleridir.]) [Nahl 33]

61 Dogma, format ve reform

Ateistler, dini hükümlere, âyet ve hadislere, yani nasslara dogmadiyerek karşı çıkarlar. Dogma, kelime olarak, tartışmasız kabul edilen bilgi, inanç demektir. Mesela herkes Hazret-i Âdem’den gelmiştir. Hazret-i Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bu nassla sabit kesin bir inançtır. Ateistler “Bu bir dogmadır, bilimsel olmayan dogmalara inanmayız” derler. Şimdi mezhepsizler türedi. Ateistlerin dogma, dinimizin nass dediği veya edille-i şeriyye denilen hükümlere, mezhepsizler, format diyorlar.

Dinde yenilik yaptığını söyleyen bir mezhepsiz, fakirin lehine diyerek zenginlikteki nisap miktarını 96 gramdan 80’e indirmiş. (Önceleri İslam âlimlerine uyarak altının nisabının 96 gr olduğunu açıklamıştım. Fakat fakirin lehine olduğu için şimdi 80 gramı esas alıyorum) diyor.

Fakirin lehi dinde ölçü olur mu? Madem ölçü oluyorsa, ne diye 70 gr değil de, 80 gr alınıyor? 10 gr alınsa fakirin daha lehine değil mi? Hatta bu ölçüyü temelli kaldırsa, fakirlerin lehine olmaz mı? Âlimlerin bildirdiği ölçüye uymadan fakirin lehine diyerek altının nisabını değiştirmek dinde reform olur.

Başka bir mezhepsiz de, aşağıda bildirilen 5 maddedeki hükümler için, “Bu çözüm değildir, formatlara takılıp kalmadan, hükümleri yeniden farklı bakış açılarına göre yorumlamak gerekir. Format şudur: Ribaı nesie'de fazlalık şartı yoktur. Kadr ve cins illetlerinden biri varsa, faiz olur. Yani 5 gün sonra geri almak kaydıyla 5 altın verir yine, 5 altın olarak geri alırsanız faiz olur. Eğer formatlara uyarsanız, gelişmeyi durdurursunuz; korumak istediğiniz değerlerle hayat arasındaki bağları zaafa uğratır, hep Molla Kasım'larla karşılaşırsınız” diyor. Molla Kasım da gelse, biz Format reformcusuna değil, edille-i şeriyyeye uyarız, yeni formatla dinimizi sulandırmayız.

Ödünçte faiz olabilir

Bey ve Şirâ Risalesi şerhinde, (Ödünç verirken, zaman tayin etmek, malı, misli ile veresiyle satmak olur. Bu ise faizdir, büyük günahtır) buyuruluyor. Genelde ödünç verilen paralar için gün tayini lazım oluyor. Faize bulaşmadan gün tayin etmenin birkaç yolu şöyledir:

1- Ödünç vereceği kimseden kefil ister. Kefilden de senet alır. Borçlu da, senetteki tarihte öder.

2- Borçlu, borcunu kendine borcu olan birine havâle eder. O da, borcunu günü gelince öder.

3- 1 milyar ödünç isteyene, ucuz bir şeyi, mesela bir kalemi, belli tarihte ödemek üzere 1 milyara satar. Sonra bu kalemi 1 milyara o kişiden peşin alır. Senedin günü gelince parasını ister.

4- "Falana olan borcuma kefil ol" dese, o da kabul edip ödese, kefil borçluya, "Şu tarihte bana öde" diyebilir.

5- Maliki mezhebi taklit edilirse senede tarih konur. [En kolayı budur.]

[Samimi tanıdıklar arasında, daha kolay bir yol vardır: Mesela, 1 milyar ödünç isteyene, “5 Ocakta bana 1 milyar hediye edersen, şu 1 milyarı sana hediye ederim” denir, 1 milyar hediye edilir.]

Nass dogma değildir

Sual: Batıdan gelme kelimeleri kullanmayı bir meziyet sananlar, Nass yerine dogma diyorlar. Dogma Nass yerine kullanılabilir mi? Bir de dogmacılık var. Bunun da Nass ile bir ilgisi var mı?

CEVAP

Türk Dil Kurumunun sözlüğünde, dogma’nın tarifi şöyledir:

(Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya bir ideolojinin temeli yapılan sav, nas)

TDK’ye göre, Dogmacılık kelimesinin anlamı da şöyledir:

(Öne sürülen öğreti ve ilkeleri eleştirmeden doğru olarak benimseyen ve benimsediği var sayımlardan katı bir yöntemle önermeler türeten anlayış, dogmatizm.)

Dinimizde Nass, manaları açık olan âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere denir. Yani Allah ve Resulünün sözlerine denir. Dogma ile dogmacılıkla ilgisi yoktur. Ateistler, Müslümanlara, siz körü körüne inanıyorsunuz anlamında, “Siz dogmalara inanıyorsunuz” diyorlar. Müslümanlar dogma kelimesini Nass anlamında kullanmamalıdır.

62 Yaratmak ve diriltmek

Sual: Bir ateist, (Kemikleri bile çürümüş olan ölülerin dirilmesi olanaksızdır [imkânsızdır]) dedi. (Peki, hiç yokken insanların, hayvanların, bitkilerin, suyun, toprağın yaratılmasına ne diyorsun?) dedim. (Hepsi tesadüfen olmuştur) dedi. (Peki, böyle muazzam şeyler tesadüfen olabiliyorsa, madem tesadüf her şeyi yapıyorsa, niye tesadüfen ölüler dirilemez?) dedim. Yine inat etti, (Tesadüfen ölü dirilmez) dedi. (Evet, tesadüfen dirilmek elbette olmaz, yoktan yaratılan bir şey yok olursa, onu eskiden yoktan kim yaratmışsa, yine yaratılmasını akıl nasıl inkâr eder? Bazı ateist arkadaşlarınız da, “Bunları doğa yaratıyor” diyor. Peki, doğa hâşâ öncekini yaratıyor da, sonrakini niye yaratamasın? Öncekini kabul edip, sonrakini kabul etmemek normal akla uygun mudur? Hiç yokken denizler meydana geliyor. Denizler kuruyunca, tekrar denizlerin yaratılması niye imkânsız olacak ki? Bu durum bitkiler, hayvanlar ve insanlar için niye mümkün olmaz?) dedim. Sorumu cevapsız bırakmamak için,(Olanağı olmadığı için olanaksızdır) dedi. Mantıklı bir cevap veremedi. Aklı olan insan, bu kadar kör ve inat nasıl olur? Eğer (Bu evreni doğa meydana getirdi) sözünde samimiyseler, yok olanlar, çürüyenler, niye tekrar eski hâline gelemesin ki? Birini yapan güç, ötekini niye yapamasın? Bu kadar mantıksızlık, bu kadar körlük nasıl olur?

CEVAP

Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, ateistlerin düşünemediğini, göremediğini bildiriyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kalbleri var, ama anlamazlar, gözleri var, ama görmezler, kulakları var, ama işitmezler. İşte bunlar hayvan gibidir, hattâ daha da aşağıdır.) [Araf 179]

(Kalbleri var, ama anlamazlar) buyuruluyor. Neyi anlamazlar? İyiyi kötüyü, imanı küfrü, hayrı şerri, kârı zararı, faydalıyı zararlıyı, Cenneti Cehennemi, dostu düşmanı anlamazlar. Canlıları ayakta tutan ruhu anlamazlar. Canlılara ruh veren gücü anlayamazlar. Kendileri bir sineği bile yaratamazlar. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:

(Allah’ı bırakıp da, yalvardığınız [putlarınız] bir araya gelse, bir sineği bile yaratamazlar. Sinek konup bir şey alsa, onu sinekten geri alamazlar. İsteyen de, kendinden istenen de [putlar] âcizdir.)[Hac 73]

Bir sineği bile yaratmaktan âciz insan, kâinattaki her canlıya can veren muazzam kudret sahibini elbette anlayamaz. Basireti kapalıdır.

(Gözleri var, ama kör oldukları için görmezler) buyuruluyor. Neyi görmezler? Koca Dünya’nın nasıl direksiz durduğunu göremezler. Güneş’in bitmeyen ışık ve ısısını göremezler. Kâinatta yaratılan hiçbir şeyi göremezler. Sayısız hayvan çeşitlerini, bitkileri ve göklerdeki nizamı göremedikleri gibi, kendi vücutlarındaki harikaları da göremezler. Camileri, Cennete giden yolları, Ehl-i sünnet âlimlerini ve kitaplarını görmezler, göremezler. Bunun gibi ibret alınması gereken varlıkları, olayları göremezler.

(Kulakları var ama işitmezler) buyuruluyor. Her gün beş kere okunan ezanı işitmezler. Okunan Kur'an-ı kerimi işitmezler. En önemlisi de hak sözleri işitmezler.

(Dilsizdir, söylemezler) buyuruluyor. Neyi söylemezler? Kelime-i şehadeti söylemezler. (Kâinatın bir yaratıcısı vardır) demezler. Ne kadar gerçek varsa, hepsini inkâr edip söylemezler.

Ateist, bütün kâinatın yoktan meydana geldiğini, her şeyi yaratanın doğa olduğunu söylediği hâlde, yok olanların, çürüyenlerin ve ölülerin tekrar dirilebileceğini aklı almıyor. Bu nasıl doğa ki, Dünya’yı, Ay’ı, Güneş’i, insan ve hayvanları, hiç yokken meydana getiriyor, bunlar yok olunca eski hâline getiremiyor? Doğanın eski gücü ne oldu? Doğa demeyip başka güç olsa, hiç yokken meydana getiren, yok olduktan sonra da meydana getiremez mi? (Tesadüfen meydana geldi) diyenin bile, bundan şüphe etmemesi lazım. Eskiden tesadüfen olmuşsa, yeniden de tesadüfen olamaz mı? Hâlbuki tesadüfen ne olur ki? Bu varlıkları ilk defa kim yaratmışsa, yine onun diriltmesi, niye imkânsız olsun? Bir âyet-i kerimede mealen, (Biz ilk yaratırken zorluk mu çektik, âcizlik mi gösterdik? Onları yeniden yaratırken niye âcizlik gösterelim?) buyuruluyor. (Kaf 15)

Ateist ne kadar kafasız ki, Güneş’i, Dünya’yı görüyor, insanları, hayvanları görüyor. Kendiliğinden olmayacağını da biliyor. Bunları yaratanın, tekrar yaratmasını [diriltmesini] imkânsız görüyor. Bu kadar akılsızlık olur mu?

Ateiste eskiden müşrik deniyordu. Bir müşrik, eline bir insan kemiği alır, Resulullah efendimizin yanına gelir, kemiği ufalayıp üfledikten sonra, meydan okurcasına (Ölülerin, dirilip mahşere geleceğini söylüyorsun. Bu çürümüş kemik, nasıl dirilir?) diye sorar. Resulullah efendimiz, (Elbette, kâinatı yaratan Allahü teâlâ, onu canlandırır, seni de öldürüp, diriltir ve Cehenneme sokar) buyurur. Sonra şu mealdeki âyetler nazil olur:

(İnsan bilmez mi ki, biz onu bir damla nutfeden yarattık. O, apaçık düşman kesilip kendi yaratılışını düşünmeden bize karşı örnek getirmeye kalkışıp, “Şu çürümüş kemikleri kim diriltir” der. Ey Resulüm, de ki, “O çürümüş kemikleri, hiç yokken var eden, elbette diriltir.”) [Yasin 77- 79]

Dirilişi bildiren üç âyet-i kerime meali:

(“Öldükten sonra bizi kim diriltir” derler. De ki, “Sizi ilk defa yaratan Allah, can verip, diriltir.” Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayıp “Ne zaman?” derler. De ki, “Yakındır.”) [İsra 51]

(Allah, ölüleri diriltir ve her şeye hakkıyla kâdirdir. Kıyamet vakti de gelir, bunda asla şüphe yoktur. Allah kabirdekileri diriltip kaldırır.) [Hac 6-7]

(O gün yer yarılıp, halk kabirlerinden süratle çıkar. Bunları diriltip haşretmek bizim için kolaydır.) [Kaf 44]

Yoktan var olduğuna inanıp da, yok olduktan sonra tekrar var olacağına inanmamak kadar ahmaklık olur mu? Bu ateist, ateşe, ineğe, puta tapanlardan daha ahmaktır.

63 Düşünmez misiniz?

Sual: Bir ateist, (İslam dini, insanı düşünmemeye ve aklını kullanmamaya iter, kitap ne derse ona inanılır. Bu durum ilerlemeye ve bilime engel olur) diyor. Bu bir iftira değil midir?

CEVAP

Evet, İslâmiyet'e cahilce bir saldırıdır. Dinimizde aklın, ilmin ve düşünmenin önemi büyüktür. Aklın önemi hakkında birkaç hadis-i şerif:

(Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Tirmizî]

(Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.) [Deylemî]

(Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhârî]

(Akıl imandandır.) [Beyhekî]

(Allah indinde en kıymetliniz, akılca en üstün olanınızdır.) [İ. Gazâlî]

İslamiyet, böyle bildirirken, (Akla önem verilmiyor) demek çok yanlış olur. Ama akıl her şeyi bilemez. Aklın da sınırı vardır. Sınırından öteye gidilirse akıl çalışmaz, yanlış karar verir. Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Akıl, her insanda farklıdır. Bazıları dünya işlerinde isabet ettiği hâlde, bazıları yanılabilir.

Gözün belli sahası olup, gözün anlayamadıklarını akıl anladığı gibi, aklın da belli bir sahası vardır. Bunun dışındakileri ölçmeye, anlamaya gücü yetmez. Akıl, herkeste eşit değildir. En yüksek akılla en aşağı akıl arasında çok fark vardır. Şu hâlde (Aklın yolu birdir) demek çok yanlıştır. Her işte ve hele dînî işlerde akla güvenilmez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, uzman olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Çok yanılan bir akla, her sahada nasıl güvenilebilir?

Demek ki akıl, kendi sahasında kıymetlidir. Bu sahanın dışına çıkınca yanılır. Akla uygun olan ilme, dinimiz çok önem verir. Üç âyet meali:

(Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Elbette bilen kıymetlidir.)[Zümer 9]

(Allah, ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir.) [Mücadele 11]

(Geceyi gündüzü, Güneş’i, Ay’ı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da, Onun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, aklını kullanan, düşünen bir toplum için ibretler vardır.) [Nahl 12] (Geceyle gündüzün meydana gelişinde, Ay’ın, Güneş’in insanlara sağladığı faydalarda, yıldızların Allah’ın emriyle var oldukları, hareket ettikleri konusunda, akıl eden, düşünebilen kimseler için alınacak ibret dersleri vardır) deniyor. Bunlar hakkındaki ilimlerin öğrenilmesi teşvik ediliyor. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:

(İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır.) [Beyhekî]

(Beşikten mezara kadar ilim öğrenin!) [Şir'a]

(Allahü teâlâ, İbrahim aleyhisselama “Ben ilim sahibiyim, ilim sahiplerini severim” buyurdu.) [İbni Abdilber]

(Hiç kimse, cehaletle aziz, ilimle zelil olmaz.) [Askerî]

(İlim, peygamberlerin mirasıdır.) [Deylemî]

(İlim ve edebden mahrum olanı Allah rezil eder.) [İbni Neccar]

(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadetten daha sevabdır.) [Deylemî]

(Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Yoksa helak olursun.) [Beyhekî]

(Âlim veya ilim talebesi olmayan bizden değildir.) [Deylemî]

(İlimle yapılan az iş faydalı olur, ilimsiz çok işin kıymeti olmaz.)[Deylemî]

(İlim olan yerde Müslümanlık vardır, ilim olmayan yerde küfür vardır.) [H. L. O. İman]

(Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helâl değildir. Çünkü Allahü teâlâ, “Âlimlere sorun” buyuruyor.)[Taberanî]

(Fen ilmini al, çıktığı kap sana zarar vermez.) [Künuz-ül hakaik]

(Fen ve sanat müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!)[İbni Asakir]

(İlim Çin’de de olsa alın!) [Deylemî]

Çin’den alınacak ilim, elbet fen ilmi ve her türlü teknolojidir. Bu hadis-i şerifler, dünyanın en uzak yerinde, hattâ kâfirlerde bile olsa ilmi almayı emretmekte, Doğu’dan veya Batı’dan gelme diyerek fenni reddetmemek, aksine ilme sarılmak gerektiğini bildirmektedir.(Mevduat-ül-ulum)

Bu vesikalar karşısında, elbette ateistin, (İslam dininde akla ve ilme önem verilmiyor) diyerek yaptığı cahilce saldırısının hiçbir ilmî değeri yoktur. İftiradan ibarettir.

64 Aklın ermediği şeyler

Sual: (Allah, canlı, cansız hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamıştır. Ağaç, meyve, sebze, ot gibi her bitkinin, denizdeki, karadaki ve havadaki her hayvanın, taş, toprak, maden, soğuk sıcak su, petrol, gaz gibi cansız şeylerin hiçbiri faydasız veya lüzumsuz değildir) deniyor. Ama birçok galaksiler, gezegenler var. Bunların lüzumlu olduğuna bir delil bulamadım. (Eğer evren tesadüfen yaratılmamışsa, böyle lüzumsuz şeylerin olması evrenin tesadüfen meydana geldiğini gösteriyor) diyenler haklı değil mi?

CEVAP

(Tesadüfen olmuştur) diyen beyinsizler nasıl haklı olur? Tesadüfen ne olur ki? Sitemizde kâinatın yaratılışında tesadüflere yer olmadığı aklî ve nakli ilimlerle ispat edilmiştir. Akl-ı selim sahibi olan, kâinatta yaratılmış lüzumsuz bir şey olmadığını anlar. İki âyet-i kerime meali şöyledir:

(Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Onlara Cehennemde şiddetli azap vardır.)[Sad 27]

(Sizi boş yere yarattığımızı ve huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız) [Müminun 115]

Göklerdeki gezegenlerin ve diğer varlıkların hikmeti bugün için anlaşılmayabilir. Çünkü akıl bunu anlamaya müsait değildir. Bunun için Ziya Paşa şöyle demiştir:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

Bir karıncayı veya bir buğday tanesini yaratmaktan âciz olan bir ateist, (Benim aklım, Ziya Paşa’nın dediği gibi küçük değil, aklımla her şeyi ölçer, tartarım) diyor. Güneş’e ısı ve ışık nereden gelmiştir? Güneş ve Dünya boşlukta nasıl durabiliyor? Belli bir hızla bunları asırlardır kim döndürüyor? Yokken nasıl var olmuş? Bütün bunların kendiliğinden olamayacağı, muazzam bir gücün bunları yarattığını nasıl inkâr edilir? Güneşin ısısını her yıl bir miktar azaltan kim? Güneş, Dünya ve gezegenler bir gün tamamen yok edilecektir. Bunları kim yok edecektir? Yok olmasına kim mani olabilir?

Havadaki oksijen, karbondioksit gibi gazları belli oranda kim tutuyor? Oranları değişse hayat olmaz. İnsan, bir canlıyı yaratmak şöyle dursun, ondaki ruhun mahiyetini bile bilmekten âcizdir. Ruhun mahiyetini anlatsın bakalım. Haddini bilmemek kadar küstahlık olmaz.

Başka bir ateist de, (İnsan maymundan geldi) diyor. (Maymun nereden geldi?) diye sorsanız, (Hücreden geldi) der. (Hücre nereden geldi?) denince, (Sudan geldi) der. (Su nereden geldi?) denince büyük (!) aklıyla cevap vermekten âciz kalır. Her ateist bilsin ki, (Bu terazi bu sıkleti [ağırlığı] çekemez.)

65 Getirilen din

Sual: S. Ebediyye kitabında, (Mektubat-ı Rabbânî) kitabının 259. mektubunda, (Şimdi, yeryüzünde, değiştirilmemiş bulunan hak din, yalnız Muhammed aleyhisselamın getirdiği İslam dinidir. Bu dinin, Kıyamete kadar bozulmayacağını, doğru olarak kalacağını Allahü teâlâ söz vermiştir) deniyor. Bir ateist, (Bunlar da, dini peygamberin kendi meydana getirdiğini söylüyor) diyor. Getirmek, kendi meydana çıkarmak mı demektir?

CEVAP

Getirmek, yoktan meydana getirmek, çıkarmak demek değildir. Bir yerden alıp getirmek demektir. Nitekim din kitaplarında, din tarif edilirken, (Bir peygamberin Allahü teâlâdan getirdiği inanılacak şeylere din denir) buyuruluyor. Demek ki din Allahü teâlâdan getirilmiştir. Onlar Allah'a inanmadıkları için, (Peygamberler dini kendileri ortaya koymuştur) diyorlar. Başka bir ateist de, (Semavî din) tâbirine takılmış. (Din semadan mı getirildi?) diyor. Bir Vehhabi de, (Din semadan getirildiğine göre, Allah’ın semada olduğu anlaşılır) diyor. Onlar, anlama özürlü olduğu için, böyle yanlış şeyler söylüyorlar. Allahü teâlâ, mekândan münezzehtir. Semada [gökte] değildir. Semavî tâbiri, insan eseri olmayan, vahiyle gönderilen, Allahü teâlâdan gelen demektir. İnsanın elinde olmayan hastalıklara da semavî özür denir. Bu özürler gökten gelmiyor! Vahiy getiren melek Cebrail aleyhisselam, semada olduğu için, onun Allah'tan getirdiği dinlere (Semavî din) denir. Yoksa hâşâ, Allah semada olduğu için değildir. Bunlar dînî tâbirdir. Vehhabi’nin ve ateistin anlayamaması yadırganmaz.

Yine İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Peygamberlik Nedir?) isimli kitabında buyuruyor ki:
(Peygamber, insanların ahlakını güzelleştiren, kalb, ruh hastalıklarının ilacını sunan, üstün insan demektir. İnsanların çoğu, nefislerinin esiridir. Ruhları hastadır. Bunları tedavi edecek bir ruh ve ahlak mütehassısı lazımdır. Muhammed aleyhisselamın getirdiği din, bu hastalıklara ilaç oldu. Kalblerdeki kötülükleri, bozuklukları kökünden temizledi. Bu hâl, onun Allah'ın peygamberi olduğunu ve peygamberlerin en üstünü olduğunu kesinlikle göstermektedir.)

Muhammed aleyhisselam, dinimizi, Cebrail aleyhisselamdan alıp getirdi. Cebrail aleyhisselam da Allah'tan getirdi. Getirmek, kendi meydana çıkarmak demek değildir.

66 Şeytana saygı mı?

Sual: Bir ateist, (Şeytan, hiçbir menfaat beklemeden, insanların cehennemlik olmaları için çalışıyor. Bu, bir özveridir, saygıya layıktır. Şeytana tapanlar haklıdır. Kötülenmesi, lanetlenmesi yanlıştır) diyor. İnsanları Cehenneme sürüklemeye çalışan lanetli biri, nasıl saygıya layık olur?

