18 Temmuz 2012 Çarşamba

OK, UÇ, ON, AT ve OW, UW, OĞ TAMĞALARI


Daha önce de söylediğimiz gibi, şimdi kullandığımız alfabe ve onun dayandığı LÂTİN alfabesinde harfler bir mânâ ifade etmez. Çoğu bir hece bile değildir. Ancak başka harflerle birleşerek heceleri, heceler de kelimeleri oluşturur. çoğu hece de bile anlam yoktur, anlamlar kelimelerle ortaya çıkar.

Halbuki PROTO-TÜRKÇE yazı sisteminde öyle değildir. PROTO-TÜRKÇE’de TAMĞA sistemi vardır. Yukarda gördükleriniz gibi ÇİZGİLER, NOKTALAR ile ifade edilir ve her biri kendi içinde tam ve yeterli bir anlam taşır.

Meselâ, yukarıdaki TAMĞALAR’dan,

- OQ (OK) = yeryüzü kişisi, yeryüzünde varoluş,

- UÇ = bey, han, lider, bayrak

- ON = kozmos, kozmos kişisi,

- AT = ad, TANRI’ya atılma, egemen

anlamına gelirler. Dikkat edilirse, hepsinin SESLİ HARF’le başladığı görülür. TÜRKÇE’de bazı SESSİZ HARFLER’in kelime başına gelmemesi (meselâ R), bazı yabancı kelimelerin SESSİZ HARF’le başladığı için (stasyon, spirit) TÜRKLER tarafından başına bir SESLİ HARF getirilerek okunması da (istasyon, ispirto, Rus-Urus, Recep-İrecep gibi), bu yüzdendir.

TEK başına iken bu anlamı taşıyan ve birer kelime olan bu TAMĞALAR, eğer bir CÜMLE içinde iseler iki şekilde karşımıza çıkar. Birincisi, okunuşunu ve anlamını korur... İkincisi, başındaki SESLİ HARF düşer, kalan SESSİZ HARF’ten sonra başka SESLİ HARF gelir ve cümle içinde yerini öyle alır.

Bir daha tekrarlamak gerekirse, eski TÜRKÇE’de her işaret TAMĞA’dır, aynı zamanda tek seferde söylenebilen bir HECE’dir, ve ayrı bir KAVRAM ifade eden bir KELİME’dir... Eski TÜRKÇE’nin aslı HECE-KELİMELER’den oluşurdu. Sonradan heceler kaynaşarak kelimeler oluşturmuştur.

Bugün ÇİNCE, JAPONCA, KORECE böyle bir YAZI’ya ve HECE-KELİMELER’den oluşan bir dile sahiptir. Ancak bunların en eskisi ÇİNCE bile, M.Ö. 1700’den önceye gitmez!.. Yani ÇİNCE’nin TÜRKÇE’yi etkilemiş olabileceği gibi bir sonuç çıkarmak yanlıştır. Olsa olsa TÜRKÇE, kendinden sonra gelen ÇİNCE’yi etkilemiştir. Nitekim şimdiki ÇİN ALFABESİ’nden 41 TÜRK TAMGASI vardır.

PROTO-TÜRKLER… (ki, bu ifadeyi TÜRK kelimesinin kavram olarak ortaya çımadığı dönemler için kullanıyoruz, çok eski tarihleri kastediyoruz) bilgi ve tecrübeleriyle, üstün vasıflarıyla halk arasında sivrilmiş kimselere ÖGÜL-UKUS derlerdi. ÖGÜL, “düşünme yeteneği, felsefe, haysiyet, sahip olma, majeste” anlamlarına gelir. UKUS ise, YAZI demektir!

Bu kişiler üstün gözlem ve sezgi kaabiliyeti ile etraflarındaki tabiatın, hayatın ve kâinatın sırlarını araştırmışlar, üzerinde kafa yormuşlar, sonra da tesbitlerini soyut kavramlar halinde “taşa urmuş”, kaydetmişlerdir..


Burada çok önemli bir husus vardır…. Şimdi lütfen önce yukarıdaki HAYVAN FİGÜRLERİ tablomuzu bir kaç dakika inceleyiniz…

Eminiz ki, yukardaki GEYİK resmi ile, aşağıdaki çeşitli hayvan figürleri arasındaki farkı görmüşsünüzdür.

GEYİK, BODENSEE’de, THAYGEN yakınlarındaki KESSLERLOVCH Mağarasında, bir MAMUT DİŞİ’ne çizilmiş resimdir… Aynen resmedilmiştir, bir fotoğraf kadar gerçeğe uygundur! Bir sanat eseridir, ama başka bir özelliği yoktur. Bir AVRUPA insanının ürünüdür.

Halbuki diğer üç figür, GEYİK resmi gibi değildir. Hayvan figürleri tabiattaki şekilleriyle değildirler, şematik bir hal almışlardır. Onlar ASYA İNSANI’nın ürünüdürler.

Daha önce belirttiğimiz gibi, ASYA’da kaya resimleri M.Ö. 30.000’lerde başlar… Bunların yazı elemenler içermeye başlaması M.Ö. 15.000’lerdedir… Ve yazıya geçiş ise M.Ö. 8000’in sonlarındadır. (G. Musabayev, A. Maxmutov, G. Aydarov; KAZAK EPİGRAFYASI, Almati, 1971)

ŞEKİL 1’de görülen figürler TAMĞALI SAYI galerisindendir. Hayvanlar naturist değil, şematiktir. AT,İT, KEÇİ figürleri, bu hayvanları sembolize eder ama; boynuzları, bacakları, kuyrukları da ayrı anlamlar taşır. TAMGA anlayışı henüz başlamıştır.

ŞEKİL 2’de görülen figürler de TAMGALI SAYI’ndadır. Daha sonraki bir döneme aittir. Hayvan ve insan şekilleri tamamen şematize edilmiş, semboller haline gelmiştir. TAMĞALAR bariz şekilde görülmektedir.

ŞEKİL 3, DOĞU ANADOLU’da SAT Dağında bulunan M.Ö.8000 yıllarına ait bir kaya resmidir. (E.Alok, ANADOLU KAYA ÜSTÜ RESİMLERİ, Akbank, İstanbul, 1988) Üstünde daha sonra açıklıyacağımız pek çok TAMĞA bulunur ve bize uzun bir mesaj verir.




Bir başka örnek te, üzerindeki yazı karakterleri bariz olduğu için İLK YAZIT sayılan ULU KEM SÜLYEK YAZITI’dır. YENİSEY’in kollarından biri olan ULUĞ KEM’in geçtiği vadilerden biri olan SÜLYEK’te bulunmuştur.... M.Ö. 8000’e aittir. (Gravures Rup. V. Comanica, D. Riba, ed. Fr.Empire, Paris, 1984)

Bu resimleri, AVRUPALI insanın yaptığı resimle kıyaslayıp “basit, çocukça, ve sanat değeri olmayan” çiziktirmeler saymak, son derece yanlıştır!.. Ama burada gene DOĞU, BATI’dan ileridir... Çünkü DOĞU’da şekiller, figürler, desenler her kültür için ORTAK bir anlam taşır. Sadece YAPAN değil, OKUYAN da o figürün ne anlama geldiğini bilir. Halbuki BATI’da her sanatkârın SEMBOLİZM’i kendine aittir. Aynı millette dahi ORTAK bir KÜLTÜR oluşturmaz!

Bu yazıtları ve diğerlerini ilerde teker teker ele alacağız... Bu sayfada amacımız, yukarıda verdiğimiz TAMĞALAR’ı biraz daha açıklamak ve onların yakın-uzak örneklerini göstermektir. Ancak bu açıklamaları yapmadan konuya giremezdik.