CEVAP

Şeytan, bu şeytanlığını, birkaç sebepten yapıyor:

1- Lanetlenmesine ilk insan Âdem aleyhisselam sebep olduğu için, Âdemoğullarından intikam almak istiyor. Günahları cazip göstererek onları suça teşvik ediyor.

2- İnsanlar Cehenneme girmese, orada kendisi arkadaşsız kalacaktır. Kendine arkadaş bulmak için insanları kandırmaya çalışıyor.

3- Şeytan sadisttir. Sadist, başkalarına acı çektirmekten zevk duyan zâlim demektir. Bu sadistlik bazı insanlarda da bulunur. Mesela, Roma’yı ateşe veren, sonra da yüksek bir yerden yanmasını zevkle seyreden faşist diktatör Neron bir sadist idi. Bunların menfaati, o duydukları zevktir. Böyle birine (Menfaatsiz iş yapıyorsun) diye saygı duyulur mu?

Ücretsiz zina yapan birine, (Bu işi menfaatsiz yaptığı için takdire layıktır) denir mi? Onun menfaati zinadan zevk almasıdır. Menfaat hep para, mal olmaz. İnsan zevk aldığı şeyi yaparken kimseden ücret istemez, hattâ zevkini tatmin için para da verir.

Başkalarını kandırmaktan zevk duyan birine, (Ücretsiz kandırıyor) diye saygı duyulur mu?

Birinin ayakkabısını saklayıp onu aratmaktan zevk duyana, ücretsiz yaptığı için saygı duyulur mu?

(Ücretsiz sadistlik yapıyor, özveride bulunuyor) diyerek şeytana saygı duymak veya ona tapmak kadar yanlış başka bir şey olur mu?

67 Dantecilerin tanrısı

Sual: Tarımı bilmeyenin tarım hakkında konuşması mesela, (Kabak ağaçlarının budama zamanı geldi) demesi gibi, din cahili bir muhabir de, (Hac, bu yıl da, Kurban Bayramı’na denk geldi) demişti. Dini bilmeyenin de, din hakkında yazı yazması böyle gülünç oluyor. 13. yüzyılda yaşamış İtalyan şair ve yazar Dante’nin üç ciltlik İlahi Komedya kitabını önemli bir eser zannederek birkaç defa okuyan deist bir yazar, bu kitabın etkisinde kalarak saçma sapan şeyler yazmış. Özetle diyor ki:

(1- Tanrı konuşmaz.

2- Tanrı, kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini söylemez.

3- Kimse de bunu bilmez.

4- Bazıları Cehenneme gönderme yetkisini kendinde görür.

5- İnsanlar yanlış iş yapınca tanrının canı acır.

6- Ömrünü tanrılara ibadetle geçiren papa, Cehenneme gitmez.

7- Gerçek Müslümanlar bu anlatılanları çok iyi bilirler.)

Bunlara İslâmiyet'e uygun bir cevap verilebilir mi?

CEVAP

Dinden haberi olmayanlar nedense, çok tanrıdan bahsediyorlar. Yer tanrısı, gök tanrısı, aşk tanrısı, laiklik tanrısı, zındıklık tanrısı... Bir de bunlar, tanrıça yani dişi tanrı diyorlar. Hristiyanların üç tanrısı var. Bu deistlerin sayılamayacak kadar erkek ve dişi tanrıları var. Çok tanrı olunca, çok iş yapılır sanıyorlar. Bir de tanrıyı âciz insana benzetiyorlar. İnsan, ne kadar kuvvetli olursa olsun bir şey yaratamaz ve ölmeye mahkûmdur. Bunların tanrı dedikleri ile Allah ayrıdır. Deistler Allah’ı tanrı sanıyorlar. Bu çok yanlıştır. Her şeye gücü yeten Allahü teâlânın hâşâ suçluları cezalandıracak gücü olmadığını sanıyorlar. Din denilince Dante’nin anladığı gibi safsataları din sanıyorlar. Onun saçmalarını okumayı meziyet olarak görüyorlar. Deist yazar, dinden bahsediyor, ama nedense Müslümanlıktan ve Kur’an-ı kerimden hiç bahsetmiyor. Ya İslamiyet’i bilmiyor veya hiç inanmıyor.

İslâmiyet'e göre, Müslümanlığa inanan herkes Cennete, inanmayanlar yani gayrimüslimlerin hepsi Cehenneme gider. Bunu Allah bizzat bildiriyor. Müslüman olmak için imanın altı şartına inanmak şarttır. Birine bile inanmayan Müslüman olamaz. Mesela meleklere inanmasa Müslüman olamaz. Meleklere inanır, ama onları kız olarak bilirse yine iman olmaz. Meleklerde erkeklik dişilik yoktur. Nurani varlıklardır. İmanın diğer şartlarını da Müslüman gibi bilmek gerekir.

Şimdi bildirilen saçmalara dinimize göre cevap verelim:

Allah konuşur:

1- (Tanrı konuşmaz) diyor. Dante’nin tanrısı sessizmiş, yani o, putu tarif ediyor. Elbette putlar sessizdir, iyiye kötüye karışmaz. Ama Allahü teâlâ konuşuyor. Zati sıfatlarından biri (Kelam) sıfatıdır. Kur’an-ı kerim, kelam sıfatıdır. Allahü teâlâ, emirlerini yasaklarını Kur'an-ı kerimde açıkça bildirmiştir. Hazret-i Âdem’den beri gelen resullere de, kitaplar göndermiştir. (Allah, emir ve yasak göndermedi) demek bu kitapları inkâr etmek olur. Peygamberlere vahiy gönderdiğini ve onlarla konuştuğunu bilmeyen azdır.

Kâfirlerin Cehenneme gideceğini Allah bildiriyor:

2- (Tanrı, kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini söylemez)diyor. Kur’an-ı kerimde, kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini açık olarak bildirmiştir. Deistlerin tanrısı elbette bir şey bildiremez. Ama Müslümanların Allah'ı birçok âyette bunu bildirmiştir. Mümin sûresinin 1-11. ve Mearic sûresinin 22-35. âyetlerinde Cennete gideceklerin vasıfları bildiriliyor. Birkaç âyet-i kerime meali:

(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün iyi işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17]

(Allah’a ve Resulüne karşı isyan edip sınırlarını [dinin hükümlerini]aşanı Allah ebedî kalacağı bir ateşe sokar.) [Nisa 14]

(Resule karşı gelip, müminlerin yolundan ayrılanı Cehenneme sokarız.) [Nisa 115]

(Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir diyenler kâfir olmuştur. Allah, kendine ortak koşana Cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir.) [Maide 72]

(Ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun, bütün kâfirler Cehenneme gidecektir.) [Beyyine 6]

Demek ki Müslüman olmayanların yani kâfirlerin hepsi Cehenneme gidecektir.

Müslümanların Cennete gideceğini Allah bildiriyor:

Kâfirlerin Cehenneme gideceğini bildiren çok âyet olduğu gibi, Müslümanların da Cennete gideceğini bildiren çok âyet vardır. Birkaçının meali:

(Rablerine karşı gelmekten sakınan Müslümanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır.) [Âl-i İmran 198]

(Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, Allah onu, Cennete koyar.) [Nisa 13]

(İman edip güzel işler yapanları, imanları sebebiyle Rableri nimet dolu cennetlere koyar.) [Yunus 9]

Deist yazar, Dante’ye değil, Allah'a ve Onun resulü Muhammed aleyhisselama bir kulak verseydi bunları bilirdi. Peygamber efendimiz,(Cennete sadece Müslüman olan girer) buyuruyor. (Buhârî, Müslim)

3- Hristiyanlar ve Dante’nin deistleri, kimin Cennete kimin Cehenneme gideceğini bilmezse de, Müslümanlar, Kur’an-ı kerimden öğrendikleri için bilirler.

4- (Bazıları Cehenneme gönderme yetkisini kendinde görür) deniyor. Bazılarından kasıt Müslümanlar değildir. Çünkü her Müslüman bu yetkinin yalnız Allah'a mahsus olduğunu bilir. Eğer Dante’nin adamları kast ediliyorsa, onun da hiç önemi yoktur.

5- (İnsanlar yanlış iş yapınca tanrının canı acır) demek de yanlıştır. Tanrıdan kastı sessiz olan yani konuşamayan, bilmeyen put ise, putun canı yok ki acısın. Eğer Allah kastediliyorsa, Allah'ı insan şeklinde sanmak da yanlış olur. Böyle söylemenin küfür olduğu Kur’an-ı kerimde yazılıdır. Yani Allah, kendini yaratılmış bir varlık gibi görenlerin kâfir olduğunu bildiriyor.

6- (Ömrünü tanrılara ibadetle geçiren papa, Cehenneme gitmez)demek de yanlıştır. Cennete ve Cehenneme gitmenin şartlarını bunları yaratan Allah koymuştur. (Müslüman olmayan Cennete giremez) buyuruyor. Müslüman olmayan kâfirdir. Kâfirin de gideceği yer bellidir.

7- (Gerçek Müslümanlar bu anlatılanları çok iyi bilirler) deniyor. Yazının tamamından, Dantecinin kastettiği gerçek Müslüman, içki içen, namaz kılmayan, tesettüre inanmayan, papanın ve Hristiyanların Cennete gideceğini sanan kimse demektir. Böyle inananın, gerçek Müslüman değil, gerçek bir kâfir olduğunu Kur’an-ı kerim açıkça bildiriyor.
Bir misyonerle diyalog

1 Bir misyonerle diyalog

Misyonerler e-maillerle de propagandalarını sürdürüyorlar. Bir misyonere Avrupa’da üç tanrı fikri, gittikçe yerini tek tanrıya mı bırakıyor dedim. Dedi ki:

Misyoner – Biz de tek ilaha inanırız. Tanrının üç sıfatı vardır. Bir bardak suyun da 3 hâli var: Sıvı, katı ve buhar. Ama su aynıdır. İşte biz de ilahı böyle biliyoruz. Yani Baba ilah, Oğul ilah, Kutsal ruh İsa. Bu eskiden böyle idi şu anda işleyen ruh İsa’dır. Şimdi biz tanrı olarak tek olan İsa Mesih’e inanırız.

CEVAP

Suyun hâli doğrudur. Ama bir tanrı hem baba, hem oğul hem de İsa olur mu? Böyle sıfat ve vasıf olur mu? Bu vasıf yeni mi çıktı? Tevrat [Ahdi atik = Old testament] üç tanrı var diyor mu?

Misyoner – Tanrı, Tevrat’tan sonra İsa Mesih vasfına büründü. Baba tanrıdan oğul tanrı oldu. Sonra da İsa Mesih oldu, yani şimdi İsa Mesih’ten başka tanrı yoktur.

CEVAP

İsa göğe çıkınca babanın sağına oturdu diyorsunuz. Bunlar vasıf değil, iki ayrı varlıktır.

Misyoner – Önce öyle idi, sonra İsa ile birleşti. Tek tanrı oldu. Şimdi o tanrının adı İsa’dır.

CEVAP

Bu çok gülünç, uydur uydur söyle. Bir misyoner de, (1+1+1=3 demek yanlış olur, doğrusu 1x1x1=1 dir. Buna üçlü birlik diyoruz) demişti. Buna da, (Ne diye üç tane biri çarpıyorsun, o zaman 100 tane biri de birbiri ile çarparsan yine bir çıkar. O zaman yüz tane tanrı demek de size göre doğru olur) demiştim. İşte İnciller değişe değişe böyle gülünç gariplikler çıkıyor. Kur’an-ı kerimde Yahudilerin de Hazret-i Üzeyir’e, Hıristiyanların da Hazret-i İsa’ya Allah’ın oğlu dedikleri bildiriliyor. Sizin düşündüğünüz tanrı, ne kadar zalim ki biricik oğlu dediğiniz Hazret-i İsa’yı hiç acımadan çarmıha gerdirip öldürüyor. Suçsuz insanı niye öldürür ki?

Misyoner – Başkalarının günahlarının affı için öldürdü.

CEVAP

Öldürmeden de affettim dese tanrınıza karşı çıkacak biri mi var? Ne kadar saçma bu!

Misyoner – Tanrının bir planı vardı ve bunun olması gerekliydi. Çünkü kutsal kitapta kan dökülmeden bağışlama olmaz diye yazılıdır. Musa zamanında İsrail halkı günahları için kurban keserler ve günahları bağışlanırdı. Ama İsa’da böyle olmadı. Çünkü o tanrının kuzusu idi. (Yuhanna incili 1/29) İsa Mesih bütün günahkâr insanlar için ve son kurban oldu. Onun kanı bizlerin günahlarını bağışladı ve artık başka bir kurbana ihtiyaç yok.

CEVAP

Eee o zaman bütün dünya günahsızdır. Ne diye bizi Hıristiyan yapmaya çalışıyorsunuz?

Misyoner – O işe senin aklın ermez.

CEVAP

Az önce herkesin günahını affetti dediniz ya.

Misyoner – Din akla, mantığa uygun olmaz. Hıristiyanlık size saçma gelebilir. Tanrı sizin gibi düşünmez. Ancak kutsal ruh sayesinde tanrıya ulaşılır.

CEVAP

Akıl mantık da bu işte yaramazsa, ölçümüz ne olacak? Sizinle nasıl anlaşacağız? Allah niye günahsız biricik oğlunu öldürdü diyorum, mecburdu, bu akılla izah edilmez diyorsun. Çocuklar niye günahkâr doğar diyorum, onu kutsal ruh bilir diyorsun. Madem günahların affolması için bir kuzunun kurbanı gerekiyordu, şimdiki günahkârlar için de bir kuzu daha kurban edilse olmaz mı? Biricik oğlunu tekrar çarmıha gerdirse de bütün insanlık günahtan kurtulsa olmaz mı? Olmaz böyle şey dersen o zaman önce niye günahsız kuzuyu kanlar içinde çarmıha gerdirdi? Önceki doğru ise niye bir doğru daha yapmıyor? Hıristiyan olunca insanların günahları affolur diye İncillerin hangisinde yazıyor ki? Günahsız iseniz, papazlar daha ne günahı çıkartıyor? Bizim günahlarımız af olmayacaksa tanrının kuzusu niye kan içinde kaldı? Herkes günahsızsa dinlere ne ihtiyaç var? Böyle saçma dine nasıl inanılır ki?

Hazret-i İsa tanrı değildir

Yukarıda bir misyonerle geçen konuşmayı bildirmiştik. Şimdi de başka birinin görüşlerini bildiriyoruz. Hazret-i İsa için tanrı, tanrının oğlu gibi tuhaf şeyler söylüyor.

Misyoner – Babasız insan olmaz. İsa babasız olduğuna göre, tanrı olmasa bile tanrının oğludur.

CEVAP

Babasız doğmak tanrının oğlu olmayı mı gerektirir?

Misyoner – Bu işte bir harikalık yok mu?

CEVAP

Elbette büyük bir harika bu. Ama bunun çocukla ilgisi ne?

Misyoner – Herkes öyle doğmadığına göre, büyük bir ilgisi var demektir.

CEVAP

Büyük ilgi, onu yaratandadır. Yaratılana tanrı veya tanrının oğlu demek yanlış olur.

Misyoner – Başka kimse babasız yaratılmadığına göre, onun tanrının oğlu olması niye anormal olsun ki?

CEVAP

Babasız kimse yok ama, hem anasız hem de babasız olanlar vardır. Hazret-i Âdem, Hazret-i Havva ve melekler ana babasız değil mi? O zaman Hazret-i İsa gibi hâşâ bunların da tanrı olmaları gerekmez mi?

Misyoner – Peki İsa’nın ölüleri diriltmesi onun tanrı olduğunu göstermez mi?

CEVAP

Bu bir mucizedir. Birçok peygamberde bu görülmüştür. Mesela Tevrat’ta yazıldığına göre, Benî İsrail Peygamberlerinden birkaç Peygamber de, ölüleri diriltmiştir. Hazret-i Musa, canlı olmayan bastonu diriltti. Bastonu yılan yapmak, ölüyü diriltmekten daha güçtür. Çünkü, bir değnek olan baston ile yılan, çok farklıdır. Hazret-i Musa’nın bastonu ejderhaya çevirdiğine inanıyorsun da, niye ona, hâşâ tanrı veya tanrının oğlu demiyorsun?

Misyoner – Peki, Hazret-i İsa’nın göğe çıkması onun tanrı olduğunu göstermez mi?

CEVAP

Yani Hazret-i İsa çeşitli hakaretlerle öldürüldükten sonra, göğe çıktı diyorsun öyle değil mi?

Misyoner – Evet öldürüldükten üç gün sonra.

CEVAP

Göğe çıkan değil, onu çıkaran kim? Hazret-i İdris, hayatta iken hiçbir hakarete maruz kalmadan göğe kaldırıldığına siz de inanıyorsunuz. O halde, hâşâ Hazret-i İdris’in tanrı olması daha uygun değil mi?

Misyoner – Bir soru daha: Her Peygamber günah işledi ama İsa günah işlemedi. Bu ilah vasfı değil mi?

CEVAP

Bizim inancımıza göre hiçbir peygamber günah işlemez. Hangi peygamber günah işledi?

Misyoner – Davud peygamber zina etmedi mi?

CEVAP

Bu iftirayı Yahudiler yapıyor. İsa’nın babası Davud diyorlar. Dört İncil’de de, Hazret-i İsa, Davud oğlu İsa diye, kendinden bahseder. Davud zina etmişse, hâşâ Hazret-i İsa onun nikahsız çocuğu olur. Bu ne çirkin iftira öyle?

Misyoner – İsa tanrı olmasa da Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi barbarlık dini değil, şefkat ve sevgi dinidir.

CEVAP

Bu öteki sözlerinden de saçmadır. Çünkü İncillerde diyor ki:
(Bir şehre savaş için girince önce barış iste. Kabul ederlerse herkes senin hizmetçin olacak ve sana kulluk edecekler. Barışı kabul etmezlerse, o şehirdeki her erkeği kılıçtan geçir. Kadınları, çocukları, hayvanları ve şehirdeki her şeyi yağma et. Şehirde nefes alan kimseyi bırakma. ………bütün milletleri yok et.) [Ahdi atik, Tesniye kitabı bab 20/10-18 Türkçesi s.169]

(Ruhsal yasaya göre her şey kanla temizlenir, kan dökülmeden bağışlama olmaz.) [İbranilere 9/22 Türkçesi s.499]

Misyoner – Ben hatırlamıyorum. İnceleyip bildireyim.

Günler geçti misyonerden cevap yok. Acaba Hıristiyanlar, bu maddelere göre mi Haçlı seferleri düzenleyip, Müslümanların günahlarını kanla temizlemeye çalıştılar? Bu kadar sevgi ve şefkat çok değil mi?

Bir misyonerle diyalog daha:

Misyoner - İsa, babasız doğdu. Tanrının biricik oğlu ve kuzusu idi. Bu yüzden ona tapıyoruz. Tanrı, Tevrat’tan sonra, İsa Mesih vasfına büründü. Baba tanrıdan oğul tanrı oldu. Sonra da İsa Mesih oldu, yani şimdi İsa Mesih’ten başka tanrı yoktur.

CEVAP

Babasız olmak tanrı olmayı mı gerektir? Âdem aleyhisselam da, Havva validemiz de hem anasız, hem babasız dünyaya gelmiştir. Onlara niye tanrı demiyorsunuz?
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Allah indinde, İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra da "ol" dedi ve oluverdi.) [Al-i İmran 59]

Misyoner - Tanrı, İsa’yı niye babasız yarattı?

CEVAP

Allahü teâlâ, Adem aleyhisselamı ve Havva validemizi anasız babasız yarattığı gibi, İsa aleyhisselamı da öyle dilemiş, öyle yaratmış, hikmetini açıkça bildirmemiştir. Belki de her şeye gücü yettiğini, kudretinin sonsuz olduğunu göstermek için böyle yaratmıştır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Meryem oğlunu ve annesini de [kudretimize] bir alamet kıldık.)[Müminun 50]

(Irzını iffetle koruyan Meryem ve oğlunu herkes için bir ibret kıldık.) [Enbiya 91]

İnsanları imtihan etmek için olabilir. Bir yetimi ahir zaman Peygamberi yapmıştır. Yetim olduğu için de inanmayan olmuştur. Bu bir imtihandı. Hazret-i İsa da, babasız doğunca hâşâ veled-i zina diye, iftira edip inanmayanlar imtihanı kaybettiler. Babasız olduğu için, siz de, (Çocuk babasız olmaz, babası tanrıdır) diyorsunuz, yani siz de, bu imtihanı kaybettiniz. Babasız doğmak, kişiyi insanlıktan çıkarıp, ilah yapsaydı; hem anasız, hem de babasız yaratılan Âdem aleyhisselam ile Havva validemizi de, ilah bilip bunlara daha çok tapınmanız gerekmez miydi?

Misyoner - Biz Kur’ana inanmayız ama Kur’anda diyor ki:
(Ve "Allah elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden (onları lânetledik.) Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis Allah onu (İsa'yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.) (Nisa 157-158)

CEVAP

Evet, Nisa suresinin o âyetlerinin meali bildirdiğiniz gibi. Madem inanmıyorsunuz yani inanmadığınız şeyi bize niye yazdınız?

Misyoner- Niye olacak, İsa ölmedi, öldürülmedi diyorsunuz.

CEVAP

Evet, Allahü teâlâ öyle bildiriyor. Buna itirazınız mı var yoksa?

Sual: Elbette var. Tanrı, kuzusu İsa’yı çarmıhta öldürttü, kurban etti. Onun kanı bizlerin günahlarını bağışladı. Çünkü kutsal kitapta, kan dökülmeden bağışlama olmaz diye yazılıdır. İsa Mesih bütün günahkâr insanlar için kurban oldu.

CEVAP

Sizin tanrınız ne gaddar öyle? Suçsuz insanı niye öldürür ki? Hem de suçsuz biricik oğlunu? Bu kadar zalimlik olmaz.

Misyoner - Başkalarının günahlarının affı için öldürdü.

CEVAP

Papazlarınız bir sözle günahlarınızı affediyor da, tanrınız bunu yapamıyor mu? Papazlarınız kadar gücü kuvveti yetkisi yok mu?

Bütün günahkârları affettim dese tanrınıza karşı çıkacak biri mi vardı? Neden kendi oğlunu öldürmek zorunda kaldı? Bir şeyi yapmak zorunda kalan nasıl tanrı olur ki? Bu kadar saçmalık olmaz.

Misyoner - Tanrının bir planı vardı ve bunun olması gerekliydi. Çünkü kutsal kitapta kan dökülmeden bağışlama olmaz diye yazılıdır. Musa zamanında İsrail halkı günahları için kurban keserler ve günahları bağışlanırdı. Ama İsa’da böyle olmadı. Çünkü o tanrının kuzusu idi. (Yuhanna incili 1/29) İsa Mesih bütün günahkâr insanlar için ve son kurban oldu. Onun kanı bizlerin günahlarını bağışladı ve artık başka bir kurbana ihtiyaç yok.