TAMĞALAR, nasıl ortaya çıkmıştır?… Birinci sebep daha üstün bir düşünce seviyesine, bir hayat ve kâinat felsefesine ulaşılmasıdır. İkincisi ise, kayalara bu felsefeyi uzun uzun “taşa urmak”, yani kayalara kazıyarak sonraki nesillere ulaştırmaya çalışmanın zorluğudur. Meselâ GÜNEŞ’i anlatabilmek için bir DAİRE çizip etrafına bir sürü IŞIN ÇİZGİSİ koymak yerine; bir YUVARLAK, içine de bir NOKTA koyarak aynı mânâ verilmiş, ortaya OĞ tamğası çıkmıştır!

ORTA ASYA İNSANI, yani TÜRKLER’in atasının dünyanın dört bir yanına yaydığı OĞ TAMĞALARI’nı görmek gerçekten heyecan vericidir.

Şimdi bu TAMĞALAR’ı, taşıdıkları mânâyı, ve AVRASYA başta olmak üzere dünyada rastlanan örneklerini verelim.

OK TAMĞASI:

OK; “yeryüzü kişisi, TANRI’dan gelip yeryüzünde varolma, mevcudiyet” anlamlarına gelir... PROTO-TÜRKLER’den bir kısmı kendilerine OK adını verir. Yazıyı bulanlar onlardır... Bugün kullandığımız OKUMAK fiili onlardan gelir. Aslında “OKLAR’ın yazdığını anlamak” demektir.

OK tamğasının içeriğinde

GÖK’teki TANRI’dan gelip YERYÜZÜ’nde varolma,
YERYÜZÜ’nde ölerek UÇARAK, GÖK’teki TANRI’ya dönme

mânâları da gizlidir. Ve bu geliş-gidiş ATEŞ KÜLTÜ ile bağlantılıdır. OZ’laşarak YERYÜZÜ’ne inme, kişi olma, OK olma; sonra en üst noktada OK’un BUĞ (BEY) görevini üstlenerek, halkına, etrafına iyi hizmetler yapması, bunun karşılığında yakılarak tekrar OZ’laşması ve Uç’arak tekrar KOZMOS’a, GÖKYÜZÜ’ne dönüş… Hepsi OK kelimesinde gizli anlamlardır.
YAKILMAK; TANRI’ya AT’ılmak, fırl’AT’ılmak demektir. Bu da OK tamğaları arasında en çok kullanılanlardan olan HAÇ (+) işaretinin, AT tamğasının bir çeşidi olduğunu düşündürmektedir.


Görüldüğü gibi HAÇ, Hıristiyanlıkla birlikte ortaya çıkmış bir sembol değil; çok daha eski KUTSAL bir işarettir. Belki de “TANRI’ya UÇ’arak erişme”yi sembolize eden KUŞ figürünün “birbirini kesen iki çizgi” şeklinde TAMĞA’laşmasından ortaya çıkmıştır.

DOĞU ANADOLU’da, ISUB-ÖG olan ESKİ TÜRK ALFABESİ’nde mevcut, yukarıdaki ETRÜSK YAZISI resminde görülen UÇLARI HİLAL OLAN HAÇ şeklindeki OK tamgası, PROTO-MISIR’a dahi ulaşmıştır.

HALI VE KİLİMLERDE OK TAMĞASI



OK UÇU, “OK bayrağı” demek olup, kelime ETRÜSKLER vasıtasıyla LATİNCE’ye CROCE (KROÇE-İngilizcesi CROSS) olarak girmiştir. Hıristiyanlar için de KUTSAL bir işaret olmuştur.

OK AÇ, “OK sembolü” demek olup bizde de KHAÇ-HAÇ kelimesini oluşturmuştur.

HAÇ şeklindeki OK damğası, Hıristiyanlıkla hiç bir ilişkisi olmayan DÜNDARLI, ÇAVDARLI, KARAHACILI, KARAKOYUNLU, YEŞİLYURT, KINIK, HAYTA gibi YÜRÜK aşiretlerinde ARMA olarak kullanılmaktadır.