CEVAP

Artık o zaman bütün dünya günahsızdır. Ne diye Müslümanları gayrimüslim yapmaya çalışıyorsunuz ki? Eğer Müslümanlar günahkâr ise, bir oğul daha doğursun ve onu kurban etsin Müslümanlar da günahtan kurtulsun.

Bir de kutsal kitapta öyle yazıyor diyorsunuz? Hangi kutsal kitapta? Yüzlerce kutsal denilen İnciller arasından seçilen dört kitapta mı?

Misyoner - Bunu siz anlamazsınız.

CEVAP

Siz anlıyor musunuz ki? Hem madem dünya günahsızdır, sizin çocuklar niye günahkâr olarak dünyaya geliyor? Yeni doğan çocuk ne günahı işledi? Niye vaftiz yapılıyor? Niye papazlarınız günah çıkartıyor? Hıristiyanların tanrıları insanların günahlarını bilmiyorlar mı da, günah itiraf etme mecburiyeti getiriyorlar? Bu itiraf mecburiyeti İncillerin hangisinde yazıyor? Madem günahkâr doğuyor, gider papaza, (Papaz efendi benim ve çocuğumun günahını çıkar) denir, o da şaraplı su ile vaftiz edince günahsız olur! Ne diye Hazret-i İsa’yı öldürüyorlar?

Sonra ne diye Tanrı’nın bir oğlu var? Kızı falan yok? Karısı kim? Oğla neden ihtiyaç duymuş? İhtiyaç duyan tanrı olur mu?

Kur’an-ı kerimde (Kimse kimsenin günahını çekmez) buyuruluyor.(Enam 164)

Ne ise, Nisa suresindeki âyetleri bize niye yazdınız?

Misyoner - Eğer Kur’ana göre İsa’nın suretinde başka biri çarmıha gerilip İsa göklere alındıysa oldukça tartışmalı bir durum ortaya çıkar. İsa'nın yerine çarmıha gerilen kişinin Tanrı tarafından İsa'nın benzerliğine dönüştürülmesi İsa inanırlarını yanıltmak adına garip bir durum değil midir? Zira, bu görüntüyle güya Allah, çarmıha gerilen bir İsa figürü sunmakla o dönemin İsa’nın takipçilerine yanlış bir Hıristiyan inancı başlatmış sayılmaz mı? Öyle ki İsa’yı izleyenler onun çarmıha gerilip bütün insanlar adına günah sunusu olarak çarmıhta öldüğünü görerek iman etmişlerdir.

CEVAP

Bunları siz uyduruyorsunuz. Daha doğrusu Yahudiler uydurdu, siz de saf saf inandınız.

Ölünün neyine iman ediliyor ki? Suçsuz bir oğlunu, başkalarının suçu için öldürmek, bir tanrı için, yüz karalığı ve âcizlik değil mi? Suçsuz bir kuzuyu öldürmesinin hesabını vermesi gerekmez mi? Böyle suçlu birini ilah sanmak kadar saçma ne olabilir?

Misyoner - Ve aynı inanç bu haliyle günümüze dek taşınarak bizleri de etkilemiş, imanlısı yapmıştır. İsa’nın çarmıha gerilmediğinin 600 yıl sonrasında Muhammed'le açıklanması gecikmiş bir haber olması açısından ne derece güvenilir?

CEVAP

Yahya aleyhisselam, İsa aleyhisselamla aynı senede doğmuştur. Hazret-i İsa’ya İncil inince, Hazret-i Yahya da Ona tâbi olup İncilin hükümlerini bildirmiştir. Hazret-i İsa’dan sonra da Peygamberler geldi. Bunlardan üçünün hayatı, Peygamberler Tarihi Ansiklopedisinin 5. cildinde bildiriliyor. Bunlar, Şemun, Circis ve Halid bin Sinandır. (Aleyhimüsselam)

Bu peygamberlerden hiç biri, İsa öldürüldü dememiştir.

Misyoner - Söylendiği gibi ise Muhammed dönemine kadar böyle bir yanlış İsa inancının sorumlusu size göre kimdir?

CEVAP

Yanlış İsa inancı, Bolüs’ün [Pavlos’un] uydurup sizi kandırdığı inançtır. Hazret-i İsa, doğru inancı, yani önceki kitapların ve Kur’anın bildirdiği doğru inancı bildirdi.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Meryem oğlu İsa, “Ben Allah’ın resulüyüm. Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı, benden sonra gelecek Ahmed isimli Peygamberi müjdeleyici olarak geldim” dedi.) [Saf 6]

(İsa’ya, Allah diyenler kâfir oldu. Halbuki Mesih, "Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!" dedi. "Allah üçün üçüncüsü"diyenler de kâfirdir.) [Maide 72, 73]

(İsa dedi ki: Allah, benim de, sizin de Rabbinizdir. Ona ibadet edin, işte doğru yol budur.) [Zuhruf 63,64]

(Allah, “Ey İsa, insanlara ‘Beni ve anamı Allah’tan başka iki ilah bilin’diye sen mi söyledin?” dedi. O da, ‘Hâşâ, seni tenzih ederim. Bu söz bana yakışmaz’ dedi.) [Maide 116]

2 Bir hıristiyana cevaplar

Sual: Bir hıristiyanın ekteki sorularına cevap verir misiniz?

CEVAP

Bu Hıristiyan (1914’de kıyamet kopacak) diyen Amerikalı C. Russell’in kurduğu hıristiyan mezhebine mensuptur. Russelciler, böyle suallerle zihinleri bulandırmak istiyorlar. Fakat, dinini bilen hiçbir müslüman hıristiyan olmaz. Dinden habersiz kimseler, herhangi bir dine girebilirler. Bunun için (Müslüman cahil kalınca, Hıristiyan da, ilim sahibi olunca dinini terk eder) sözü meşhurdur.

Russelci hıristiyan soruyor:

Sual: 1- Hakiki din İslam ise, hangi mezhebidir? Hakiki din nasıl anlaşılır, meyveleri nelerdir?

CEVAP

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]
(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
(Kim İslam’dan başka din ararsa, bilsin ki, bulduğu din asla kabul edilmeyecektir.) [Al-i İmran 85]

İslam mezheplerinin iman hususunda hiçbiri diğerinden farklı değildir. Hepsi de Amentüdeki iman esaslarını bildirirler. Hazret-i Âdem’den beri gelen bütün peygamberler de aynı imanı bildirmişlerdi:
(De ki, biz "Allah’a, size indirdiğine, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakub oğullarına indirilen, Musa, İsa ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilene iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz.) [Al-i İmran 84]

Her peygamber, Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, öldükten sonra dirilmeye, Cennete, Cehenneme inanmayı bildirdi. Aralarında hiç fark yoktu. Fark olursa -hâşâ- Allah’ın bildirdiğinde tenakuz olur. Amele ait bilgilerde, insanların istifadesi için değişiklikler yapılmıştır. Mesela içyağı Hazret-i Musa zamanında haram iken, Hazret-i İsa zamanında helal edilmiştir. Hazret-i Âdem zamanında evlenmeler de, daha sonrakilerden farklıydı.

Aynen peygamberlerin farklı şeriatlari olduğu gibi, İslam mezheplerinin de rahmet olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Onun için mezheplerin hepsi de Cennete girecektir. Hatta kâfir olmamış, sapık mezhepsizlerin bile, günahları kadar Cehennemde cezalarını çektikten sonra Cennete gidecekleri hadis-i şerifle bildirilmiştir. Hakiki dinin meyvesi, dine uyanların dünyada huzuru, ahirette sonsuz saadete kavuşmasıdır. Dine uyan müslüman rahata kavuşur. Bugün İslam âlemindeki insanlar, huzursuzsa, dine uymadıklarının alametidir.

Russelci soruyor:
Sual: 2- Allah’ın hakiki kitabı nasıl tespit edilir? Allah’ın maksadı nedir?

CEVAP

Allah’ın kitabında tenakuz olmaz. Allahü teâlâ buyuruyor ki:

(Eğer Kur'an, Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı, içinde pek çok tutarsızlık bulunurdu.) [Nisa 82]

Bugünkü İncillerde pek çok tenakuzlar vardır. Bu da, insan eliyle yazılmış olduğunu ispat eder. Halbuki Kur'an-ı kerimin hepsi Allah kelamıdır.

İkinci önemli husus, nasıl insan, bir karınca bile yaratamıyorsa, Kur'an-ı kerimin bir cümlesini meydana getiremez. 14 asırdan beri de, benzeri yazılamadı.

(Eğer kulumuza [peygambere] indirdiğimizden [Kur'anın Allah’tan geldiğinden] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğru iseniz, Allah’tan gayri şahitlerinizi [putlarınızı, bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sure meydana getirin! Bunu yapamazsınız, asla yapamayacaksınız da.) [Bekara 23,24]

(Bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88]

Üçüncü husus ise, Kur'an-ı kerim hiç değiştirilemez. İşte âyet-i kerimeler:
(Kur'anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]

(Allah’ın kelamını [Kur'an-ı kerimi] kimse değiştiremez.) [Enam 115]

Allah’ın maksadı şu: Kur'an-ı kerimde insanları ve cinleri, kulluk etmeleri için yarattığını bildirmektedir. (Zariyat 56)

Russelci soruyor:

Sual: 3- Hakiki peygamberi nasıl bilebiliriz?

CEVAP

Bir peygamber mucizeleri ile bilinir. Mucize, peygamberim diyenin, doğru söylediğini bildiren alamettir. Mucizenin şartlarından beşi şöyle:
1) Harika olmalı.
2) Aynı şeyi başkası yapamamalı.
3) İstenilen zamanda hasıl olmalı.
4) İsteyip de hasıl olan mucize, kendini yalanlamamalı. Mesela, şu hayvan ile konuşacağım, deyince, hayvan, Bu yalancıdır derse, mucize olmaz.
5) Mucize, peygamber olduğunu söylemeden önce hasıl olmamalı.

İsa aleyhisselamın beşikte konuşması, Muhammed aleyhisselamın, çocuk iken başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selam vermesi gibi, önceden hasıl olan harikalar, mucize değildi. Keramet idi. Bunlara İrhas denir. Bu harikalar, peygamberliklerini bildirdikten sonra görülürse, Mucize denir.

Hazret-i Musa zamanında sihir ilerlemiş, sihirbazın ipi yılan gibi görünüyordu. Musa aleyhisselamın asası gerçek bir yılan olup sihirbazların yılan gibi görünen iplerini yutmuştu. Sihirbazlar da bunun mucize olduğunu anlayıp iman etmişlerdi.

Hazret-i İsa zamanında tıp ileri idi. Her hastalığa ilaç bulunuyordu. Hazret-i İsa’ya, körleri iyileştirme, ölüleri diriltme mucizesi verilmişti. Buna rağmen inanan az olmuştu.

Hazret-i Muhammed zamanında, şiir fesahat ve belagat sanatları çok ilerlemişti. Allahü teâlâ da; her milletin kıymet verdiği şeylerde mucizeler gönderdiği için, Muhammed aleyhisselama da benzeri yazılamayacak olan bir kitap gönderdi. Bir çok edipler, bunun insan sözü olmadığını anlayıp iman ettiler.

Hazret-i Muhammed ümmi idi. Kimseden bir şey okumamış, öğrenmemiş, hiçbir şey yazmamıştı. Allahü teâlâ buyuruyor ki:
[(Ey Peygamberim] Sen [Kur'an gelmeden] önce bir kitaptan okumuş ve elinle onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı müşrikler [Kur'an-ı kerimi, başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış] derlerdi.) [Ankebut 48]

En büyük mucize

Muhammed aleyhisselamın, parmaklarından bir orduya yetecek su akması, ağaçların kendisine selam vermesi, elinde çakıl taşlarının zikretmesi, zehirli kebabın Beni yeme, ben zehirliyim diye konuşması, putlarla ve hayvanlarla konuşması gibi bin kadar mucizesi görülmüştür. Bunların en büyüğü ve devamlı olanı Kur'an-ı kerimdir.

Bütün şairler, edebiyatçılar, Kur'an-ı kerimin nazmında ve manasında aciz ve hayran kalmışlar, bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İcazı ve belagatı insan sözüne benzemez. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozulur. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayan bulamamıştır. Nazmı Arap şairlerinin şiirlerine benzemez.
Kur'an-ı kerim, geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber verir. İşiten ve okuyan, tadına doyamaz. Yorulur, fakat bıkıp usanmaz. Nice azılı İslam düşmanları, Kur'an-ı kerimi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, imana gelmişlerdir.

İlim ve tecrübe ile bulanamayacak güzel şeyler ve iyi ahlak ve insanlara üstünlük sağlayan meziyetler ve dünya ve ahiret saadetine kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler ve insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur'an-ı kerimde açık veya kapalı olarak bildirilmiştir. Semavi kitaplardaki ilimlerin hepsi Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. Sadece Kur'an-ı kerim bile, Muhammed aleyhisselamın peygamber olduğunu göstermeye kâfi bir mucizedir.


Russelci soruyor:

Sual: 4- Hazret-i Âdem ile Havva nerede yaratıldı? a) Cennet yerde mi, gökte mi?

CEVAP

Hazret-i Âdem, topraktan yaratıldı. Çamur haline getirilip pişmiş gibi kurutuldu. Sonra can verildi. Her şeyin ismi ve faydası bildirildi. (Secde 7, Fatır 11, Rahman 14)
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

("Rabbin meleklere, yeryüzünde bir halife, bir insan yaratacağım" dediği zaman melekler "Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek insanı mı halife yapacaksın?" dediler. Allah da, "Sizin bilmediğinizi elbette ben bilirim" buyurdu.)[Bekara 30]

(Biz, "Ey Âdem, hanımınla Cennete yerleşin, Cennet nimetlerinden yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın" dedik.)[Bekara 35]

Âlimlerin bir kısmı, Âdem aleyhisselamın yeryüzünde yaratılıp, Cennete konduğunu, bir kısmı da, Cennette yaratıldığını bildirmektedir. Havva validemiz de yeryüzünde veya Cennette yaratılmıştır. Her iki şekilde de inanmanın imana zararı olmaz.

Cennetin kaçıncı kat gökte olduğu bildirilmemiştir. Peygamber efendimiz (Cennet göktedir) buyurmuştur. (Deylemi)

Gök, yedi kat olarak yaratılmıştır. (Bekara 29, Mülk 3)

Bugün, ancak birinci kat gök bilinebiliyor. Bütün bilinen ve bilinmeyen gezegenler, Güneş ve yıldızlar birinci kat göktedir. İkinci kat, birinci kattan, diğer katlar da birbirinden çok büyüktür.

Russelci soruyor:

Sual: 5- Şeytan ve Cin nasıl varoldu? Allah onu şeytan olarak mı yarattı?

CEVAP

Şeytan ve cin ateşten yaratılmıştır. (Hicr 27, Rahman 15)
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Şeytana niçin secde etmediği sorulunca "Ben Ademden daha hayırlıyım. Onu topraktan, beni ateşten yarattın" dedi. Allah da "O halde Cennetten çık" buyurdu.) [Araf 12, 13 ve Hicr 32-34]
Şeytan da cin gibi ateşten yaratılmıştır. İsyan edince Cennetten kovulmuştur. İsyan etmeseydi Cennetten kovulmazdı. İblis, şeytan olarak değil, bir varlık olarak yaratılmıştır. Cinler de ateşten yaratıldığı halde, mümin ve kâfir olanları vardır. (Cin 1-4)

Russelci soruyor:

Sual: 6- Kur'andaki ben, biz kelimeleri kime aittir? Kur'anda çok defa gizli, üçüncü şahıs konuşur. Kim bu varlık?

CEVAP

Hıristiyan, Kur'an-ı kerimi, İnciller gibi, içinde başkalarının da sözü var zannediyor. Kur'anın tamamı Allah’ın kelamıdır.

Not: Bu iddiaları geniş olarak Allah bir olduğu halde niçin biz deniyor maddesine alınarak cevaplandırılmıştır.

Russelci soruyor:

Sual: 7- Hazret-i İsa öldürüldü mü? a) Hazret-i Muhammed şefaatçi midir? Faydası var mı?

CEVAP

İsa aleyhisselam öldürülmedi, göğe kaldırıldı. Allahü teâlâ, Nuh aleyhisselamı tufandan, İbrahim aleyhisselamı, düşmanlarından kurtardığı gibi, İsa aleyhisselamı da, yahudilerin elinden kurtarmış, Hazret-i İsa'ya ihanet ederek bulunduğu yeri haber veren, Yahudi casusu, münafık Yuda Şamunu Hazret-i İsa'ya benzeterek onu öldürtmüştür. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Yahudileri, "Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük" dedikleri için lanetledik. Onlar İsa’yı öldürmediler, asmadılar da, öldürülen, kendilerine İsa gibi gösterildi.) [Nisa 157]

(Elbette İsa [nın kıyamete yakın gökten inmesi], kıyametin yaklaştığını gösteren bilgidir. Sakın bunda şüphe etmeyin.)[Zuhruf 61]

İsa aleyhisselamın gökten ineceğini bildiren hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Allah’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, âdil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, İslam’dan başka şeyi kabul etmeyecektir. Mal o kadar çok olacak ki, kimse dönüp de bakmayacaktır.) [Buhari]

[Hadis-i şerifte geçen Domuzu öldürecek demek "Domuz eti yemeyi yasaklayacak" demektir. Haçı kıracak, yani Hıristiyanlığı kaldıracaktır. Başka bir hadis-i şerifte (Mizmarları kıracak) buyuruldu. Yani her çeşit çalgıyı yasak edecektir.]

(İsa, âdil bir hakem olarak indiği zaman kin, nefret ve haset kalkacaktır.) [Müslim]

(Deccal çıkınca, İsa gelecek, Deccalı helak edecek, bundan sonra iki kişi arasında düşmanlık olmayacaktır.) [Müslim]

(İsa inince İslamiyet ile hükmedecektir. O zaman Allah, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir. Sonra yeryüzünde sükun emniyet meydana gelecektir. O kadar ki aslan deveyle, kaplan inekle ve kurt kuzuyla serbestçe dolaşacak, çocuklar yılanlarla oynayacaktır. İsa ölünce cenazesini Müslümanlar kaldıracaktır.) [Ebu Davud]

(Eshab-ı Kehf, Mehdi’nin yardımcıları olacak ve İsa bunun zamanında gökten inecektir. İsa, Deccal ile harp ederken, Mehdi, onunla beraber olacaktır. Bunun hükümdarlığı zamanında, her zamankinin aksine olarak ve hesapların tersine olarak, Ramazan-ı şerifin 14. günü güneş ve ilk gecesinde ay tutulacaktır.) [İ. Süyuti]

(İsa, inince, evlenecek, bir oğlu olacak, kırk yıl kadar yaşayıp ölecek ve benim yanıma defnedilecektir.) [Tirmizi]

Sadece Hazret-i Muhammed aleyhisselam değil, Allah’ın izni ile bütün peygamberler şefaat edecektir. Hadis-i şerifte (Peygamberler, âlimler ve şehidler şefaat eder) buyuruldu. (İbni Mace)
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Rabbin sana [şefaat izni ve çeşitli nimet] verecek. Sen de razı olacaksın.) [Duha 5]
(Allah’ın Resulü onlar için af dilerse... affa uğrarlar) mealindeki âyet de, Hazret-i Muhammed aleyhisselamın şefaat edeceğini bildirmektedir. (Nisa 65)

Russelci soruyor:

Sual: 8- Allah bir insanı zorba ve benzeri yapar mı?

CEVAP

Allahü teâlânın her şeye gücü yeter. Ancak hiç kimseyi günah işlemeye zorlamaz. Hiç kimseyi şaki [zorba] veya benzeri kötü biri yapmaz. Haksız olarak kimseyi cezalandırmaz. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah kullarına zulmetmez.) [A. İmran 182]

Russelci soruyor:

Sual: 9- Kader neleri içine alır?

CEVAP

Kader her şeyi içine alır. Kader, Allahü teâlânın ezelî ilmi ile, insanların ve diğer mahlukatın yapacağı işleri bilmesi demektir. Eğer Allah, yarattıklarının ne yapacağını bilmezse, bilmeyenden ilah olamaz. İlahın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen, muhtaç olan, ölebilen ilah olamaz. Allahü teâlâ herkesin ne yapacağını bilir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah her şeyi hakkıyla, en iyi bilir.) [Hucurat 16,18]

Onun bilmesi kulların yapacağı iyi ve kötü işlere tesir etmez. Mesela bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı hesaplanarak takvimlere yazılmıştır. Güneş takvimlerde bildirilen saatte doğup batar. Takvime öyle yazıldığı için mi güneş o saatlerde doğup batıyor? Takvime yazılmasa da yine güneş o saatlerde doğup batar. İşte Allahü teâlâ da, ezelî ilmi ile, kulların kendi istekleri ile, günah veya sevap işleyeceğini, hastalanacağını, ne iş yapacağını bilir. Fakat bu bilmesi, kulların yaptıkları işlere cebri bir müdahale değildir.

Russelci soruyor

Sual: 10- Sünnet emri Kur'anda var mı? Niçin sünnete uyuluyor?

CEVAP

Sünnet emrinden maksat, Peygamber efendimizin emirlerine uymak ise, Allahü teâlâ, Peygamberimize uymayı emrettiği için, biz de ona uyuyoruz. İşte âyetler:
(Allah’a ve Resulüne itaat edin.) [Enfal 20]
(Allah’a ve Onun ümmi nebi Resulüne uyarsanız, doğru yolu bulursunuz.) [Araf 158]
(Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

Russelci soruyor:

Sual: 11- Beş vakit namaz Kur'anda var mı?

CEVAP

Kur'an-ı kerimde, namaz vakitlerinin gizli değil, açık olduğu bildiriliyor:

(Elbette, namaz müminlere belli vakitlerde farz kılınmıştır.) [Nisa 103]

Bu vakitler diğer âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Güneşin kayması anından [öğle ve ikindiden], Gecenin kararmasına [akşam ve yatsıya], kadar ve fecir [sabah] vaktinde namaz kıl!) [İsra 78]

(Rabbini güneşin doğuşundan önce [sabah] ve batışından önce[öğle ve ikindi] ve gecenin bir bölümünde [akşam ve yatsı vakti]hamd ile tesbih et!) [Kaf 39,40]

(Akşama girerken [akşam ve yatsı namazında], sabaha ererken[sabah namazında], gündüzün nihayetinde [ikindi namazında] ve öğle vaktinde [öğle namazında] Allah’ı tenzih et!) [Rum 17, 18]

Buhari ve Müslimdeki hadis-i şerifte ise, (Beş vakit namazla emrolundum) buyuruluyor.

Kur'an-ı kerimde (Belli vakitlerde namaz farz kılınmıştır) buyurulup, ayrıca beş vaktin hepsi de bildirildiği halde Beş vakit namazifadesinin geçmeyişi, kutuplarda ve buralara yakın yerlerde beş vaktin tamamının taayyün etmemesindendir. (Nimet-i İslam)

Namaz vakitleri yeni konmadı ki, 14 asırdan beri devam ediyor, Peygamber efendimiz, kaç vakit demişse, kaç vakit kılmışsa, o zamandan beri aynı vakitlerde namaz kılınmaktadır. Namazların nasıl kılınacağı Kur'an-ı kerimde açıkça bildirilmemiştir. Peygamber efendimiz nasıl kılmışsa, müslümanlar da aynı şekilde kılmaktadır. Namazın beş vakit olması, kılma şekli, mütevatir hadislerle bildirilmiş ve tevatüren bugüne kadar gelmiştir. Hadis-i mütevatir, bir çok sahabenin Resul-i ekremden işittiği ve kitaba yazılıncaya kadar, böyle çok kimselerin haber verdiği hadis-i şeriflerdir ki, bunların bir yalan üzerinde sözbirliği yapmalarına imkan olmaz. Mütevatir hadislere inanmayan kâfir olur. (Mahzen-ül -ulum)

Russelci soruyor:

Sual: 12- Kıyametin alametleri nelerdir?

CEVAP

Bu soru, Charles Russell, Dünya çok yakında sona erecek dediği için, belki bu görüşe yakın bir bilgi elde etme düşüncesiyle sorulmuş olabilir. Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmemiş, (Ancak onu Allah bilir) buyurulmuştur. (Araf 187, Ahzab 63)

Kıyametin ne zaman kopacağı belli değil ise de, alametleri çıkmıştır. Büyük alametler çıkmadıkça kıyamet kopmayacağını Peygamber efendimiz bildirmiştir. Büyük alametlerden on tanesi şöyle:

1- Mehdi gelecek: Adı Muhammed Mehdidir. Babası Abdullah, annesi Aminedir. Gökten bir melek, (Bu Mehdidir, sözünü dinleyin)diyecek.
2- Deccal gelecek.
3- Hazret-i İsa gökten inecek.
4- Güneş batıdan doğacak.
5- Dabbet-ül-ard: (Neml 82)
6- Yecüc ve Mecüc: (Enbiya 96)
7- Duman: (Duhan 10)
8- Doğuda, batıda ve Arabistan’da ay tutulmaları olacak.
9- Kâbe yıkılacak.
10- Yemenden bir ateş çıkacak.

Russelci soruyor:

Sual: 13- Mesih unvanı kime aittir? Anlamı nedir?

CEVAP

Mesih, Hazret-i İsa'ya denir. (Al-i İmran 45, Nisa 157, 171, 172,Maide 17, 72)
Mesih, meshedilmiş demektir. Mesh, el ile sıvazlama demektir. Şeytan musallat olmaması için Cebrail aleyhisselam kanadı ile meshetmiştir. Hastaya dokununca, iyileştiği için Mesih denildiğini söyleyenler de vardır. Yağ ile meshedildiği için Mesih denildiği de söylenir. Günah kirinden temizlendiği için Mesih dendiği de bildirilmiştir. Deccala da mesih denilir. (Tibyan)

Russelci soruyor:

Sual: 14- Hazret-i İsa’nın babasız doğmasının sebebi nedir?

CEVAP

Hazret-i İsa babasız, Hazret-i Havva da hem anasız, hem babasız dünyaya gelmiştir, Allahü teâlâ öyle dilemiş, öyle yaratmış, hikmetini açıkça bildirmemiştir. Belki de her şeye gücü yettiğini, kudretinin sonsuz olduğunu göstermek için böyle yaratmıştır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Meryem oğlunu ve annesini de [kudretimize] bir alamet kıldık.)[Müminun 50]
(Irzını iffetle koruyan Meryem ve oğlunu herkes için bir ibret kıldık.) [Enbiya 91]

İnsanları imtihan için olabilir. Bir yetimi ahir zaman Peygamberi yapmıştır. Yetim olduğu için de inanmayan olmuştur. Bu bir imtihandı. Hazret-i İsa da babasız doğunca inanmayanlar imtihanı kaybettiler. Babasız olduğu için, Hıristiyanlar İsa’ya tapınıyorlar. Babasız doğmak, kişiyi insanlıktan çıkarıp, ilah yapsaydı, ana-babasız yaratılan Âdem aleyhisselamı da ilah bilip daha çok tapınmaları gerekirdi.

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:

(Allah indinde, İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra da "ol" dedi ve oluverdi.) [A.İmran 59]

Russelci soruyor:

Sual: 15- Ölüm, hastalık, açlık, cinler, deniz, rüzgar üzerinde etkili olan yegane kişi idi neden?

CEVAP

Burada kimi kastettiği anlaşılmıyor. Hazret-i İsa’yı kastediyorsa, yanlıştır. Her şeye etkili ve yetkili olan yalnız Allahü teâlâdır. Allah bütün peygamberlere çeşitli mucizeler vermiştir. Mesela Hazret-i Davud’un elinde demiri hamur gibi yumuşattırmıştı. Cinleri, kuşları ve rüzgarı Hazret-i Süleyman’ın emrine vermişti. (Sebe 10-12, Enbiya79-81, Sad 18-36-38, Neml 17)

Hazret-i İbrahim’i ateş yakmadı. Hazret-i Yunus’u balık yuttuğu halde, hiçbir zarara uğramadı. Hazret-i İsa beşikte iken konuştu. (Maide 110,Meryem 28-30)

Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed’i gecenin bir anında Mescid-i Aksa’ya götürmüştür. (İsra 1) Cenneti, Cehennemi ve bilinmeyen yerleri gezdirmiştir. Bunların hepsi birkaç saniye içinde olmuştur. BunaMirac Mucizesi denmektedir. Bunu yapmak Allahü teâlâ için zor değildir. Vezir Asaf bin Barhiya, Belkıs’ın tahtını göz açıp yumuncaya kadar Süleyman aleyhisselamın sarayına getirmiştir.(Neml 40)
Hazret-i Muhammed’in meşhur mucizelerinden biri de, Ayı ikiye ayırmasıdır. Bu mucize, başka hiçbir Peygambere nasip olmamıştır. Kâfirler Peygamber isen Ay’ı ikiye ayır dediler. Hazret-i Muhammed, dua etti, Allahü teâlâ, kabul edip, Ay’ı ikiye böldü. Yarısı bir dağın, diğer yarısı başka dağın üzerinde göründü. Kâfirler, Bize sihir yaptı diyerek inanmadılar. (Kamer 1,2)

Allahü teâlâ, peygamberlerine verdiği mucizeleri bildirdikten sonra(Bunları yapan biziz) buyuruyor. (Enbiya 79)

Russelci soruyor:

Sual: 16- Milat da onun doğumuyla değişti. Bu bir tesadüf mü?

CEVAP

Milat, doğum demektir. Milat onun doğumu ile değişmedi. Harika bir olay olduğu için onun doğumu takvime başlangıç kabul edildi. Müslümanlar da Muhammed aleyhisselamın hicretini takvime başlangıç yapmışlardır. Böyle şeylerin Hazret-i İsa’nın ilah olması ile ne ilgisi var?

Russelci soruyor:

Sual: 17- Kıyamete yakın Hazret-i İsa gelecek mi?

CEVAP

Elbette gelecektir.
[Not: Bunun cevabı geniş olarak Hazret-i İsa gökten inmeyecek mimaddesinde verilmiştir.

Russelci soruyor:

Sual: 18- Kur'an (Tevrat, Zebur, İncil değişti, bozuldu) der mi?

CEVAP

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Ehl-i kitap "Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası Cennete girmeyecek" dediler. Bu onların kuruntusudur. Onlara "Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin!" de!) [Bekara 111]

(Yahudiler, Üzeyr’e, Hristiyanlar da Mesih’e Allah’ın oğlu dediler. Daha önceki kâfirlerin [“melekler Allah'ın kızlarıdır” diyenlerin]sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da sapıtıyorlar.)[Tevbe 30]

("Allah’ın çocuğu oldu" dediler. Hâşâ, O yücedir, göklerde ve yerdekilerin hepsi Onundur, hepsi Ona boyun eğmiştir.) [Bekara 116]

(Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden razı olmazlar. De ki "Doğru yol, ancak Allah’ın [bildirdiği İslamiyet] yoludur.") [Bekara 120]

("Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız" diyenlere de ki: "Aksine biz, hanif yani doğru yaşamış İbrahim’in dinine uyarız.") [Bekara 135]

(İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyandı. O hanif bir müslüman idi. müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67]

("Biz, Allah ve Onun indinde bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Eshata indirilene, Musa’ya, İsa’ya verilenlere, Rablerinden diğer peygamberlere gelenlere, onların hiç biri arasında fark gözetmeden inandık ve biz sadece Allah’a teslim olduk" deyin!) [Bekara 136]
[Bu âyetlerden de her peygamberin müslüman olduğu, aynı imanı bildirdiği, Yahudi ve Hıristiyanların bâtıl olduğu anlaşılmaktadır.]

([Kur'an İsa’nın babasız olduğunu kabul ettiğine göre, ilahlığını da kabul ediyor" diyen yahudilere] De ki, gelin dua edelim, yalancıların üzerine Allah’ın laneti olsun diyelim.) [A.İmran 61]

(Ey ehl-i kitap, İsa, Allah’ın peygamberidir. Tanrı üçtür demeyin. Allah, ancak tek bir ilahtır. Çocuğu olmaktan münezzehtir.) [Nisa 171]

(Ey ehl-i kitap, resulümüz [Muhammed aleyhisselam] kitaptan gizlediğiniz şeyleri açıklamak üzere geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi.) [Maide 15]

(İsa’ya, Allah diyenler kâfir olmuştur. Halbuki mesih, "Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!" demiştir. "Allah üçün üçüncüsü" diyenler de kâfirdir.) [Maide 72, 73]

(Meryem, İsa’yı doğurup kucağında getirince ona "Çok garip bir iş yapmışsın, baban kötü, annen iffetsiz değildi" dediler. Meryem, [sormaları için] çocuğu gösterince ona, "Biz çocukla nasıl konuşuruz?" dediler. Çocuk dedi ki, "Ben Allah’ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Bana namazı ve zekatı emretti.") [Meryem 27-31] [İncilde emredilen namaz ve zekatı da tahrif etmişler.]

(İsa, "Ben Allah’ın resulüyüm. Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı, benden sonra gelecek Ahmed isimli Peygamberi müjdeleyici olarak geldim" demişti.) [Saf 6]

Bâtıl dinler

Yukarıya birkaçını aldığımız âyetlerden de anlaşıldığı gibi, Yahudilik ve Hıristiyanlık bozulmuş, bâtıl bir dindir. Hazret-i İsa ile ilgili âyetlerden ikisi de şöyle:
(Ey Meryem oğlu İsa, seni mukaddes ruh ile desteklemiştim, böylece beşikte iken, yetişkin olunca da insanlarla konuşmuştun. Sana kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğretmiştim. Çamurdan yaptığın şekle üfleyince benim iznimle kuş oluyor, anadan doğma körü ve alacalıyı benim iznimle iyileştiriyor, ölüleri benim iznimle diriltiyordun. İsrail oğullarının seni öldürmesinden ben kurtardım.) [Maide 110]

(İsa dedi ki "Allah, benim de, sizin de Rabbinizdir. Ona ibadet edin, işte doğru yol budur.") [Zuhruf 63,64]

Hazret-i İsa’ya ilah demekle, O yüceltilmiş olmaz. Allah’ın oğlu demek de Allah’a hakaret olur. Hazret-i İsa böyle sözler söylememiştir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah {Ey İsa, insanlara "Beni ve anamı Allah’tan başka iki ilah bilin"diye sen mi söyledin?} diye sorunca, o da, "Hâşâ, seni tenzih ederim. Bu söz bana yakışmaz" demiştir.) [Maide 116]

Russelci soruyor:

Sual: 19- Mukaddes kitapta, cine ait bilgi yok. Kur'anda var mı?

CEVAP

Hıristiyanlıkta neye ait bilgi var ki, cinlere ait bilgi olsun? Kur'an-ı kerimde mealen, (Cinlerden bir grup, "Biz doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur'an dinledik. Biz de ona inandık. Artık Rabbimize asla kimseyi ortak koşmayacağız. Elbette Rabbimizin şanı çok yücedir. O ne eş, ne de çocuk edinmiştir. Bizim beyinsiz olanımız Allah hakkında pek aşırı yalanlar uydurmuştur" dediler.) buyuruluyor. [Cin 1-4]

Bir makine yapılınca, nasıl kullanılacağını, bakımının nasıl yapılacağını gösteren bir tarifname de hazırlanır. Allahü teâlâ, insan gibi muazzam bir varlığı yaratınca, onu hâşâ başı boş mu bıraktı? Onun ne yapacağını bildirmedi mi? Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Sizi boş yere yarattığımızı, hakikaten huzurumuza getirmeyeceğimizi mi sandınız?) [Müminun 115]

Kur'an-ı kerimde insanın ne yapması gerektiği bildirilmiştir. Kur'an-ı kerim eşsiz büyük bir mucizedir. İçinde en derin ilmi ve fenni bilgiler, medeni kanunlara örnek teşkil edecek ilmi ve hukuki esaslar, geçmişe ait birçok bilinmeyen malumat, insanlara verilebilecek en büyük ahlak esasları ve bunlara benzer, o zamana kadar hiç kimsenin bilmediği, bilemediği, tasavvur bile edemediği hususlar vardır.
Allah’a inanıyorum diyen bir kimse, Onun sıfatlarını bilmeden Allah’a inanmış sayılmaz. Allah kaç tanedir, yardımcıları var mı? Her istediğini yapabilir mi? Herhangi bir sebeple ölebilir mi? Bir başlangıcı veya sonu var mı? Her şeyi görür mü, görmesine engel teşkil eden şey var mı? Her şeyi işitir mi? Hangi varlığa benzer? Ondan başka yaratıcı var mı? Evi, barkı var mı? Her şeye gücü yeter mi? Evlenme ihtiyacı duyar mı? Yer içer mi?

Bütün bu suallerin hepsinin cevabı Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. Fakat İncillerde böyle bilgilere rastlanmaz. İmanın şartları nelerdir? Elfaz-ı küfr denilen, söyleyince insanı dinden çıkaran sözler nelerdir? Bunların hiçbiri İncillerde yoktur. Dünya dönüyor mu? Papazlar yıllarca dönmediğini zannetmişlerdir. İncillerde yazmayınca papaz ne yapsın?

Güneşin ayın hareketleri, takvim, ay, yıl, mevsime ait bilgiler, evlilik, talak hakkında bilgiler İncillerde yoktur. Namazın, orucun, zekatın şartları, tesettürün ölçüleri, kumar, gasp, hırsızlık, alışveriş ve mirasa ait bilgilerin hiç biri Hıristiyanlıkta yoktur.

Refahı temin eden din

İslam dini, insanın hem ruhi, hem de maddi refahını temin edecek bir ahlak getirmiştir. Bu mukaddes din, sadece, fert ile Allah arasında rabıta kurmakla kalmayıp, fertlerin birbirlerine, hatta insanlık camiasına karşı haklarını ve vazifelerini şümullü olarak tanzim eder, hep ileriyi gösterir, ileriyi ister ve ilericidir. İlericiliğin ve dinamizmin mümessilidir. Bu din, insan ruhunu ve bütün insanlığı saadete kavuşturacak prensiplerden ibarettir. İslamiyet’te sınıflaşma yoktur. Herkes aynı haklara, aynı itibara sahiptir. Ferdin, muayyen bir topluluğun, hatta yalnız müslümanların değil, bütün insanlığın, hür ve medeni bir hayat seviyesine ulaşmasını emreder. Bunun için de, sosyal adaleti esas tutar.

İslam dini, ırk, milliyet, siyasi inanç, lisan ve tahsil seviyesi ayırt etmeksizin, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder. Bu sebepten de, yabancılar arasında Müslümanlık yayılmaktadır.

3 Hayret! İncili de inkâr ettiler

Sual: İncil değiştirildi diye yazmanız çok komik. Çünkü İncil diye bir kitap hiçbir zaman olmamıştır. Allah, İncil diye bir kitap göndermemiştir. İncil denilen şey aslında Allah’ın İsa’ya bildirdiği sözlü tebliğdir. Yani İncil yazılı bir kitap değil, sözlü tebliğdir. Şu anda var olan ve İncil denen kitaplar Allah’ın gönderdiği bir kutsal kitabın bozulmuş halleri değil, Hazret-i İsa'dan en az 50 yıl sonra yazılmaya başlanmış hikaye, hatıra kitaplarıdır. Zaten bunu biz Katolik Hıristiyanlar kabul ediyor fakat ek olarak bu kitapların özünün doğru olduğunu savunuyoruz. Diyoruz ki:

Evet İncillerde yazanlar Allah’ın sözleri değil, insanların sözleridir, İsa'dan en az 50 yıl sonra yazılmaya başlanmıştır, ama kulaktan kulağa geçen bilgilerin ve çok sayıda insanın anıları yazılmıştır, dolayısıyla bu kadar çok insandan yararlanılarak yazılan İncillerin özü, anlattığı temel konular doğrudur.

CEVAP

Hayret! (İncil diye bir kitap hiçbir zaman olmamıştır) iddiası, Hıristiyanlık tarihinde ilk defa yapılıyor galiba! Bir Hıristiyanın iddiası olabileceğine inanmamakla beraber cevap verelim.

Allahü teâlâ, (İsa'ya İncil’i verdik) buyuruyor. Sadece sözlü olarak bildirdik demiyor. İncil aynen Kur'an-ı kerim gibi vahiy ile geldi. Yani sözlü geldi. Aslı, Pavlos denen Yahudi tarafından ortadan kaldırıldı. Zamanla İnciller halini aldı.

Ama Hazret-i İsa'nın Allahü teâlâdan bildirdiği doğru sözleri bulunan İncil yok mu idi, vardı elbette. Onlar doğru olarak yazılmadı mı, yazıldı. Barnabas İncili bunlardan biridir. Yani en az hatalı olanlarından biri.
Kur'an-ı kerimde İncil’den bahseden âyet çoktur. Bazılarını aşağıda yazıyoruz.

İncil ile ilgili âyetler:

(Melekler, Meryem'e hitaben İsa hakkında sözlerine devam ettiler: Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevratı, İncili öğretecek.) [Al-i İmran 48]

(Meryem, İsa’yı doğurup kucağında getirince, ona, “Çok garip bir iş yapmışsın, baban kötü, annen ise iffetsiz değildi” dediler. Meryem, [sormaları için] çocuğu gösterince, ona, “Biz çocukla nasıl konuşuruz?” dediler. Çocuk dedi ki: “Ben Allah’ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Bana namazı ve zekatı emretti.”) [Meryem 27-31]

(Kendinden önce gelen Tevratı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa'yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevratı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncili verdik.) [Maide 46]

(Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene [verdiğim] nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh [Cebrail] ile desteklemiştim; [bu sayede]sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı [okuyup yazmayı] hikmeti, Tevrat ve İncili öğretmiştim.) [Maide 110]

(Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?) [Al-i İmran 65]

(İncile inananlar, Allah'ın onda indirdiği [hükümler] ile hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıklardır.) [Maide 47]

(Her ikisi de kitabı [Tevrat ve İncili] okumakta oldukları halde Yahudiler: "Hıristiyanlar değer verilecek bir şey üzerinde değillerdir" dediler. Hıristiyanlar da "Yahudiler bir şey üzerine değillerdir" dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirlerine tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah farklı görüşler serdettikleri şeylerde kıyamet günü onlar arasında hükmünü verir.) [Bekara 113]

(Kendisinden önceki Kitabları tasdik eden Hak Kitabı sana indirdi. Önceden insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncili de indirmişti. O, doğruyu yanlıştan ayıran Kitabı indirdi. Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azab vardır. Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.) [Al-i İmran 3]

(Eğer ehl-i kitap iman edip [kötülüklerden] sakınsalardı, herhalde kötülüklerini örter ve onları nimeti bol Cennetlere sokardık. Eğer onlar Tevratı, İncili ve Rablerinden kendilerine indirilen Kur’anı gereğince uygulasalardı, her yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir zümre vardı, çoğunun işledikleri ise kötü idi.) [Maide 65-66]

(Ey Kitap ehli! Siz, Tevratı, İncili ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça, [doğru] bir şey [yol] üzerinde değilsinizdir" de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.) [Maide 68]

(Yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygambere uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. onunla birlikte gönderilen Nur'a [Kur'ana]uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Araf 157]

(Muhammed aleyhisselamla birlikte olanların [Eshabın] İncil'deki vasıfları şöyledir: Onlar filizlenmiş, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir hoşa giden ekine benzerler. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir.) [Fetih 29]

(Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncili verdik; ona uyanların kalblerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.)[Hadid 27]

(Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’anda söz verilmiş bir hak olarak Cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? O halde Onunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.) [Tevbe 111]

4 İncil’ deki Bazı Hususlar (İngilizce ve Türkçe Tercümeleri)

Kitap Ehlinden Hristiyanların kitabı olan İncil (Bible İngilizce) [Biblica kökünden gelir, yani kütüphanedir.] (Katoliklerde 73 kitap, Protestanlarda ve Ortodokslarda ise 66 kitap vardır.) Kuran-ı Kerim’ de İncil ingilizce olarak GOSPEL olarak geçer. İngilizce BIBLE olarak 47 değişik versiyonu vardır. Kitabı Mukaddes olarak anılan İnciler her sene 100 milyon kopya olarak satılmaktadır. Aşağıda İncil’ den bazı pasajları hem İngilizce hem de Türkçe olarak inceleyeceğiz.

Öncelikle Hristiyan dünyasının Haçlı seferlerinin devam ettiğini, İncil dağıtımlarıyla adeta Scud füzesi attıklarını, birçok dilde çeviriler ile insanlara bu kitaplardan ulaştırmaktadırlar. Buradaki anlatacaklarımız sizler için birer Patriot füzesi gibi yardımcı olacaktır. Burada inceleceğimiz pasajlar ile karşı sorular sorup sorduğunuz sorulara dahi cevap alamayacaksınız.

1. Araplar ve Arabistan

(a) "The burden upon Arabia." ISAIAH 21:13. "Burden" = responsibility. God has imposed upon the Arabs, the duty to deliver His Message to mankind.

(a) ISAIAH Bölümü 21:13 ‘ te “Burden” diye geçen kısım “sorumluluk, yük” anlamını taşımaktadır. Allah CC Arap milletinin üzerine büyük bir sorumluluk ve yük yüklemiştir, bu da Allah CC nün mesajının Araplar tarafından tüm insanlığa ulaşacak olmasıdır.

(b) ". . . the villages that Kedar doth inhabit:" ISAIAH 42:11 Kedar being Ishmael's offspring.

(b) ISAIAH Bölümü 42:11’ de Kedar İsmail (a.s.)’ ın çocuklarındandır.