ON TAMĞASI :




ON, “KOZMOS, kozmos kişisi” demektir. Ya KUBBE şeklinde, ya da ON nokta, 10 benek, 10 tüy, veya 10 aynı cinsten figürle gösterilir.... Yukarıdaki resimde çeşitli ON TAMĞALARI görülmektedir... birinci figür TAMĞALI SAYI kaya resmindeki BUĞ’un kafasının içinde ON NOKTA bu sembolü vermektedir... İkinci figür SAT DAĞI’ndaki kaya resmidir, kral damgasında ON BENEK ile aynı sembolü gösterir... Üçühcü figür KIRGİZİSTAN ISSIKKÖL’de bir mezardan çıkan yüzüğün üzerindeki resimdir, ON TÜY ile aynı mânâyı verir. Amerikan kızılderililerinde, MAYALAR ve AZTEKLER'de de aynı sembole rastlanır.

Ayrıca İTALYAN ALPLERİ’nde NAQUANE bölgesinde HALAY ÇEKEN ON KİŞİ figürü de aynı kavrama işaret eder. (Grav. Rup. Val Comanica, D. Riba, Fr. Emp. Paris, 1984)




ANADOLU’da bulunan HİTİT kurslarının üzerindeki ON GEYİK, ON FİGÜR de ON tamğasına işarettir.

GREK mitolojisinde geçen DAKTİLLER (Dactyiles) demircidirler. Nereden geldikleri konusunda çeşitli rivayet vardır. FRİGYA’daki İDA DAĞI’ndan (yani bizim EDREMİT’teki KAZ DAĞI), veya GİRİT’teki İDA DAĞI’ndan geldikleri öne sürülür. Bunlar ON KİŞİ’dirler… DAKTİL parmak demek olduğuna, ve iki elde ON parmak olduğuna göre, DAKTİLLER bu açıdan ON KİŞİ, yani ON’lar anlamına gelir. ON TÜRKLERİ’ne işarettir.

Ama esas kanıt, DEMİRCİ kelimesinin eski GREKÇE’ye DEMİOERCOİ diye geçmiş olmasıdır!.. Kimse TÜRKÇE’den geldiğini bilmez.

GREKLER’e bağlanmak istenen FRİG adının aslı PROTO-TÜRKÇE’de UB-URUK’tur. Bu kelime bugün OBRUK olarak kullanılır, ve ANADOLU’da FRİGLER’in yaşadığı merkez yaylanın adıdır. MİDAS YAZITI’ndan öğrendiğimize göre, zaten ANADOLU’nun bir adı da FRİGYA’dır! FRİGLER ve DAKTİLLER de TÜRK’tür!

ON kelimesi, aynı zamanda bir kısım PROTO-TÜRKLER’in kendileri için kullandığı addır. Tıpkı bizim şimdi kendimize ÂDEMOĞLU dediğimiz gibi, onlar da kendilerine ON = KOZMOS KİŞİSİ derlerdi. Diğer bir kısım PROTO-TÜRKLER de OK = YERYÜZÜ KİŞİSİ adını almışlardı. Ama kullandıkları semboller hep aynı idi. ORTA ASYA’da kurulan TÜRK devletinin adı ON-OYUL, daha sonra İSVİÇRE merkez olmak üzere AVRUPA’da kurulan devletin adı da ON-OYUNG idi.

ON kelimesi, zamanımıza anlamını kaybederek, sadece ON sayısını ifade etmek suretiyle yansımıştır. Ancak ANADOLU’da ON tamgaları halılarda, kilimlerde, çeşitli eşya ve süslerde varlığını devam ettirir.

ÇEŞİTLİ AT TAMĞALARI:



AT kelimesi, “ad, nam, atılma, bilinen, egemen” demek olduğu gibi, binek hayvanı AT’ı da kasteder. Yukarıdaki HALI VE KİLİM resimlerinde altta görülen şekiller, AT tamğalarıdır.

AT üzerindeki kişi yayalardan yüksekte, ve imkân bakımından ondan üstündür. Bu haliyle “bilinen, tanınan”dır, AD’ı vardır. Yüksekten bakar, “egemen”dir. AT’ılma yoluyla en yükseğe, TANRI’ya ulaşabilir. Bütün bu kavramlar, AT tamğasının çeşitli anlamlar kazanmasına, sonradan UÇ, UB ED ve BUĞ tamğalarının doğmasına yol açmıştır.