(c) "Arabia and all the princes of Kedar . . ." EZEKIEL 27:21

c) HEZEKIEL 27:21’ de Arabistan’ın ve Kedar’ ın bütün prensesleri…

(d) ". . . he (Muhummed pbuh) shined forth from mount Paran (in Arabia), and he came with ten thousand saints." DEUTERONOMY 33:2. (Referring to the conquest of Makkah).

(d) YASANIN TEKRARI 33:2’ de “O (Muhammet SAV) Paran Dağında (Arabistandadır) parladı, ve O on binlerce kutsalıyla geldi” Burada Mekke’ nin fethine referans gösterilmektedir.

(e) ". . . and I (God Almighty) will move them (the Jews) to jealousy with those (the Arabs) which are NOT A PEOPLE (a nonentity): I will provoke them (the Jews) to anger with a FOOLISH NATION," (the pre-Islamic Arabs) DEUTERONOMY 32:21

(e) YASANIN TEKRARI 32:21’ de “ve Ben (Allah CC) onları (Yahudiler) bu (Araplarla) kıskandıracağım. Ben (Allah CC) onları (Yahudileri) anlayışsız bir ulusla (Araplarla) öfkelendireceğim. (İslam öncesi Araplar)

2. İBRAHİM (AS). (Kendi kızkardeşi ile evlenmiştir (Saray) ????

(a) "Why saidst thou (O Abraham), she is my sister? So I might have taken her to me to WIFE . . . now take her (Sarah) and go thy Way." GENESIS 12:19

(a) YARATILIŞ 12:19’ de “(Hey İbrahim) Niçin ‘Saray kızkardeşimdir’ diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını da git.

(b) "And yet INDEED she (Sarah) is my sister (!) . . . and she became my(Abraham's) WIFE." GENESIS 20:12.  Hagar Abraham's wife! ". . . and (she, Sarah) gave her (Hagar) to her husband TO BE HIS WIFE." GENESIS 16:3 Unfulfilled prophecy:

(b) YARATILIŞ 20:12’ de “Üstelik Saray gerçektende benim (Hz.İbrahim AS) kız kardeşimdir. YARATILIŞ 16:3’ de “Saray, Hacer’i kocasıyla evlenmesi için O’ na (Hz.İbrahim’e) verdi. Hiç tatmin edici değil, bu iki pasaj okununca.

3. ABSÜRDLÜKLER (Allah’ ın yüce kitabında ???):

(a) A TALKING ass. NUMBERS 22:27-28

(a) ÇÖLDE SAYIM 22:27-28  Bir konuşan (King James versiyonunda ASS yani GÖT, KIÇ yazmaktadır, Bu Merkep ya da Eşek olarak yazılması daha uygun olacaktır. Rabbimizin kitabında böyle yazması ne kadar doğru?!!!)

(b) FOUR footed fowls. LEVITICUS 11:20

(b) LEVİLİLER 11:20’ de “Tüm DÖRT ayaklı uçan kuşlar ve yaratıklar”

(c) Birth of females a DOUBLE pollution. LEVITICUS 12:1,2,5

(c) LEVİLİLER 12:1,2 ve 5 Kız çocuğu doğurunca çifte kirlilik!!!

(d) Shamgar KILLS 600 with an ox goad. JUDGES 3:31

(d) HAKİMLER 3:31’ de “Şamgar üvendirek ile 600 kişiyi öldürmüş”

(e) Samson KILLS A THOUSAND with the jaw bone of a donkey. JUDGES 15:15-16

(e) HAKİMLER 15:15-16’ da “Şamşon eşeğin çene kemiği ile bin kişi öldürmüş”

(f) A SEVEN HEADED leopard. REVELATION 13:1-2

(f) VAHİY 13:1-2’ de “Yedi başlı canavardan” bahsetmektedir.

(g) To eat SHIT and drink PISS. 2 KINGS 18:27 and ISAIAH 36:12

(g) 2. Krallar 18:27 de ve ISAIAH 36:12’ de “Dışkı yemek ve idrar içmek”

(h) DUNG on your faces. MALACHI 2:3

(h) MALAKİ 2:3’ te “yüzünüze gübre atacağım”

(ı) Samson has SEX with a whore in Gaza. JUDGES 16:1

(ı) HAKİMLER 16:1 “Şimson bir fahişe ile yattı”

(i) Ruth COHABITS with Boaz in the barn. RUTH 3:4-15,

(i) RUT 3:4-15’de Rut evlenmeden Boaz ile birlikte yaşıyor.

(j) David SLEEPS with a young virgin. 1 KINGS 1:1,3

(j) 1. KRALLAR 11:1,3’ de “Davut bir genç bakireyle yattı”

4. ALKOL: Şeytan’ın tavsiyesi Kutsal Kitapta???

(a) "Alcohol is for people who are DYING, for those who are in MISERY. Let them drink and FORGET their poverty and unhappiness." (From the "Good News Bible in Today's English") PROVERBS 31:6-7 Alcohol recommended in preference to water!

(a) SÜLEYMAN’ IN ÖZDEYİŞLERİ 31:6-7’ de “İçkiyi çaresize, Şarabı kaygı çekene verin. İçsin ki yoksulluğunu unutsun, Artık sefaleti anmasın.” Alkol su yerine kullanılması tavsiye ediliyor.

(b) "Drink no longer water, but use a little wine for thy stomachs sake and thine often infirmities." 1 TIMOTHY 5:23 What does the AA (Alcoholics Anonymous) say?

(b) 1. TİMOTEOS 5:23’ de “Artık yalnız su içmekten vazgeç, miden ve sık sık baş gösteren rahatsızlıkların için biraz da şarap iç.

(c) Alcohol is the Devil's handiwork says the . . . Holy Qur'an 5:91

(c) Kuran-ı Kerim Maide Suresi 5:93 “Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?”

5. APOSTASY : ". . . neither shall thine eye pity him (the apostate), neither shalt thou spare him, neither shalt thou conceal him:" But thou shalt SURELY KILL HIM: thine hand shall be first upon him TO PUT HIM TO DEATH . . ."DEUTERONOMY 13:8,9

5. DÖNEKLİK: “…8 ona (dininden dönmüşe) uymayacak, onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın.9. Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun.

6. BASTARD “Kelime anlamı: Piç” Bu kelime İngilizce İncillerde 3 defa geçmektedir. Bunları inceleyelim.

(a) "The BASTARD shall not enter the congregation of the Lord; even to his tenth generation . . ." DEUTRONOMY 23:2

(a) YASA’ NIN TEKRARI 23:2’ de “Piç doğan biri Rab’ bin topluluğuna giremeyecek. Soyundan  gelenler de onuncu kuşağa dek Rab’ bin topluluğuna girmeyecektir.”

(b) "And the BASTARD shall dwell in Ashdod . . ." ZECHARIAH 9:6

(b) ZEKERİYA 9:6’ da “Aştod’ ta bir Piç oturacak…”

(c) "But if ye be without chastisement, whereof all are partakers, then ye are BASTARDS and not sons." HEBREWS 12:8

(c) İBRANİLER 12:8’ de “Herkesin gördüğü terbiyeden yoksunsanız, piçlerisiniz ve evlatlarımız değilsiniz.

7. SÜNNET: Allah (CC) ile süresiz anlaşma!

(a) "He that is born in thy house, and he that is bought with thy money (your slaves), MUST needs be circumcised: and my convenant shall be in your flesh for an EVERLASTING convenant." GENESIS 17:13

(a) YARATILIŞ 17:13’ te “Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmanın simgesi olacak.

(b) The uncircumcised to be "CUT OFF" (to be killed). GENESIS 17:14

(b) YARATILIŞ 17:14’ te “Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacak (CUT OFF= öldürülecek anlamındadır) çünkü anlaşmamı bozmuş demektir.

8. ÇELİŞKİLER. Yüce Rab’ bin kitabında çelişki olur mu?

(a) The "Lord" tempted David . . . 2 SAMUEL 24:1 or "Satan" provoked David ... 1 CHRONICLES 21:1

(a) 2 SAMUEL 24:1’ de “RAB İsrail halkına yine öfkelendi. Davut’ u onlara karşı kıştırarak…” ya da 1 TARİHLER 21:1’ de “Şeytan (!!!!????) İsrailliler’ e karşı çıkıp İsrail’ de sayım yapması için Davut’ u kışkırttı. Rab mı yok sa Şeytan mı? Hangisi?

(b) 700 or 7000? "Horsemen" or "Footmen" . . .? 2 SAMUEL 10:18 vs 1 CHRONICLES 19:18

(b) 2 SAMUEL 10:18’ e karşılık 1 TARİHLER 19:18 “Davut onlardan Yedi Yüz savaş arabası…” ya da “Davut onlardan Yedi Bin savaş arabası…”

(c) Solomon had 2000 baths or 3000 baths? 1 KINGS 7:26 vs 2 CHRONICLES 4:5

(c) 1 KRALLAR 7:26’ ya karşılık 2 TARİHLER 4:5 “…ikibin bat su alıyordu” ya da “… Üç bin bat su alıyordu”

(d) Solomon had 4000 stalls of horses or 40000? 2 CHRONICLES 9:25 vs 1 KINGS 4:26

(d) 2 TARİHLER 9:25’ e karşılık 1 KRALLAR 4:26 “Süleyman’ın atlarla savaş arabaları için dört bin ahırı…” ya da “Süleyman’ın atlarla savaş arabaları için kırk bin ahırı…”

(e) Did Saul enquire of the Lord or didn't he? 1 SAMUEL 28:6 vs 1 CHRONICLES 10:13-14

(e) 1 SAMUEL 28:6’ a karşılık 1 TARİHLER 10:13-14 “RAB’be danıştıysa da, RAB ona ne düşlerle, ne Urim, ne de peygamberler aracılığıyla yanıt verdi.” ya da “Saul RAB’be ihanet ettiği için öldü. RAB’bin sözünü yerine getirmedi. Yol göstermesi için RAB’be danışacağına bir cinciye danıştı.”

(f) Heaven, no man hath ascended JOHN 3:13 Contradicted by: 2 KINGS 2:11 Elijah ascended, and GENESIS 5:24 Enoch ascended.

(f) YUHANNA 3:13 ile 2 KRALLAR 2:11 birbiriyle çelişkilidir: “Gökten inmiş olan İnsanoğlu’ndan başka hiç kimse göğe çıkmamıştır.” Buna karşılık “Onlar yürüyüp konuşurlarken, ansızın ateşten bir atlı araba göründü, onları birbirinden ayırdı. İlyas kasırgayla göklere alındı.”

(g) Jesus lost "None" of his disciples JOHN 18:9 Contradicted by: He lost only"One" JOHN 17:12

(g) YUHANNA 18:9 ile YUHANNA 17:12 birbiriyle çelişkilidir. (Yazarı aynı olup ta nasıl çelişki olur bu da ayrı bir konudur.) “Kendisinin daha önce söylediği, “Senin bana verdiklerinden hiçbirini yitirmedim” şeklindeki sözü yerine gelsin diye böyle konuştu.” Buna karşılık “Kendileriyle birlikte olduğum sürece, bana verdiğin kendi adınla onları esirgeyip korudum. Kutsal Yazı yerine gelsin diye, mahva giden adamdan başka içlerinden hiçbiri mahvolmadı.”

(h) "ALL" are sinners 2 CHRONICLES 6:36 Contradicted by: "Whosoever is born of God DOTH NOT commit sin . . ." 1 JOHN 3:9

(h) 2 TARİHLER 6:36 ile 1 YUHANNA 3:9 birbiriyle çelişkilidir. ““Sana karşı günah işlediklerinde –günah işlemeyen tek kişi yoktur– öfkelenip onları yakın ya da uzak bir ülkeye tutsak olarak götürecek düşmanlarının eline teslim edersen” buna karşılık “Tanrı’dan doğmuş olan, günah işlemez. Çünkü Tanrı’nın tohumu onda yaşar. Tanrı’dan doğmuş olduğu için günah işleyemez.”

9. DAVUT (AS): (Bat-şeva’ nın karısı (Urira) ile zina ettiğini yazıyorlar, bu bir iftiradır, yalandır. Tüm peygamberler günahsızdır.)

(a) "And David sent messengers, and took her (Bathsheba); and she came in unto him, and he LAY (had intercourse) with her . . ." 2 SAMUEL 11:4

(a) 2 SAMUEL 11:4’ te “Davut kadını getirmeleri için ulaklar gönderdi. Kadın Davut’un yanına geldi. Davut aybaşı kirliliğinden yeni arınmış olan kadınla yattı. Sonra kadın evine döndü.”

(b) David wickedly caused the death of Uriah, the husband of Bathsheba. 2 SAMUEL 11:6-26

(b) 2 SAMUEL 11:6’ dan 26’ya “6Bunun üzerine Davut Hititli Uriya’yı kendisine göndermesi için Yoav’a haber yolladı. Yoav da Uriya’yı Davut’a gönderdi. 7Uriya yanına varınca, Davut Yoav’ın, ordunun ve savaşın durumunu sordu. 8Sonra Uriya’ya, “Evine git, rahatına bak” dedi. Uriya saraydan çıkınca, kral ardından bir armağan gönderdi. 9Ne var ki, Uriya evine gitmedi, efendisinin bütün adamlarıyla birlikte sarayın kapısında uyudu. 10Davut Uriya’nın evine gitmediğini öğrenince, ona, “Yolculuktan geldin. Neden evine gitmedin?” diye sordu.
11Uriya, “Sandık da, İsrailliler’le Yahudalılar da çardaklarda kalıyor” diye karşılık verdi, “Komutanım Yoav’la efendimin adamları kırlarda konaklıyor. Bu durumda nasıl olur da ben yiyip içmek, karımla yatmak için evime giderim? Yaşamın hakkı için, böyle bir şeyi kesinlikle yapmayacağım.” 12Bunun üzerine Davut, “Bugün de burada kal, yarın seni göndereceğim” dedi. Uriya o gün de, ertesi gün de Yeruşalim’de kaldı. 13Davut Uriya’yı çağırdı. Onu sarhoş edene dek yedirip içirdi. Akşam olunca Uriya efendisinin adamlarıyla birlikte uyumak üzere yattığı yere gitti. Yine evine gitmedi. 14Sabahleyin Davut Yoav’a bir mektup yazıp Uriya aracılığıyla gönderdi. 15Mektupta şöyle yazdı: “Uriya’yı savaşın en şiddetli olduğu cepheye yerleştir ve yanından çekil ki, vurulup ölsün.” 16Böylece Yoav kenti kuşatırken Uriya’yı yiğit adamların bulunduğunu bildiği yere yerleştirdi. 17Kent halkı çıkıp Yoav’ın askerleriyle savaştı. Davut’un askerlerinden ölenler oldu. Hititli Uriya da ölenler arasındaydı. 18Yoav savaşla ilgili ayrıntılı haberleri Davut’a iletmek üzere bir ulak gönderdi.  19Ulağı şöyle uyardı: “Sen savaşla ilgili ayrıntılı haberleri krala iletmeyi bitirdikten sonra, 20kral öfkelenip sana şunu sorabilir: ‘Onlarla savaşmak için kente neden o kadar çok yaklaştınız? Surdan ok atacaklarını bilmiyor muydunuz? 21Yerubbeşet oğlu Avimelek’i kim öldürdü? Teves’te surun üstünden bir kadın üzerine bir değirmen üst taşını atıp onu öldürmedi mi? Öyleyse niçin sura o kadar çok yaklaştınız?’ O zaman, ‘Kulun Hititli Uriya da öldü’ dersin.” 22Ulak yola koyuldu. Davut’un yanına varınca, Yoav’ın kendisine söylediklerinin tümünü ona iletti. 23“Adamlar bizden üstün çıktılar” dedi, “Kentten çıkıp bizimle kırda savaştılar. Ama onları kent kapısına kadar geri püskürttük. 24Bunun üzerine okçular adamlarına surdan ok attılar. Kralın adamlarından bazıları öldü; kulun Hititli Uriya da öldü.” 25Davut ulağa şöyle dedi: “Yoav’a de ki, ‘Bu olay seni üzmesin! Savaşta kimin öleceği belli olmaz. Kente karşı saldırınızı güçlendirin ve kenti yerle bir edin!’ Bu sözlerle onu yüreklendir.” 26Uriya’nın karısı, kocasının öldüğünü duyunca, onun için yas tuttu.  27Yas süresi geçince, Davut onu sarayına getirtti. Kadın Davut’un karısı oldu ve ona bir oğul doğurdu. Ancak, Davut’un bu yaptığı RAB’bin hoşuna gitmedi.”

(c) David shamelessly dances NAKED, see in index under "PROPHETS, but naked."

(c) 34ncü maddedeki “PEYGAMBER (AMA ÇIPLAK)” maddesini inceleyiniz.

10. TANRI (Kötü Nitelikler!)

(a) A "hissing" God (?) ISAIAH 5:26, 7:18, ZECHARIAH 10:8

(a) “Bir ISLIK çalan Tanrı” YEŞEYA 5:26, 7:18 ve ZEKERİYA 10:8

(b) A "roaring" God (?) ISAIAH 42:13, JEREMIAH 25:30

(b) “Bağırıp savaş çığlığı atan Tanrı” YEŞEYA 42:13 ve YEREMYA 25:30

(c) A "barber" God (?) ISAIAH 7:20

(c) “Barbar bir Tanrı” YEŞEYA 42:13

(d) A "penitent" God (?) JEREMIAH 15:6, GENESIS 6:6

(d) “Pişman bir Tanrı” YEREMYA 25:30

(e) A God "riding" a cherub (?) 2 SAMUEL 22:11

(e) “Melek Süren bir Tanrı” 2 SAMUEL 22:11

(f) A God murders 50,070 for looking into a box (?) 1 SAMUEL 6:19

(f) 50,070 kişiyi “Anlaşma kutusuna” baktığı için öldürün Tanrı 1 SAMUEL 6:19

11. TANRI yani “GOD” küçük g harfi ile yazılırsa: Arap, Yahudi ve Yunan alfabelerinden büyük G harfi ile küçük g harfi arasında hiçbir değişik mana yüklememektedir. Ancak bugünkü batı dillerindeki Hristiyanlar ne zamanki İncil çevirisi yaparlarsa buradaki oyunu oynuyorlar, gelin görelim…

(a) "In whom the god (the Devil) of this world hath blinded theminds of them which believe not . . . " 2 COR. 4:4

(a) 2 KORİNTLİLER 4:4’ te “…, bu çağın ilahı (Şeytan) onların zihinerini…”

(b) "And the Lord said unto Moses, See, I have made thee a god to Pharaoh, and Aaron thy brother shall be thy prophet." EXODUS 7:1 Compare the above with JOHN 1:1, where the Christians have used capital "G"'s and "W"'s when referring to Jesus.

(b) MISIR’ DAN ÇIKIŞ 7:1’ de “RAB, “Bak, seni firavuna karşı Tanrı gibi yaptım” dedi, “Ağabeyin Harun senin peygamberin olacak.” Bunu YUHANNA 1:1 ile karşılaştırdığımız zaman göreceğiz “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı”

12: TANRI: O’ nun Çelişkili Nitelikleri!

(a) "No man hath seen God at any time" JOHN 1:18

(a) YUHANNA 1:18’ de “Tanrı’yı hiçbir zaman hiç kimse görmedi.”

(b) "(God) whom no man hath seen, nor can see ..." 1 TIMOTHY 6:16

(b) 1 TİMOTEOS 6:16’ da “ … yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Tanrı,…”

(c) "And he (God) said, Thou canst see my face: for there shall no man see me, and live." EXODUS 33:20

(c) MISIR’ DAN ÇIKIŞ 33:20’ de “Ancak, yüzümü görmene izin veremem. Çünkü yüzümü gören yaşayamaz”

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

(a) "And the Lord spake unto Moses face to face, as a man speaketh unto his friend." EXODUS 33:11

(a) MISIR’ DAN ÇIKIŞ 33:11’ de “RAB Musa’yla iki arkadaş gibi yüz yüze konuşurdu…”

(b) "And they (Moses, Aaron and seventy others) saw the God of Israel . . ."EXODUS 24:10

(b) MISIR’ DAN ÇIKIŞ 24:10’ da “İsrail’in Tanrısı’nı gördüler. Tanrı’nın ayakları altında laciverttaşını andıran bir döşeme vardı. Gök gibi duruydu.”

(c) "And Jacob called the name of the place Peniel: for I have seen Godface to face, and my
life is preserved." GENESIS 32:30

(c) YARATILIŞ 32:30’ da “Yakup, “Tanrı’yla yüz yüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel adını verdi.”

MISIR’ DAN ÇIKIŞ 33:23’ te “Elimi kaldırdığımda, sırtımı göreceksin. Ama yüzüm görülmeyecek”

13. TANRI: KARIŞIKLIK YAPIMCISI DEĞİLDİR.

(a) "For God is NOT the author of confusion . . ." 1 CORINTHIANS 14:33

(a) 1 KORİNTLİLER 14:33’ te  “Bunun için, bilmediği dili konuşan, kendi söylediklerini çevirebilmek için dua etsin.”

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

(a) ". . . I make peace, and CREATE EVIL . . ." ISAIAH 45:7

(a) YEŞAYA 45:7’ de “Huzuru ve şeytanı yaratan…”

(b) "But the spirit of the Lord departed from Saul, and AN EVIL SPIRITfrom the Lord troubled him." 1 SAMUEL 16:14

(b) 1 SAMUEL 16:14’ te “Bu sıralarda RAB’bin Ruhu Saul’dan ayrılmıştı. RAB’bin gönderdiği kötü bir ruh ona sıkıntı çektiriyordu.”

(c) "And for this cause God shall send them a strong delusion, that they should BELIEVE A LIE." 2 THESSALONIANS 2:11

(c) 2 SELANİKLİLER 2:11’ de “İşte bu nedenle Tanrı yalana kanmaları için onların üzerine yanıltıcı bir güç gönderiyor.”

14. TANRI: Daha Fazla Çelişkili Nitelikleri

 (a) GOD AS AN OMNIPOTENT BEING:

"And Jesus saith . . . for with God ALL THINGS are possible." MARK 10:27, also MATTHEW 19:26

(a) HERŞEYE GÜCÜ YETEN BİR TANRI OLARAK:

MARKOS 10:27 “İsa onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkânsız, ama Tanrı için değil. Tanrı için her şey mümkündür” dedi.” Ayrıca MATTA 19:26 “İsa onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkânsız, ama Tanrı için her şey mümkündür” dedi.”

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

"And the Lord was with Judah; and he drove out the inhabitants of the mountain; but COULD NOT drive out the inhabitants of the valley, because they had CHARIOTS OF
IRON." JUDGES 1:19

HAKİMLER 1:19’ da “RAB Yahuda oğulları’yla birlikteydi. Yahuda oğulları dağlık bölgeyi ele geçirdilerse de ovada yaşayan halkı kovamadılar. Çünkü bunların demirden savaş arabaları vardı.”

(b) GOD'S ANGER ABIDETH FOR A MINUTE:

"For his (God's) anger endureth but a MOMENT." PSALMS 30:5

(b) TANRI’ NIN ABODETH için BİRKAÇ DAKİKALIK ÖFKESİ

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

"And the Lord's anger was kindled against Israel, and he made them (the Jews) wander in the wilderness FORTY YEARS . . ." NUMBERS 32:13

ÇÖLDE SAYIM 32:13’ de “İsrailliler’e öfkelenen RAB, gözünde kötülük yapan o kuşak büsbütün yok oluncaya dek kırk yıl onları çölde dolaştırdı.”


(c) GOD DOES NOT SHOW ANY SELF-REPROACH:

"God is not a man, that he should lie; neither the son of man, that he shouldREPENT . . ." NUMBERS 23:19

(c) TANRI HERHANGİ BİR KENDİNİ ŞUÇLAMA GÖSTERMEZ

ÇÖLDE SAYIM 23:19’ da “Tanrı insan değil ki, Yalan söylesin; İnsan soyundan değil ki, Düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

". . . and the Lord REPENTED that he made Saul king over Israel." 1 SAMUEL 15:35

1 SAMUEL 15:35’ te “Samuel ölümüne dek Saul’u bir daha görmediyse de, onun için üzüldü. RAB de Saul’u İsrail Kralı yaptığına pişmandı.”

Also: "And the Lord REPENTED of the evil which he thought to do unto his people (Israel)." EXODUS 32:14

Ayrıca MISIR’ DAN ÇIKIŞ 32:14’te “Böylece RAB halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti.”

(d) GOD'S MERCY ENDURETH FOR EVER:

"For the Lord is good; and his mercy is EVERLASTING." PSALMS 100:5

(d) TANRI’NIN MERHAMETİNE SONSUZA DEK TUTMAZ

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

"I (God) remember that which Amalek did to Israel (four hundred years before) . . . Now go and smite Amalek, and UTTERLY DESTROY ALL they have, and spare them not; but slay both man and woman, infant and suckling, and sheep, camel and ass (the donkey)." 1 SAMUEL 15:3

1 SAMUEL 15:3’ te “ ‘İsrailliler’e yaptıkları kötülükten ötürü (100 yıl önce) Amalekliler’i cezalandıracağım. Çünkü Mısır’dan çıkan İsrailliler’e karşı koydular.  Şimdi git, Amalekliler’e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.”

(e) GOD DWELLS IN LIGHT:

". . . (God) dwelling in the LIGHT which no man can approach unto; whom no man hath seen, nor can see . . ." 1 TIMOTHY 6:16

(e) IŞIKTA OTURAN TANRI

1 TİMOTEOS 6:16’ da “…yaklaşılmaz ışıkta yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Tanrı…”

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

"Then spake Solomon, the Lord said that he would dwell in the THICK DARKNESS." 1 KINGS 8:12

1 KRALLAR 8:12’ de “O zaman Süleyman şöyle dedi: “Ya RAB, karanlık bulutlarda otururum demiştin”

(f) GOD DOES NOT ENTICE MAN:

"Let no man say he is tempted, I am TEMPTED of God: for God cannot be tempted with evil, NEITHER TEMPTETH he any man." JAMES 1:13

(f) TANRI İNSANI İKNA EDEMEZ

YAKUP 1:13’ te “Ayartılan kişi, “Tanrı beni ayartıyor” demesin. Çünkü Tanrı kötülükle ayartılamadığı gibi kendisi de kimseyi ayartmaz”

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

"And it came to pass after these things, that God DID TEMPT Abraham . . ."GENESIS 22:1

YARATILIŞ 22:1’ de “Daha sonra Tanrı İbrahim’i denedi. “İbrahim!” diye seslendi. İbrahim, “Buradayım!” dedi.”

15. HOLY GHOST : Every sect and denomination of Christian cults claim the "Gift" of the HOLY GHOST. This gift is so cheap that 75,000,000 "BORN AGAIN" Christians of America are also boasting this possession.

15. KUTSAL RUH: Bütün Hristiyan mezhepleri Kutsal Ruhun “HEDİYE” olduğunu iddia eder.

(a) ". . . and he (John the Baptist) shall be filled with the HOLY GHOST, even from his mother's Womb." LUKE 1:15 I have not yet been able to establish what this phrase". . . from his mother's womb . . ." really means.

Alas, poor Jesus (peace be upon him) had to mark time for THIRTY YEARS after his birth to obtain his gift of the HOLY GHOST on his baptism at the hands of John the Baptist (MATTHEW 3:16).

(a)  LUKA 1:15’ te “O (Yakup A.S.) , Rab’bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh’la dolacak.” Bu ifade ile gerçek anlamında mıdır? “annesinin rahmindeyken”

MATTA 3:16’ da “İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü.”

(b) ". . . and Elizabeth was filled with the HOLY GHOST." LUKE 1:41

(b) LUKA 1:41’ de “…Kutsal Ruh’la dolan Elizabet yüksek sesle şöyle dedi…”

(c) "And his father Zacharias was filled with the HOLY GHOST . . ." LUKE 1:67

c) LUKA 1:67’ de “ Çocuğun babası Zekeriya, Kutsal Ruh’la dolarak şu peygamberlikte bulundu: “

(d) ". . . he (Jesus pbuh) breathed on them, and saith unto them, receive ye theH OLY GHOST." JOHN 20:22

(d) YUHANNA 20:22’ de “Bunu söyledikten sonra onların üzerine üfleyerek, “Kutsal Ruh’u alın!” dedi”

16. INCEST: "Sexual intercourse between two persons who are too closely related."(New Collins Dictionary). For example, between father and daughter, son and mother, father-in-law and daughter-in-law, brother and sister, etc.

16. ENSEST: “Ensest (yasaksevi), yakın akrabalar arasında gönüllü ya da gönülsüz cinsel ilişkidir. (örnek olarak, babası ve kızı, oğlu ve anası, kayınpederi ve gelini, erkek kardeş ve kız kardeş vb) Çoğu kültürde ensest bir tabudur. Öte yandan ensest yasağı olarak kuramsal bir kategori şeklinde psikanaliz ve antropoloji açısından değerlendirilmektedir.

TANRI’ NIN KİTABINDA (?) BİR BABA İLE VE KIZI ARASINDAKİ ENSEST İLİŞKİSİNDEN BAHSEDİYOR

(a) "That night they (both the daughters of Lot) gave him (their father Lot) wine to drink, and the older daughter had INTERCOURSE with him ... "The next day the older daughter said to her sister, l slept with him last night: now let's get him drunk again tonight, and you sleep with him. Then each of us will have a child by our father. "So that night they got him drunk, and the younger daughter hadINTERCOURSE with him ... "In this way both of Lot's daughters becamePREGNANT by their father." GENESIS 19:33-35 (From the "Good News Bible in Today's English").

(a) YARATILIŞ 19:33-35’ te “33- O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi. 34- Ertesi gün büyük kız küçüğüne, “Dün gece babamla yattım” dedi, “Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.” 35- O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi. ("Good News Bible in Today's English" İncilinden alınmıştır.).

In the older Versions, like the King James and the Roman Catholic Versions, "SEXUAL INTERCOURSE" is vaguely described as "COLLECTING THE SEED OF OUR FATHER." INCEST BETWEEN MOTHER AND SON:

King James ve Roma Katolik gibi eski versiyonlarında “CİNSEL İLİŞKİ” şöyle tabir edilmiştir “BABAMIZIN TOHUMLARINI TOPLAMA…” Bu evlatların babası ile yaptığı ensest ilişkiye delildir. Ancak bu tamamen bir İFTİRADIR.

(b) "While Jacob (Israel) was living in the land, Reuben (his firstborn, his eldest son)had SEXUAL INTERCOURSE with Bilhah, his father's concubine.(CONCUBINE and WIFE are synonymous terms in the Bible. Look for it in the index under "KETURAH" (the third wife of Abraham).) " GENESIS 35:22.The older Versions of the Bible, use the word, "lay" for SEXUAL INTERCOURSE.

(b) GENESİS 35:22’ de “İsrail o bölgede yaşarken Ruben babasının cariyesi Bilha’yla yattı. İsrail bunu duyunca çok kızdı.” Ruben (ilk doğan ve en büyük oğludur) Bilha ile cinsel ilişkiye girmiştir, Babasının cariyesi (Cariye = Eş = CONCUBINE = WIFE olarak bütün İncillerde geçer. KETURAH bölümünü okuyunuz. Hz.İbrahim’in 3ncü eşidir.)

KAYINPEDER VE GELİNİ ARASINDAKİ ENSEST İLİŞKİ:

(c) "When Judah saw her (Tamar, his daughter-in-law), he thought she was a prostitute, because she had covered her face. "He went over to her at the side of the road and said, "ALL RIGHT, HOW MUCH DO YOU CHARGE?" (He did not know that she was his daughter-in-law)( These words in parenthesis, i.e. within brackets, from "He did not know" to "daughter-in-law" are not in the original Hebrew manuscripts. They are the editors' gloss.) "She said what will you give me?" (To have sex with me). "He answered, I WILL SEND YOU A YOUNG GOAT FROM MY FLOCK. "She said, "All right, if you will give me something to keep as a pledge until you send the goat. ". . . He gave them (the pledges) to her. Then hadINTERCOURSE, and she became pregnant." GENESIS 38:15-I8 (Quoted from the"Good News Bible").

Out of this incestuous relationship between a father-in-law and his daughter-in-law, twins were born, who were destined to become the great-grand-fathers of Jesus Christ. See MATTHEW 1:3 "And Judas begat Phares and Zarah of Thamar . . ."

(c) YARATILIŞ 38:15-18’ de “15 Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü. 
16 Yolun kenarına, ona doğru seğirterek, kendi gelini olduğunu bilmeden, “Hadi gel, seninle yatmak istiyorum” dedi. Tamar, “Seninle yatarsam, bana ne vereceksin?” diye sordu. 17 Yahuda, “Sürümden sana bir oğlak göndereyim” dedi. Tamar, “Oğlağı gönderinceye kadar rehin olarak bana bir şey verebilir misin?” dedi. 18 Yahuda, “Ne vereyim?” diye sordu.
Tamar, “Mührünü, kaytanını ve elindeki değneği” diye yanıtladı. Yahuda bunları verip onunla yattı. Tamar hamile kaldı.”

İşin kötüsü bu pasajdan sonra MATTA 1:3’ de “Yahuda, Tamar’dan doğan Peres’le Zerah’ın babasıydı,  Peres Hesron’un babasıydı,  Hesron Ram’ın babasıydı,” diyerek İsa Mesih’ in soyunun da  bozuk olduğundan bahsedilmiş olmaktadır ve buda tamamen bir İFTİRADIR.

ABİ VE KARDEŞ ARASINDAKİ ENSEST VE TECAVÜZ İLİŞKİSİ:

(d) ". . . he took hold of her (Thamar, his sister, not to be confused with Thamar in "c"above), and said unto her, Come lie with me (have sex with me), my sister. 2 Samuel 13:11

"And she answered him, Nay, my brother (Amnon, one of the sons of David, the man after God's own heart), do not force me . . ." 2 Samuel 13:12

"But he would not listen to her; and since he was stronger than she was, he overpowered her and RAPED her (his sister)." 2 Samuel 13:14

(d) 2 SAMUEL 13:11’ de “Yesin diye yemeği ona yaklaştırınca, Amnon Tamar’ı yakalayarak, “Gel, benimle yat, kızkardeşim” dedi.”

2 SAMUEL 13:12’ de “Ama Tamar, “Hayır, kardeşim, beni zorlama!” dedi, “İsrail’de böyle şey yapılmamalıdır! Bu iğrençliği yapma!”

2 SAMUEL 13:14’ de “Ne var ki, Amnon Tamar’ı dinlemek istemedi. Daha güçlü olduğu için onunla zorla yattı (tecavüz etti).”

OĞUL VE ANNE ARASINDA TOPTAN TECAVÜZ VE ENSEST İLİŞKİSİ

(e) "So they set up a tent for Absalom (another son of King David) on the palace roof, and in the sight of everyone, Absalom went in and had INTERCOURSE with his father's concubines .( "Concubine" is synonymous to the word "wife" in the Bible. Look for this reference in the index under "KETURAH" the third wife of Abraham.)" 2 SAMUEL 16:22

(e) 2 SAMUEL 16:22’ de “Sarayın damında Avşalom (Davut AS’ ın bir diğer oğlu) için bir çadır kurdular. Avşalom bütün İsrailliler’in gözü önünde babasının cariyelerinin yanına girdi.(Girdi derken Cinsel ilişkiden bahsetmektedir)

(f) For other various types of incest see LEVITICUS 18:8-18, 20:11- 14

(f) LEVİLİLER 18:8’ den 18’ e “ 8 Babanın karısıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Babanın namusudur o. 9 Annenden ya da babandan olan, ister seninle aynı evde doğmuş olsun, ister olmasın üvey kız kardeşlerinden biriyle cinsel ilişki kurmayacaksın. 10 Kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü onların namusu senin namusundur. 11 Babanın evlendiği kadından doğan kızla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babandan olmadır, senin kız kardeşin sayılır.  12 Halanla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babanın yakın akrabasıdır. 13 Teyzenle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o annenin yakın akrabasıdır. 14 Amcanın namusuna dokunmayacaksın. Karısına yaklaşmayacaksın, çünkü o senin yengendir. 15 Gelininle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü oğlunun karısıdır. Onunla ilişki kurmayacaksın.16 Kardeşinin karısıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o kardeşinin namusudur. 17 Bir kadının hem kendisiyle, hem kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Kadının kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü onlar kadının yakın akrabasıdır. Onlara yaklaşmak alçaklıktır. 18 Karın yaşadığı sürece onun kız kardeşini kuma olarak almayacak ve onunla cinsel ilişki kurmayacaksın.”

LEVİLİLER 20:11’ den 14’ e “11 Babasının karısıyla yatan, babasının namusuna leke sürmüş olur. İkisi de kesinlikle öldürülecektir. Ölümü hak etmişlerdir. 12 Bir adam geliniyle yatarsa, ikisi de kesinlikle öldürülecektir. Rezillik etmişler, ölümü hak etmişlerdir. 13 Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler. Ölümü hak etmişlerdir. 14 Bir adam hem bir kızla, hem de kızın annesiyle evlenirse, alçaklık etmiş olur. Aranızda böyle alçaklıklar olmasın diye üçü de yakılacaktır.”

Dolayısı ile burada yazılanların tamamı İFTİRA’ dır…


17. İSRAİLLİLER: Doyumsuz Hafişeler –

(a) "Thou hast played the WHORE also with the Assyrians, because thou (the Israelites) wast UNSATIABLE; yea, thou hast played the HARLOT with them, and yet couldest NOT BE SATISFIED." EZEKIEL 16:28

(a) HEZEKİEL 16:28’ de “Asurlular’la da fahişelik ettin, çünkü doymamıştın. Evet, onlarla fahişelik ettin, yine doymadın.”  Aslında bunu HEZEKİEL 16:24’ ten başlayarak 16:42’ ye kadar okumak lazım. Burada “24 kendine fuhuş yuvaları kurdun, bütün meydanlarda yüksek tapınma yerleri yaptın. 25 Her yolun başına kendin için yüksek tapınma yerleri kurdun, güzelliğini kirlettin, her geçene kendini teslim ettin, fahişeliklerini artırdın. 26 Şehvet düşkünü komşuların Mısırlılar’la fahişelik ettin. Fahişeliklerini artırmakla beni öfkelendirdin. 27 İşte bu yüzden elimi sana karşı uzattım, yiyecek payını azalttım. Ahlaksız davranışından utanç duyan düşmanların Filist kızları dilediklerini yapsınlar diye seni onlara teslim ettim. 28 Asurlular’la da fahişelik ettin, çünkü doymamıştın. Evet, onlarla fahişelik ettin, yine doymadın. 29 Fahişeliğini ticaret diyarı olan Kildan ülkesine dek artırdın, yine de doymadın.
30 “ ‘Bütün bunları yaparken yüreğin ne kadar yıpranmış’ diyor Egemen RAB, ‘Yüzsüz bir fahişe gibi davrandın! 31 Her yolun başına fuhuş yuvaları kurarken, bütün meydanlarda yüksek tapınma yerleri yaparken, fahişe gibi bile değildin, ücretini küçümsedin.32 “ ‘Kocasının yerine yabancıları yeğleyen, zina eden bir kadındın! 33 Fahişelere ücret ödenir. Oysa sen bütün oynaşlarına armağanlar dağıttın. Fahişelik etmek için her yandan sana gelsinler diye rüşvet verdin. 34 Fahişeliğinde öbür kadınlara benzemiyorsun. Çünkü fahişelik edesin diye kimse senin peşine düşmüyor. Ücret ödeyen sensin, kimse sana ücret ödemiyor. Bu yüzden öbürlerine benzemiyorsun.35 “ ‘Bu nedenle, ey fahişe, RAB’bin sözünü dinle! 
36Egemen RAB şöyle diyor: Yüzsüzlüğün ortaya döküldüğü, oynaşlarınla fahişelik ederken çıplaklığın meydana çıktığı için, bütün iğrenç putların yüzünden, onlara çocuklarının kanını verdiğin için, 37 düşüp kalktığın bütün oynaşlarını –sevdiklerini de nefret ettiklerini de– toplayacağım. Sana karşı onları her yandan toplayacak, çıplaklığını onların önüne sereceğim; bütün çıplaklığını görecekler. 38 Sana zina eden, kan döken kadınlara verilen cezayı vereceğim. Kanını akıtarak seni öfkemin ve kıskançlığımın öcüne terk edeceğim. 39 Seni oynaşlarının eline teslim edeceğim. Fuhuş yuvalarını yıkacak, yüksek tapınma yerlerini bozacaklar. Üzerindeki giysileri soyacak, güzel mücevherlerini alıp seni çırılçıplak bırakacaklar.40 Halkı sana karşı kışkırtacaklar. Seni taşlayacak, kılıçlarıyla delik deşik edecekler. 41 Evlerini ateşe verecek, seni birçok kadının gözü önünde yargılayacaklar. Fahişeliklerine son vereceğim, artık oynaşlarına ücret ödemeyeceksin.42 Böylece sana karşı öfkem yatışacak, kıskançlığım dinecek. Susacak, bir daha öfkelenmeyeceğim.”

WHOREDOMS OF THE 2 SISTERS - AHOLA AND AHOLIBA:

ZİNA ÇOCUĞU 2 KIZKARDEŞLER: OHALA ve OHOLIVA

(b) "And she kept LUSTING in the style of concubines belonging to those whose fleshly member (genitals) is as the fleshly member (genitals) of male asses (donkeys) and whose GENITAL ORGAN is as the GENITAL ORGAN of male horses."EZEKIEL 23:1-49 (New World Translation)

(b) HEZEKİEL 23:1-49’ a (New World Tercümesinde) “RAB bana şöyle seslendi: 
2 “İnsanoğlu, bir anneden doğma iki kadın vardı. 3 Gençliklerinde Mısır’da fahişelik ettiler. Memeleri orada okşandı, erdenliklerini orada yitirdiler. 4 Büyüğünün adı Ohola, küçüğünün Oholiva’ydı. Benim oldular; oğullar, kızlar doğurdular. Ohola Samiriye’dir, Oholiva da Yeruşalim.5-6 “Ohola benimken fahişelik etti. Oynaşları olan Asurlular’a gönül verdi. Hepsi de genç, yakışıklı, lacivertler kuşanmış savaşçılar, valiler, komutanlar, atlı askerlerdi. 
7 Asurlular’ın en seçkin adamlarına fahişe olarak kendini verdi. Gönül verdiği bu kişilerin putlarına bağlanarak kendini kirletti. 8Mısır’da başladığı fahişeliği bırakmadı. Gençken onunla yattılar, erdenliğini bozdular, şehvetlerini onun üzerine boşalttılar.9 “Bu nedenle onu oynaşlarının, gönül verdiği Asurlular’ın eline teslim ettim. 10 Çıplaklığını açtılar, oğullarını, kızlarını aldılar, onu kılıçla öldürdüler. Kendisine verilen cezadan ötürü kadınlar arasında adı kötüye çıktı.11 “Kızkardeşi Oholiva bunu gördü, ama şehveti ve fahişelikleri kızkardeşininkinden daha utanç vericiydi. 12 O da hepsi de genç, yakışıklı Asurlular’a –valilere, komutanlara, iyi donanmış savaşçılara, atlılara– gönül verdi.13 Kendisini ne kadar kirlettiğini gördüm. İkisi de aynı yolu izlediler.14-15 “Oholiva fahişeliklerini giderek artırdı. Duvara oyulmuş insan resimlerini –bellerine kuşak, başlarına geniş sarık bağlamış kırmızı renkli Kildani resimlerini– gördü. Hepsi kökeni Kildan ülkesine dayanan Babil subaylarına benziyordu. 16 Oholiva görür görmez onlara gönül verdi, Kildan ülkesine ulaklar gönderdi.
17 Bunun üzerine Babilliler onunla yatakta sevişmek üzere geldiler, zina ederek onu kirlettiler. Onu öyle kirlettiler ki, sonunda hepsinden tiksinip yüzünü çevirdi. 18 Fahişeliklerini sergileyip çıplaklığını açınca kızkardeşinden tiksinerek yüzümü çevirdiğim gibi, ondan da tiksinerek yüzümü çevirdim. 19 Gençliğinde Mısır’da yaptığı fahişelikleri anımsayarak, fahişeliğini daha da artırdı. 20 Erkeklik organları eşeğinkine, menileri aygırınkine benzeyen oynaşlarına gönül verdi. 21 Öyle ki, Mısır’da gençliğindeki şehvet düşkünlüğünü özledin. Memelerin orada okşanmış, erdenliğini orada yitirmiştin.22 “Bundan ötürü, ey Oholiva, Egemen RAB şöyle diyor: Tiksindiğin oynaşlarını sana karşı kışkırtacağım. Onları her yandan sana karşı ayaklandıracağım. 23 Babilliler’i, bütün Kildaniler’i, Pekotlular’ı, Şoalılar’ı, Koalılar’ı, onlarla birlikte bütün Asurlular’ı, yakışıklı gençleri –valileri, komutanları, subayları, ünlü adamları, atlıları– sana karşı ayaklandıracağım. 24 Silahlarla, savaş ve yük arabalarıyla, çok uluslu bir orduyla sana saldıracaklar. Seni her yandan büyük, küçük kalkanlarla, miğferlerle saracaklar. Cezalandırmaları için seni onların eline teslim edeceğim. Seni kendi kurallarına göre yargılayacaklar.25 Öfkemi sana yönelteceğim, onların sana kızgınlıkla davranmalarını sağlayacağım. Burnunu, kulaklarını kesecekler. Sağ kalanları kılıçla öldürecekler. Oğullarını, kızlarını alacaklar, sağ kalanları ateş yakıp yok edecek. 26 Üzerindeki giysiyi soyacak, güzel mücevherlerini alacaklar. 27 Mısır’da yaptığın ahlaksızlıklara, fahişeliklere son vereceğim. Böyle şeylere özlem duymayacak, bir daha Mısır’ı anımsamayacaksın.28 “Egemen RAB şöyle diyor: Seni nefret ettiğin, tiksindiğin adamların eline teslim edeceğim. 29-30 Sana düşman gibi davranacak, emeğinin bütün ürününü alacaklar. Seni çırılçıplak bırakacaklar. Böylece utanç verici fahişeliklerin açığa çıkacak. Bütün bunlar şehvet düşkünlüğünden, fahişeliğin yüzünden başına geldi. Çünkü uluslarla fahişelik ettin, onların putlarıyla kendini kirlettin. 31 Kızkardeşinin yolunu izledin. Bu nedenle, sana onun kâsesinden içireceğim. 32 “Egemen RAB şöyle diyor: Kızkardeşinin kâsesinden içeceksin, O derin ve geniştir; Sana gülecek, seninle alay edecekler, Dopdolu bir kâse. 33 Sarhoş olacak, umutsuzluğa boğulacaksın, Kızkardeşin Samiriye’nin kâsesi
Yıkım, perişanlık kâsesidir. 
34 Ondan içecek, tüketeceksin; Parçalarını kemirecek Ve göğsünü paralayacaksın. Bunu ben söylüyorum diyor Egemen RAB. 35 “Bundan ötürü Egemen RAB şöyle diyor: Madem beni unuttun, bana sırt çevirdin, sen de ahlaksızlığının, fahişeliğinin cezasını yükleneceksin.” 36 RAB bana seslendi: “İnsanoğlu, Ohola’yla Oholiva’yı yargılayacak mısın? Öyleyse onlara iğrenç uygulamalarını bildir. 37 Çünkü fahişelik ettiler, kan döktüler. Putlarıyla fahişelik ettiler; bana doğurdukları çocukları yiyecek olarak putlarına sundular. 38-39 Bununla kalmayarak, şunları da yaptılar: Çocuklarını putlara sundukları gün tapınağımı kirlettiler, Şabat günlerimi hiçe saydılar. Aynı gün tapınağıma girip onu kirlettiler. İşte tapınağımda bunları yaptılar. 40 “Siz iki kızkardeş uzaklarda yaşayan adamların gelmesi için ulaklar gönderdiniz. Adamlar gelince, onlar için yıkanıp gözlerinize sürme çektiniz, mücevherlerinizi taktınız. 41 Şık bir divanın üzerine oturdunuz, önüne bir sofra kurup üzerine buhurumu, zeytinyağımı koydunuz. 42 “Kaygısız kalabalığın sesi yankılandı çevresinde. Düzeysiz bir yığın kalabalıkla birlikte çölden Sabalılar getirildi. İki kızkardeşin koluna bilezikler taktılar, başlarına güzel bir taç koydular. 43 Fahişelikten yıpranmış kadın için, ‘Bırakın, fahişe olarak kullansınlar onu. Çünkü öyledir’ dedim. 44 Onunla yattılar. Fahişeye gider gibi, bu iki ahlaksız kadının –Ohola’yla Oholiva’nın– yanına gittiler. 45 Ama doğru adamlar zina eden, kan döken kadınlara verilen cezayla onları cezalandıracaklar. Çünkü bu iki kadın fahişelik ettiler, elleri kanlıdır. 46 “Egemen RAB şöyle diyor: Onları dehşete düşürecek, mallarını yağmalayacak bir kalabalık salacağım üzerlerine. 47 Onları taşa tutacak, kılıçlarıyla parçalayacaklar; oğullarını, kızlarını öldürecek, evlerini ateşe verecekler. 48 “Ülkede ahlaksızlığa son vereceğim. Öyle ki, bütün kadınlar için bir uyarı olsun bu, sizin yaptığınız ahlaksızlığı yapmasınlar. 49 Yaptığınız fahişeliklerin karşılığını ödeyecek, putlara tapınarak işlediğiniz günahların cezasını çekeceksiniz. Böylece benim Egemen RAB olduğumu anlayacaksınız.”