”TANRI katına AT’ılma” kavramı zamanımızda dahi KUZEY ASYA şamanlarında yaşar. Şaman davuluna AT’a biner gibi oturur, kendinden geçerek çalar, bu suretle TANRI’ya ulaşır. ETRÜSKLER’in KANATLI AT sembolü elbette ki PELASKLAR’da da vardı ve GREK mitolojisine de yansımıştır.

KANATLI AT’ı SELÇUKLULAR’da da görürüz.

AT tamgası sonraları ATEŞ ve OT (od-ateş) kelimelerinin oluşmasını sağlamıştır.

AT + US … AT-US… ATAS…ATAŞ…ATEŞ

AT*AS … ATAS… ATAŞ…ATEŞ

OG*AT… OT …. OD… (ODUN kelimesi de ATEŞ üreten, ateşte yakılan anlamına gelir)

BAŞKA HALILARDA AT TAMĞALARI :



ÇEŞİTLİ UÇ TAMĞALARI:









UÇ kelimesinin “bey, han, lider, bayrak” anlamlarına geldiği belirtmiştik... ATEŞ KÜLTÜ’nden doğmuşlardır. Kişi OZ’laşarak, yani şekil değiştirerek (MÂNÂ’dan MADDE'ye geçerek) YERYÜZÜ’ne İner, sonra yine şekil değiştirerek (MADDE’den MÂNÂ’ya geçerek) GÖKYÜZÜ’ne AT’ılarak, TANRI’ya döner... Bu sebeple UÇ TAMĞALARI’nın çoğu AT tamğalarının çeşitlemeleri arasında bulunur. Bu sayfadaki ilk figür hem KANAT AÇMIŞ UÇAN KUŞ, burca dikilmiş BAYRAK sembolüdür. Beşinci figür hem KANAT AÇMIŞ UÇAN KUŞ’tur, hem de cümle içinde OK anlamına gelebilir. Resmin en sonundaki ÜÇ NOKTA ise, hem UÇ tamğasını gösterir, hem de kelimenin nasıl ÜÇ SAYISI’na dönüştüğünü açıklar.



Yukarıdaki resimde ilk şekil, “KANAT AÇMIŞ KUŞ şeklindeki HAÇ’tır. Adamın başının içindeki ON NOKTA dikkatinizi çekmiştir.

UW, OW ve OĞ TAMĞALARI :






UW , OW veya OĞ, “şeref, kutsal kişi, mensup olma” anlamlarına gelir. PROTO-TÜRKLER’in ilk tamğalarındandır. Daha sonra OĞ şeklinde seslendirilmiş, şekil ve anlam sayısı çoğalmıştır. Kaynağı TEK TANRI inancı ve BOĞA KÜLTÜ’dür.






Yukarıdaki OĞ TAMĞALARI resminde üstteki ilk iki şekil, VAN’da, BAŞET DAĞI’ndaki KIZLARIN MAĞARASI’nda DUVAR RESİMLERİ’dir!.. Havaya kalkmış kollar, hem BOĞA’nın BOYNUZLARI’nı, hem de TANRI beldesine yönelmeyi göstermektedir.







İSKİT, PELASK VE ETRÜSK RESİM VE YAZITLARI

















































PROTO-TÜRKLER’DE HARFLERİN DİLİ


Beyaz Avrupalılar bütün üstünlük iddialarına rağmen, kendi dillerine şanlarına (!) uygun bir geçmiş, bir köken bulamamışlardır. Araştırmalar Batılı bilim adamlarını hep ASYA’ya yöneltmiştir.

İddiaya göre, bir grup Beyaz Avvrupalı topraklarından yürüyerek çıkmış, ASYA’ya yayılmış, BAYKAL GÖLÜ’nün güneybatısındaki TAMGALI VADİSİ’ne ve ARİOS Nehri kenarlarına yerleşmiş, bir büyük medeniyet kurmuş, sonra bu medeniyeti HİNDİSTAN’a, İRAN’a, ÇİN’e ve ANADOLU’ya yaymıştır!.. Avrupalılar bu nehir çevresinde yaşadıkları için ÂRÎ-ARYAN adını almışlardır! (Igor N. Khlopin, Les Dossiers d’Archeologie, No. 185, 1993) Bunu ciddi ciddi öne sürdüklerini BEYAZ AVRUPALI’NIN ÜSTÜNLÜK PALAVRALARI sayfamızda da belirtmiştik.

Halbuki BERTHOLD böyle bir yayılmanın ancak AT ile mümkün olabileceğini söyler ki, doğrudur. (Andre Berthold, 1. Türk Tarih Kongresi, sf.33) AT’ın anayurdu ASYA olduğuna göre, AT’I ilk ehlileştirenler ASYA İNSANI olduğuna göre, göç ederek medeniyet götürenler ancak ASYALI insanlar olabilir.

Ama biz gerçeği bir kenara bırakıp Batılılar'ın iddialarını inceliyelim.

Batılı bilim adamları önce bölgedeki varlıklarını kanıtlayabilmek için Hindistan’ın kadim dili SANSKRİTÇE’ye sarılmışlardır… Ama Hintliler’in tarihi en çok M.Ö. 2500’lere uzanır.

Sonra AVRASYA’daki eski KURGAN halkına el atmışlardır.

KURGAN kelimesi, hep Rusça sanılmıştır. Rusça sanılan, halbuki aslında ÖZ-TÜRKÇE olan o kadar çok kelime vardır ki!.. Meselâ KAPGAN… Orta Asya Türkleri’nin dahi Rusça zannettiği bu kelime “hayvan tuzağı” anlamına gelir. Tam karşılığı ise KAPMAK fiilenden türemiş KAPAN’dır!. Yine aynı şekilde “sucuk” Rusça’da KOL-BASA diye geçer. KOL, Orta Asya’da “el” anlamında kullanılır. Yani, “elle basa basa koyun veya sığır bağırsağına doldurulan et” anlamına gelir. Zaten ülkemizde kullanılan PASTIRMA kelimesinin aslı da BASTIRMA’dır. Eskiden TÜRKLER savaşa giderken yanlarına aldıkları etleri eğerle at arasına koyar, eğere oturunca eti bastırarak sıkıştırıp içindeki kanın akmasını sağlar ve böylece kuruturlardı.

KURGAN kelimesine dönersek, aslı OK-URUGUN’dur. “OK URUĞU’nun mezarı” demektir. Kelime sıkışarak KURGUN olmuş, sonra telaffuzu da değişerek KURGAN halini almıştır.

KURGAN’ın HERODOT tarafından kullanılışı HYRCAN (okunuşu IRCAN) şeklindedir... Bu kelime HYRCANIE şekline sokularak bir ülke adı haline getirilmiş ve o ülkede götürülüp HAZAR DENİZİ’nin güneydoğusuna, İRAN topraklarına yerleştirilmiştir. (Igor H. Khlopin, Doss. Archeo. No. 185, 1993)

Halbuki o bölgenin esas adı GURGAN’dır, tam 36 KURGAN bulunmuştur ve ta BİR OY BİL FEDERASYONU zamanından beri TÜRK toprağıdır. O tarihlerde ON OYUL (Kozmik Federasyon) adlı bir TÜRK devletine aitti.

Bir başka değerlendirme de, Avrupalılar’a ARYAN denmesinin sebebi, İRAN’dır. Çünkü HİNT-AVRUPA dillerinin eski İRAN dili ZENT’le bağlantısı vardır…

Sözün kısası, Batılılar’ın kökü kökeni İRAN’da bulunsa bile, ZENT dili HİNT-AVRUPA dillerinin kökü olsa bile, İran (PERS) tarihi en çok M.Ö. 2000’lere iner.

ÇİN deseniz, ÇİN MEDENİYETİ’