(c) ". . . for the spirit of WHOREDOMS hath cause them (the Jews) to err, and they have gone a WHORRING from under their God." HOSEA 4:12, 6:10, and 9:1

(c) HOŞEA 4:12, 6:10 ve 9:1’ de “Halkım tahta puta danışıyor, Değneğinden yanıt alıyor. Çünkü zina ruhu onları saptırdı, Kendi Tanrıları’ndan ayrılarak zina ettiler” “İsrail halkında korkunç bir şey gördüm. Efrayim zinaya kapılmış,
Kirlenmiş İsrail.” Ey İsrail, öteki halklar gibi sevinme, coşma! Çünkü kendi Tanrın’a vefasızlık ederek zina ettin,  Harman yerlerinin tümünde zina kazancına gönül verdin.”

18. YEREMYA: Doğumdan önce peygamber olan

(a) "Before I formed thee in the belly (of your mother) I knew thee; and before thou camest forth out of the womb I sanctified thee, and I ordained thee a prophet unto the nations." JEREMIAH 1:5

(a) YEREMYA 1:5’ te ““Ana rahminde sana biçim vermeden önce tanıdım seni. Doğmadan önce seni ayırdım, Uluslara peygamber atadım.”

JEREMIAH DECEIVED BY GOD (?):

YEREMYA TANRI TARAFINDAN KANDIRILIYOR???

(b) "O Lord, thou hast DECEIVED me, and I was DECEIVED: thou art stronger than I, and hast PREVAILED: I am in derision daily, everyone mocketh me."JEREMIAH 20:7

(b) YEREMYA 20:7’ de “Beni kandırdın, ya RAB, Ben de kandım. Bana üstün geldin, beni yendin. Bütün gün alay konusu oluyorum, Herkes benimle eğleniyor. 

19. HZ.ISA (AS): O’ nun Kuran-ı Kerim ve İncildeki ilk mucizesi

To turn water into wine at the marraige feast at Cana JOHN 2:9

YOHANNA 2:9:11’ de “9-10 Şölen başkanı, şaraba dönüşmüş suyu tattı. Bunun nereden geldiğini bilmiyordu, oysa suyu küpten alan hizmetkârlar biliyorlardı. Şölen başkanı güveyi çağırıp, “Herkes önce iyi şarabı, çok içildikten sonra da kötüsünü sunar” dedi, “Ama sen iyi şarabı şimdiye dek saklamışsın.”11 İsa bu ilk doğaüstü belirtisini Celile’nin Kana Köyü’nde gerçekleştirdi ve yüceliğini gösterdi. Öğrencileri de O’na iman ettiler.

In the Holy Qur'an his first Miracle was to defend his mother, as an infant, against the false accusations of his enemies. SURAH MARIAM 19:30-33 ([Jesus] said, "Indeed, I am the servant of Allah. He has given me the Scripture and made me a prophet. And He has made me blessed wherever I am and has enjoined upon me prayer and zakah as long as I remain alive. And [made me] dutiful to my mother, and He has not made me a wretched tyrant. And peace is on me the day I was born and the day I will die and the day I am raised alive.")

Kuran-ı Kerimde ilk mucizesi bebekken ve henüz doğmuşken konuşarak annesini iftiralara savunmasıdır. Meryem Suresi 19:30’ dan 33’ e “Bebek şöyle konuştu: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana kitabı (İncil'i) verdi ve beni bir peygamber yaptı." ﴾30﴿ "Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti." ﴾31﴿ "Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı." ﴾32﴿ "Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir)." ﴾33﴿”

KENDİ HALIKDAKİ BÜYÜKLERE KARŞI KÜFÜRLERİ (SÖVGÜLERİ)

(a) "Ye hypocrites . . ." MATTHEW 23:13 "Ye wicked and adulterous generation . . ." MATTHEW 16:4 "Ye whited sepulchres . . ." MATTHEW 23:27 "Ye generation of vipers . . ." MATTHEW 23:33

(a) MATTA 23:13’ te “…ikiyüzlüler (minafıklar)” MATTA 16:4’ te “…kötü ve zina yapan…” MATTA 23:27’ de “…Yılanlar, Engerek soylular…”

(b) He calls his mother "WOMAN" JOHN 2:4, the same manner in which he addresses a prostitute, ". . . WOMAN where are those thine accusers?" JOHN 8:10

(b) YUHANNA 2:4’ te “(Türkçe çevirilerde “Anne” diyor, ancak İngilizceleri yukarıdaki gibi “KADIN” diyor) burada YUHANNA 8:10’ daki zina eden “KADIN” ile aynı mantelitede yazdığıdır.

"THE PRINCE OF PEACE," boasts that he had not come to bring peace on earth but fire and division!

“BARIŞ PRENSİ” Dünyaya barış ve huzurdan çok yangın ve bölünme getirdi.

"I came to set the earth on fire, and how I wish that it were ALREADY KINDLED. "Do you supposed that I came to bring peace to the world? No, not peace BUT DIVISION." LUKE 12:49 and 51 (JESUS) NOT GOD! Jesus would not allow anyone even to call him "good", let alone call him god, even with a small "g" Small "g": See in the index for "GOD" with a small "g"…

LUKA 12:49’ dan 51’ e “ 49 “Ben dünyaya ateş yağdırmaya geldim. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı! 50 Katlanmam gereken bir vaftiz var. Bu vaftiz gerçekleşinceye dek nasıl da sıkıntı çekiyorum! 51 Yeryüzüne barış getirmeye mi geldiğimi sanıyorsunuz? Size hayır diyorum, ayrılık getirmeye geldim.” Hz.İsa kimseyi onu “good” yani iyi diye bile çağırmasını istemezken… 11. TANRI yani “GOD” küçük g harfi ile yazılırsa: bölümüne bakınız.

"One came and said unto him, Good Master, what good thing shall I do, that I may have eternal life? "And Jesus said unto him, WHY CALLEST THOU ME GOOD? there is NONE GOOD BUT ONE, THAT IS GOD ..." MATTHEW 19:16-I7

MATTA 19:16-17’ de “16 Adamın biri İsa’ya gelip, “Öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için nasıl bir iyilik yapmalıyım?” diye sordu.17  İsa, “Bana neden iyilik hakkında soru soruyorsun?” dedi. “İyi olan yalnız biri var. Yaşama kavuşmak istiyorsan, O’nun (Tanrı’nın) buyruklarını yerine getir.”


(HZ.ISA A.S.’ ın) GÜÇ KENDİ GÜCÜ DEĞİL:

(a) "And Jesus came and spoke unto them, saying, All power is GIVEN unto me in heaven and in earth." MATTHEW 28:18

(a) MATTA 28.18’ de “İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: “Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi.”

(b) I can of mine own self DO NOTHING: as I hear, I judge . . ." JOHN 5:30

(b) YUHANNA 5:30’ da ““Ben kendiliğimden hiçbir şey yapamam. İşittiğim gibi yargılarım ve benim yargım adildir. Çünkü amacım kendi istediğimi değil, beni gönderenin istediğini yapmaktır.”

(c) ". . . I by the FINGER OF GOD cast out devils . . ." LUKE 11:20

(c) LUKA 11:20’ da “Ama ben cinleri Tanrı’nın eliyle kovuyorsam, Tanrı’nın Egemenliği üzerinize gelmiş demektir.”

(d) "And Jesus lifted up his eyes (towards heaven), and said, Father, I thank thee that THOU HAST HEARD ME. "And I know that THOU HEAREST ME ALWAYS: but because of the people which stand by l said (my supplication aloud),that THEY MAY BELIEVE that thou hast sent me. "And when he thus had spoken, he cried with a loud voice, Lazarus, come forth.
"And he that was dead came forth . . ." JOHN 11:41-43

Who then gave life back to Lazarus? The answer is "GOD!" For God heard the prayer of Jesus, as "always!"

(d) YUHANNA 11:41’ den 43’ e “41 Bunun üzerine taşı çektiler. İsa gözlerini gökyüzüne kaldırarak şöyle dedi: “Baba(Tanrım), beni işittiğin için sana şükrediyorum. 42 Beni her zaman işittiğini biliyordum. Ama bunu, çevrede duran halk için, beni senin gönderdiğine iman etsinler diye söyledim.” 43 Bunları söyledikten sonra yüksek sesle, “Lazar, dışarı çık!” diye bağırdı.”

Kim Lazar’ ın hayatını geri verdi? Cevap “TANRI”’dır. “Herzaman” Hz.İsa’ nın dualarını duyar.

ŞİMDİ PETER’ IN ANLATTIKLARINI DİNLEYELİM:

(e) "Ye men of Israel (O Jews!) hear these words; Jesus of Nazareth, A MAN approved of God (meaning a prophet) among you by miracles and wonders and signs, which GOD DID BY HIM in the midst of you, as ye yourselves also know."ACTS 2:22

(e) ELÇİLERİN İŞLERİ 2:22’de “Ey İsrailliler (Yahudiler), şu sözleri dinleyin: Bildiğiniz gibi Nasıralı İsa, Tanrı’nın, kendisi aracılığıyla (Peygamber olarak demek istiyor) aranızda yaptığı mucizeler, harikalar ve belirtilerle kimliği kanıtlanmış bir kişidir.” Yani TANRI değildir…

LUKA İSA (AS)’NIN YUSUF (AS)’ UN OĞLU OLDUĞU DÜŞÜNCESİNİ TANRI’ DAN MI ESİNLENMİŞTİR?

"And Jesus himself began to be ABOUT ("about" the Holy Ghost did not know for sure) thirty years of age, being (AS WAS SUPPOSED) the son of Joseph . . ."LUKE 3:23

LUKA 3:23’ te “İsa görevine başladığı zaman otuz yaşlarındaydı. Yusuf’un oğlu olduğu sanılıyordu…”

İngilizcesinde yer alan (as was supposed) Yunan el metinlerinde yoktur. Bu sözler çevirmen ile alakalı bir durumdur. Dünyanın farklı yerel dillerinde, Arap, Afrikan, Zulu vb. dillerinde
The words "(as was supposed)" appearing in brackets are not in the original Greek manuscript of Luke! These words are a gloss of the translators. In the different vernacular languages of the world, like Arabic, Afrikaans, Zulu, etc. “gerektiği gibi” sözler çevirilerde konur ancak parantez kaldırılır. Böylece parentezsiz okununca da Luka’ nın kendi sözleriymiş gibi algılanır ve tabiî ki Luka’ ya o sözler Tanrı tarafından gönderilmiş gibi düşünülür. Böylelikle Hristiyan dünyasının kelimeler ile nasıl dönüştürdüklerini görmüş oluyoruz.

HZ. ISA (AS)’IN KENDİNİ FAZLASIYLA DÜŞÜNMESİ

"There came a woman with a box of very precious ointment, and poured it on his(Jesus' pbuh) head…

"But when his DISCIPLES saw it, they had INDIGNATION, SAYING, toWHAT PURPOSE IS THIS WASTE?" "For this ointment might have been sold for much, and given to the poor."

"When Jesus understood it, he said unto them, Why trouble ye the woman? for she hath wrought a good work upon me." "For ye have the POOR ALWAYS WITH YOU; but me ye have not always." MATTHEW 26:6-11

MATTA 26:6’ den 11’ e “ 6-7 İsa Beytanya’da cüzamlı Simun’un evindeyken, yanına bir kadın geldi. Kadın kaymaktaşından bir kap içinde çok değerli, güzel kokulu yağ getirmişti. İsa sofrada otururken, kadın yağı O’nun başına döktü. 8 Öğrenciler bunu görünce kızdılar. “Nedir bu savurganlık?” dediler. 9 “Bu yağ pahalıya satılabilir, parası yoksullara verilebilirdi.” 10 Söylenenleri farkeden İsa, öğrencilerine, “Kadını neden üzüyorsunuz?” dedi. “Benim için güzel bir şey yaptı.11 Yoksullar her zaman aranızdadır, ama ben her zaman aranızda olmayacağım.”

20. HZ.İSA (AS) BİR “TANRI”? GÜÇSÜZ!!!

(a) I can of mine own self DO NOTHING . . ." JOHN 5:30

(a) YUHANNA 5:30’ da “Ben kendiliğimden hiçbir şey yapamam.”

AHİRET İLE İLGİLİ O’ NUN HİÇBİR BİLGİSİ YOK!!!

(b) "But of that day and that hour knoweth no man, no, not the angels which are in heaven, NEITHER THE SON, but the Father." MARK 13:32

(b) MARKOS 13:32’ de ““O günü ve o saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba’dan başka kimse bilmez.”

O MEVSİMLERİ BİLMEYECEK KADAR CAHİLDİ:

(c) "And seeing a fig tree afar of having leaves, he came if happily he might find any thing there on: and when he came to it, he found nothing but leaves, FOR THE TIME OF FIGS WAS NOT YET." MARK 11:13

(c) MARKOS 11:13’ te “Uzakta, yapraklanmış bir incir ağacı görünce belki incir bulurum diye yaklaştı. Ağacın yanına vardığında yapraktan başka bir şey bulamadı. Çünkü incir mevsimi değildi.” 

HZ.İSA (AS) SUSAMIŞ BİR TANRI?

(d) ". . . (Jesus) saith, I THIRST." JOHN 19:28

(d) YUHANNA 19:28’ de “…“Susadım!” dedi”

HZ.İsa (AS) AĞLAYAN BİR TANRI?

(e) "Jesus WEPT." JOHN 11:35

(e) YUHANNA 11:35’ te “İsa ağladı”

Not: Bu İncil’ deki en kısa cümledir.

ŞEYTAN TARAFINDAN AYARTILAN, DENENEN BİR TANRI? AKLINIZ ALIYOR MU?

(f) "Where he (Jesus) stayed forty days, being tempted by Satan." MARK 1:13

(f) MARKOS 1:13’ te “İsa çölde kaldığı kırk gün boyunca Şeytan tarafından denendi…”

21. HZ.İSA BİR IRKÇI!??? (Sadece Yahudiler için…)

(a) "These twelve Jesus sent forth, and commanded them saying, GO NOT into the way of the Gentiles, and into any city of the Samaritans ENTER YE NOT. "But go ye rather unto the lost sheep of THE HOUSE OF ISRAEL (to the Jews only)." MATTHEW 10:5-6

(a) MATTA 10:5 ve 6’ da “5 İsa Onikiler’i şu buyrukla halkın arasına gönderdi: “Öteki ulusların arasına girmeyin. Samiriyeliler’in kentlerine de uğramayın. 6 Bunun yerine, İsrail halkının yitik koyunlarına gidin.”


(b) "But he (Jesus) answered and said I am NOT SENT but unto the lost sheep of the HOUSE OF ISRAEL (the Jews only). "Then came she (the Canaanite woman) and worshipped (See the word "WORSHIP" in the Index.)him, saying Lord, help me (to cure my daughter). "But he answered and said, it is not meet to take the children's
bread and CAST IT TO DOGS (the non-Jews)." MATTHEW 15:24-26

(b) MATTA 15:24’ den 26’ ya “24 İsa, “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim” diye yanıtladı.25 Kadın ise yaklaşıp, “Ya Rab, bana yardım et (Kızımı tedavi et)!” diyerek O’nun önünde yere kapandı.(ibadet, tapma anlamında) 26 İsa ona, “Çocukların ekmeğini alıp köpeklere (Yahudi olmayanlara) atmak doğru değildir” dedi.”

22. HZ.İSA (AS) İKİNCİ KEZ GELİYOR

"But when they persecute you in this city, flee ye unto another, for VERILY I say unto you, Ye shall NOT HAVE GONE over the cities of Israel, till the SON OF MAN (as referring to himself) BE COME." MATTHEW 10:23

MATTA 10:23’te “Bir kentte size zulmettikleri zaman ötekine kaçın. Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu(Burada kendisinden bahsediyor) gelinceye dek İsrail’in bütün kentlerini dolaşmış olmayacaksınız.”

HZ.İSA DENEYİMSİZCE ALDATMAYI BENZETMELERLE KONUŞTU

". . . all these things are done in parables. That seeing they may see, and NOTperceive; and hearing they may hear, and NOT understand; LEST at any time they should be converted,
and their sins should be forgiven." MARK 4:11-12

MARKOS 4:11-12’ de “11 O da onlara şöyle dedi: “Tanrı’nın Egemenliği’nin sırrı sizlere açıklandı, ama dışarıda olanlara her şey benzetmelerle anlatılır. 12 Öyle ki, ‘Bakıp bakıp görmesinler, Duyup duyup anlamasınlar da,  Dönüp bağışlanmasınlar.’ ”

HZ.İSA’ NIN İNANCININ TEMELİ NEFRET Mİ?

 "If any man come to me, and HATE NOT his father, and mother, and wife, and children… HE CANNOT be my disciple." LUKE 14:26

LUKA  14:26’ da ““Biri bana gelip de babasını, annesini, karısını, çocuklarını, kardeşlerini, hatta kendi canını bile gözden çıkarmazsa, öğrencim olamaz.”

PETRUS HZ.İSA İLE ÇELİŞEN AÇIKLAMASI “SADECE YOL”:

"Jesus saith unto him, I am the way, the truth, and the life. No man cometh unto the father, but by me." JOHN 14:6

YUHANNA 14:6’ da “İsa, “Yol, gerçek ve yaşam Ben’im” dedi. “Benim aracılığım olmadan Baba’ya kimse gelemez.”

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

"Then Peter opened his mouth . . . But IN EVERY NATION he that feareth him(God), and worketh righteousness, IS ACCEPTED with him (God)." ACTS 10:34-35

ELÇİLERİN İŞLERİ 10:34-35’ te “O zaman Petrus söz alıp şöyle dedi: “Tanrı’nın insanlar arasında ayrım yapmadığını, ama kendisinden korkan ve doğru olanı yapan kişiyi, ulusuna bakmaksızın kabul ettiğini gerçekten anlıyorum.”

23. YAHUDİLER: İSYANKAR İNSANLAR

"Ye have been rebellious against the Lord from the day that I knew you." DEUTERONOMY 9:24

YASANIN TEKRARI 9:24’te “Sizi tanıdığım günden bu yana RAB’be sürekli karşı geldiniz(asi oldunuz)”

"For I know thy rebellion, and thy stiff neck: behold, while I am yet alive with you this day, ye have been rebellious against the Lord; and how much more after my death? DEUTERONOMY 31:27

YASANIN TEKRARI 31:27’ de “Çünkü sizin başkaldıran, dikbaşlı kişiler olduğunuzu biliyorum. Bugün ben sağken, aranızdayken bile RAB’be karşı geliyorsunuz; ölümümden sonra daha ne kadar çok başkaldıracaksınız.”

"And the Lord shall bring you (the Jews) into Egypt again with ships, by the way whereof I spake unto you (Jews), Thou shalt see it no more again: and there ye shall be sold unto your
enemies for bondman and bondwomen, and NO MAN shall buy you."DEUTERONOMY 28:68

YASANIN TEKRARI 28:68’ te “Bir daha görmeyeceksiniz dediğim yoldan RAB sizi gemilerle Mısır’a geri gönderecek. Orada erkek ve kadın köle olarak kendinizi düşmanlarınıza satmaya kalkışacaksınız; ama satın alan olmayacak.”

"… now will he (the Lord) remember their (the Jews') iniquity, and visit their (the Jews') sins: they shall RETURN to Egypt (for a second bondage)." HOSEA 8:13

HOŞEA 8:13’ de “Yasamdaki pek çok şeyi onlar için yazdım, Ne var ki garipsediler bunları.”

"Therefore said I (Jesus) unto you (Jews), The kingdom of God shall be taken from you, and given to a nation bringing forth the fruits thereof." MATTHEW 21:43

MATTA 21:43’ te “Bu nedenle size şunu söyleyeyim, Tanrı’nın Egemenliği sizden alınacak ve bunun ürünlerini yetiştiren bir ulusa verilecek.”

24. KETURAH : HZ.İBRAHİM’İN ÜÇÜNCÜ KARISI

"Then again Abraham took a WIFE, and her name was Keturah." GENESIS 25:1

YARATILIŞ 25:1’ de “İbrahim bir kadınla daha evlendi. Kadının adı Ketura’ydı.”

1 TARİHLER 1:32’ de ise “İbrahim’in cariyesi Ketura’nın oğulları: Zimran, Yokşan, Medan, Midyan, Yişbak, Şuah.” Söylemiyle ekstradan çelişkili pasajlar meydana getirmiştir.

25. KATLİAM: YAHUDİLERİN ELİYLE

 (a) "Now therefore KILL every male among the little ones, and KILL every woman (female) that hath known man by lying (having sex) with him. "But keepALIVE for yourselves all the GIRLS and all the women who are VIRGINS."NUMBERS 31:17-18

(a) ÇÖLDE SAYIM 31:17-18’ de “17 Şimdi bütün erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürün. 18 Yalnız erkekle yatmamış genç kızları kendiniz için sağ bırakın.”


Ayrıca aynı babıb 35nci kısmında “erkekle yatmamış 32 000 kız.“ ve 40ncı kısmında da “16 000 kişi, bunlardan RAB’be vergi olarak 32 kişi verildi.”

(b) "But of the cities of these people, which the Lord thy God doth give thee for an inheritance, thou (O Jews) shalt save alive NOTHING that BREATHETH."DEUTERONOMY 20:16

(b) YASANIN TEKRARI 20:16’ da “Ancak Tanrınız RAB’bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.”

(c) "And they (the Jews) UTTERLY DESTROYED all that was in the city, both man and woman, young and old, ox and sheep, and ASS, with the edge of the sword." JOSHUA 6:21 (Even donkeys were not spared!)

(c) YEŞU 6:21’ de “Kadın erkek, genç yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek, kentte ne kadar canlı varsa, hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler.(Gizli Özne = Yahudiler)”

(d) "He (Joshua) let NONE remain alive." JOSHUA 10:28

(d) YEŞU 10:28’ de “Yeşu aynı gün Makkeda’yı aldı, kralını ve halkını kılıçtan geçirdi. Kentte tek canlı bırakmadı, hepsini öldürdü. Makkeda Kralı’na da Eriha Kralı’na yaptığının aynısını yaptı.”

26. MELKİSEDEK: Bu kahinde Hz.İza’ nın niteliklerine sahip!???

"Without father, without mother, without descent, having neither beginning of days nor end of life . . ." HEBREWS 7:3 (These attributes only befit God!)

İBRANİLER 7:3’ te “Babasız, annesizdir; soyağacı yoktur. Ne günlerinin başlangıcı, ne yaşamının sonu vardır. Tanrı’nın Oğlu gibi sonsuza dek kâhin kalacaktır.” (Bu nitelikler sadece Allah (CC) de vardır.

27. MESİH: “CHRIST Çevirisi”

Mesih İbranice’ de çok yaygın bir isimdir. Grekçe’ de “Christos” olarak çevrilmiştir, Translated into Greek it became "Christos", düz İngilizcede Mesh etmek demektir! Bütün İngilizce çevrilmiş  İncillerde “mesh etmek” kullanılmıştır. Aşağıda birkaç örnek göreceğiz:

 (a) I am the God of Beth-el where thou ANOINTEDEST (messiah) the PILLAR . . ." (Christ Pillar!) GENESIS 31:13

(a) YARATILIŞ 31:13’ te “Ben Beytel’in Tanrısı’yım. Hani orada bana anıt dikip meshetmiş, adak adamıştın. Kalk, bu ülkeden git, doğduğun ülkeye dön.”

(b) "And Moses took the ANOINTING (messiah) OIL, and ANOINTED (messiah) the TABERNACLE . . ." (Christ Oil! and Christ Tabernacle!) LEVITICUS 8:10

(b) LEVİLİLER 8:10’ da “Sonra mesh yağını aldı, Tanrı’nın Konutu’nu ve içindeki her şeyi meshederek kutsal kıldı.”

(c) ". . . he (the Lord) shall give strength unto his king, and exalt the HORN of his ANOINTED (messiah) . . ." (Christ Horn!) 1 SAMUEL 2:10

(c) 1 SAMUEL 2:10’ da “RAB’be karşı gelenler paramparça olacak, RAB onlara karşı gökleri gürletecek,  Bütün dünyayı yargılayacak, Kralını güçle donatacak, Meshettiği kralın gücünü yükseltecek.”

(d) "Thou art the ANOINTED (messiah) CHERUB . . ." (Christ Cherub!) EZEKIEL 28:14

(d) HEZEKİEL 28:14’ te “Meshedilmiş, koruyucu bir Keruv olarak …”

(e) "Thus saith the Lord to his ANOINTED (messiah) CYRUS . . ." (Christ Cyrus!) ISAIAH 45:1 (God addresses even a pagan king as His Messiah!)

(e) YEŞEYA 45:1’ de “RAB meshettiği kişiye, Sağ elinden tuttuğu Koreş’e sesleniyor…” MESIH KOREŞ??? (TANRI bir pagan kralını Mesih olduğunu söylüyor???)

28. HZ.MUHAMMED (SAV): INCİL’ E GÖRE DOĞRU PEYGAMBER

(a) ". . . Every spirit (meaning every prophet) that confesseth that Jesus Christ is come in flesh is of God." 1 JOHN 4:2 Compare with Holy Qur'an 3:45 and many other Qur'anic references where Jesus (pbuh) is referred to as the CHRIST.

(a) 1 YUHANNA 4:2’ de “İsa Mesih’in beden alıp geldiğini kabul eden her ruh Tanrı’dandır. Tanrı’nın Ruhu’nu bununla tanıyacaksınız.”  Bunu Kuran-ı Kerim’deki 3:45 ile karşılaştıralım. Ali İmran 3:45 “Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”

HZ.MUHAMMED (SAV) İNCİLDE İSİM OLARAK BAHSEDİLİYOR:

(b) "His mouth is most sweet: yea, he is (Muhummed-im) altogether lovely, this is my beloved, and this is my friend, O daughters of Jerusalem." SONG OF SOLOMON 5:16

(b) EZGİLERİN EZGİSİ 5:16’ da “Onun ağzı çok tatlı, O tepeden tırnağa çok güzel (Muhammed’in İngizlice çevirisinden alınmıştır)...)

Orijinal İbrani metinlerinde “MUHUMMEDIM” kelimesi “tepeden tırnağa çok güzel” olarak çevrilmiş olup, aslında MUHUMMED ile IM kelimesinin eklenmesinden oluşmuştur, İbranicede IM Çoğul saygınlık ekidir. ELLOH-IM = ALLAH  buna bir örnektir. ALLAH CC’ nün Kuran-ı Kerimdeki “BİZ” mahlasıyla bizlere seslenişi gibidir. Çünkü İbranice ve Arapça aynı dil grubundandır ve batı dilleri kendi dil mantığı ile çeviri yapınca böyle uydurma çeviriler meydana çıkmaktadır.

HZ.MUHAMMED’ DE (SAV) TIPKI HZ.İSA (AS) GİBİ RAHATLATICIDIR:

(c) "And I will pray the father, and he shall give you ANOTHER Comforter, that he may abide with you for ever." JOHN 14:16 Jesus (pbuh) was the first Comforter, and ANOTHER would have to be one like him, of the same kind as Jesus, a man and not a Ghost.

(c) YUHANNA 14:16’ da “Ben de Baba’dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhu’nu verecek…” Hz.İsa (AS)  ilk , Hz.Muhammed (SAV) tıpkı onun gibi olacak biri…

29. MASTÜRBASYON: “Mastürbasyon ya da eski dilde İstimna bil-yed veya onanizm, cinsel organın genelde orgazm oluncaya kadar uyarılmasıdır." 

"And Judah said to Er's (deceased) brother Onan. Go and sleep (have sex) with your brother's widow . . . "But Onan knew that the children would not belong to him (i.e. would not carry his name), so when he had INTERCOURSE with his brother's widow (Tamar), he let the semen (the older Versions call it "seed") spill on the ground, so that there would be no children (no name) for his brother." GENESIS 38:8-9

YARATILIŞ 38:8 ve 9’ da “Yahuda Onan’a, “Kardeşinin karısıyla yat (seks yap)” dedi, “Kayınbiraderlik görevini yap. Kardeşinin soyunu sürdür.” Ama Onan doğacak çocukların kendisine ait olmayacağını biliyordu. Bu yüzden ne zaman kardeşinin karısıyla (TAMAR) yatsa, kardeşine soy yetiştirmemek için menisini yere boşaltıyordu.

30. PAUL: Kurnaz ve Aldatıcı (Hilekar)

"But be it so, I did not burden you: nevertheless, being crafty, I CAUGHT YOU WITH GUILE."( GUILE: means ruse, sharp practice, treachery, trickery and wiliness.) 2 CORINTHIANS 12:16

2 KORİNTLİLER 12:16’ da “Öyle olsun, ben size yük olmadım. Ama kurnaz biri olduğumdan sizi hileyle elde etmişim!” Kurnaz buarda “hile, keskin uygulama, ihanet, hilekar anlamlarındadır.

31. DOMUZ: 41 numaralı maddeye bakınız.

32. ÇOK EŞLİLİK: Süleyman’ ın binlerce eşi ve cariyesi:

(a) "And he (Solomon) had seven hundred wives, and three hundred concubines: and his wives turned away his heart (towards other gods)." 1 KINGS 11:3

(a) 1 KRALLAR 11:3’ te “Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar.”

(b) Abraham the friend of God had more than one wife; and so had Israel (Jacob) and David the king. There is not a single word of reproach in the "Book of God", the Holy Bible, against polygamous marriages.

(b) Allah’ın dostu Hz.İbrahim birden fazla hanımı vardı, ve Yakup ve Davut adında kralları vardı. Allah’ ın kitabında, Kutsal incilin içerisinde çok eşliliğe karşı hiçbir kelime yoktur.

33. KEHANETLER: BOŞ TEHDİTLER

(a) "But of the tree of the knowledge of good and evil thou (O Adam) shalt not eat of it: for: IN THE DAY that thou eatest thereof thou shalt SURELY DIE."GENE5IS 2:17

(a) YARATILIŞ 2:17’ de “(Ey Adem) Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”

ÇELİŞKİLİ PASAJLAR:

(b) And all the days that Adam lived were NINE HUNDRED AND THIRTY YEARS: and he died." GENESIS 5:5

(b) YARATILIŞ 5:5’ te “Adem toplam 930 yıl yaşadıktan sonra öldü.

(c) "And the serpent (the devil) said unto the woman, Ye shall NOT SURELY DIE." GENESIS 3:4

(c) YARATILIŞ 3:4’ te “Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi,

34. PEYGAMBER (AMA ÇIPLAK): Eğer rahipleri böyle ise, cemaatleri nasıldır?

(a) "And he (Noah) drank of the wine, and was drunken; and he lay NAKEDwithin his tent." GENESIS 9:21

(a) YARATILIŞ 9:21’ de “Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı

(b) "And he (Saul) stripped off his clothes also, and prophesied before Samuel in like manner, and lay down NAKED all that day and all that night, Wherefore they say, Is Saul also among the prophets?" 1 SAMUEL 19:24

(b) 1 SAMUEL 19:24’ te “Giysilerini de çıkarıp Samuel’in önünde oynayıp coştu. Bütün gün ve gece çıplak yattı. Halkın, “Saul da mı peygamber oldu?” demesi bundandır.

(c) "How glorious was the king of Israel (David) to day, who UNCOVERED(became naked) himself to day in the eyes of the handmaids of his servants, as one of the vain fellows shamelessly UNCOVERETH himself!" 2 SAMUEL 6:20

(c) 2 SAMUEL 6:20’ de “Davut ailesini kutsamak için eve döndüğünde, Saul’un kızı Mikal onu karşılamaya çıktı. Davut’a şöyle dedi: “İsrail Kralı bugün ne güzel bir ün kazandırdı kendine! Değersiz biri gibi, kullarının cariyeleri önünde soyundun.

(d) "And the Lord said, like as my servant Isaiah hath walked NAKED and barefoot three years . . . ". . . young and old, NAKED and barefoot, even with their buttocks UNCOVERED, to the shame of Egypt." ISAIAH 20:3-4

(d) YEŞAYA 20:3-4’ te “3 RAB dedi ki, “Mısır’a ve Kûş’a belirti ve ibret olsun diye kulum Yeşaya nasıl üç yıl çıplak ve yalınayak dolaştıysa, 4 Asur Kralı da Mısır’a utanç olsun diye Mısırlı tutsaklarla Kûşlu sürgünleri genç yaşlı demeden, çıplak ve yalınayak, mahrem yerleri açık yürütecek.”

35. TECAVÜZ: ERKEK KARDEŞİN KIZ KARDEŞE TECAVÜZÜ VE ENSEST İLİŞKİSİ

(a) "Howbeit he (Amnon, one of the sons of David) would not hearken unto her (his sister Tamar's) voice: but, being stronger than she, forced (raped) her, and LAY (had sex) with her." 2 SAMUEL 13:14

(a) 2 SAMUEL 13:14’ te “Ne var ki, Amnon (Hz.Davud Peygamberin bir oğludur) Tamar’ı (Amnon’ nun kız kardeşidir) dinlemek istemedi. Daha güçlü olduğu için onunla zorla (tecavüz) yattı(Seks yaptı).

(b) "So they spread Absalom (another of the sons of David) a tent up on the top of the house; and Absalom WENT IN (had intercourse) unto his father's concubines (same as "wives", see KETURAH in the index) in the sight of ALL ISRAEL." 2 SAMUEL 16:22

(b) 2 SAMUEL 16:22’ de “Sarayın damında Avşalom (Hz.Davud’ un bir diğer oğlu) için bir çadır kurdular. Avşalom bütün İsrailliler’in gözü önünde babasının cariyelerinin (KETURAH Maddesini okuyunuz) yanına (ilişkiye) girdi.

36. DİNİ TATİL GÜNÜ: Dinlenen Tanrı? Tövbe Hâşâ!

... for in six days the Lord made heaven and earth, and on the seventh day he rested, and WAS REFRESHED." EXODUS 31:17

MISIRDAN ÇIKIŞ 31:17’ de “Bu, İsrailliler’le benim aramda sürekli bir belirti olacaktır. Çünkü ben, RAB yeri göğü altı günde yarattım, yedinci gün işe son verip dinlendim.’ ”

On the contrary the Holy Qur'an states: "His throne doth extend Over the heavens And the earth, and He feeleth No fatigue in guarding And preserving them For He is the most High, The Supreme (in glory)." Holy Qur'an Bakara 2:255

Bunun aksine Kuran-ı Kerimde Allah CC buyuruyor ki: Bakara 2:255’ te “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

37. SARA: Yasadışı cinsellik iftirası

In the case of the conception of Jesus Christ (peace be upon him), God Almighty arranged for Mary to conceive Jesus by the intervention of the Holy Ghost, as witnessed in the Bible:

Isa Mesih’in (AS) anlayışının durumunda, Meryem (AS)ın Kutsal ruh ile gebe kalmasını için Tanrı tarafından düzenlemiştir. Buna İncil tanıklık eder:

(a) "The Holy Ghost shall COME UPON thee (the question is, how?), and the power of the most High shall OVERSHADOW thee (again, how?). LUKE 1:35

(a) LUKA 1:35’ te “Melek ona şöyle yanıt verdi: “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek (buradaki soru şudur, NASIL?), Yüceler Yücesi’nin gücü sana gölge salacak (tekrar soru, NASIL?). Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.

Oysa Ishak’ ın durumunda, Tanrı’ nın direkt müdehalesi vardır. Kutsal Kitaba bakalım.

(b) "And the Lord VISITED Sarah, as he had PROMISED; and FULFILLED what he had SPOKEN. And Sarah CONCEIVED . . ." GENESIS 21:1-2

(b) YARATILIŞ 21:1-2’ de “Ve Tanrı Sara’ yı ZİYARET etti, ve ne SÖZ VERMİŞSE SÖZÜNÜ TUTTU. Ve Sara hamile kaldı…


38. KÖLELİK: Tanrı tarafından onaylanan –

"And ye, shall take them (the slaves) as an inheritance for your children after you, to inherit them (the slaves) for a possession; they shall be your BONDMEN (slaves)for ever . . ." LEVITICUS 25:46

LEVİLİLER 25:46’ de “Onları miras olarak çocuklarınıza bırakabilirsiniz. Yaşamları boyunca size kölelik edecekler. Ancak bir İsrailli kardeşine efendilik etmeyecek, sert davranmayacaksın.

39. OĞLANCILIK: HOMOSEKSÜELLİK - LESBİYENLİK

"Who changed the truth of God into a lie, and WORSHIPPED and SERVED the creature (like men and monkeys) more than the Creator . . . "BECAUSE THEY DO THIS (worshipping men and monkeys), God has given them over to shameful passions. Even women pervert the natural use of their sex by unnatural acts (like lesbianism and beastiality). "In the same way . . . the men burn with passion for one another (as sodomites and homosexuals) . . ." ROMANS 1:25-27 (The Good News Bible).

ROMALILAR 1:25’ ten 27’ e kadar “25  Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır! Amin.26 İşte böylece Tanrı onları utanç verici tutkulara teslim etti. Kadınları bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı yeğlediler.27 Aynı şekilde erkekler de kadınla doğal ilişkilerini bırakıp birbirleri için şehvetle yanıp tutuştular. Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar.”

40. TANRININ OĞULLARI:

(a) "Which was the son of Enos, which was the son of Seth, which was the son of Adam, which was the SON OF GOD." LUKE 3:38

(a) LUKA 3:38’ de “Enoş oğlu, Şit oğlu, Adem oğlu, Tanrı Oğlu’ydu

(b) "That the SONS OF GOD saw the daughters of men that they were fair; and they took wives of all which they chose. ". . . when the SONS OF GOD came in unto the daughters of
men, and they bare children to them, the same became mighty men which were of old, men of renown." GENESIS 6:2 and 4

(b) YARATILIŞ 6:2 ve 4’ te “İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.” Ve “İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.”

(c) ". . . Thus saith the Lord, Israel is MY SON even my FIRSTBORN." EXODUS 4:22

(c) MISIRDAN ÇIKIŞ 4:22’ de “Sonra firavuna de ki, ‘RAB şöyle diyor: İsrail benim ilk oğlumdur.

(d) ". . . and Ephraim is my FIRSTBORN ("FIRST BORN:" How can there be twofirstborns"?)." JEREMIAH 31:9

(d) YEREMYA 31:9’ da “Ağlaya ağlaya gelecekler, Benden yardım dileyenleri geri getireceğim. Akarsular boyunca tökezlemeyecekleri Düz bir yolda yürüteceğim onları. Çünkü ben İsrail’in babasıyım, Efrayim de ilk oğlumdur. (İlk Oğlum, nasıl oluyorda iki tane ilk oğlum var?

(e) ". . . Thou (O David) ART MY SON; this day have I (God) BEGOTTEN("BEGOTTEN" How can God beget David at the age of forty? "This day"?) thee."PSALMS 2:7

(e) MEZMURLAR 2:7’ de  “RAB’bin bildirisini ilan edeceğim:  Bana, “Sen (Hz.Davud) benim oğlumsun” dedi,  “Bugün ben sana baba oldum.”

(f) "For as many as are led by the Spirit of God, they are the SONS OF GOD."ROMANS 8:14

(f) ROMALILAR 8:14’ te “Tanrı’nın Ruhu’yla yönetilenlerin hepsi Tanrı’nın oğullarıdır.

41. DOMUZ : DOMUZ ETİ YASAKTIR –

(a) "Of their flesh (of the swine) shall ye NOT EAT, and their carcase ye shall NOT TOUCH; they are unclean to you." LEVITICUS 11:7-8

(a) LEVİLİLER 11:7-8’ de “7 Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. 8 Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir.

Hz.İsa (AS) bir insanı iyileştirmek için 2000 domuzu yok etmiştir.

(b) "And forthwith Jesus gave them leave (permission). And the unclean spirits (the devils) went out, and entered into the swine: and the herd ran violently down a steep place into the sea, (they were about two thousand); and were choked in the sea." MARK 5:13

(b) MARKOS 5:13’ te “İsa’nın izin vermesi üzerine kötü ruhlar adamdan çıkıp domuzların içine girdiler. Yaklaşık iki bin domuzdan oluşan sürü, dik yamaçtan aşağı koşuşarak göle atlayıp boğuldu.

42. FAHİŞELİK: 17nci maddeye bakınız.

43. KADIN: Kilisede kadınların ağızlarını dahi açmaları yasaktır –

".. for it is a SHAME for women to speak in the Church." 1CORINTHIANS 14:34-35

1 KORİNTLİLER 14:34-35’ te “34 Kadınlar toplantılarınızda sessiz kalsın. Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasa’nın da belirttiği gibi, uysal olsunlar.35 Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır.


44. İBADET: 
  
The word "worship" in Mark 5:6 and many other places means to adore, to adulate, to respect, to revere. Compare the same verse with LUKE 8:28 where the word "worship" is alternatively recorded as "FELL DOWN BEFORE HIM."

MARKOS 5:6’ da “Uzaktan İsa’yı görünce koşup geldi, O’nun önünde yere kapandı (ibadet etti)" bunu yine LUKA 8:28 ile karşılaştıralım "Adam İsa' yı görünce çığlık atıp önünde yere kapandı. Yüksek sesle, "Ey İsa, yüce Tanrı' nın Oğlu, benden ne istiyorsun?" dedi. "Sana yalvarırım, bana işkence etme!"

AKIL SAHİPLERİNİN BU BÖLÜMLERİ OKUYARAK YÜCE YARATANIN BÖYLE BİR KİTAP VERMESİNİN MUHTEMEL OLMADIĞINI ANLAMALARI GEREKMEKTEDİR. KURAN-I KERİM İLE KARŞILAŞTIRDIĞIMIZ ZAMAN KİTABIMIZIN KESİNLİKLE YÜCE YARATAN TARAFINDAN GÖNDERİLDİĞİ KESİNDİR.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder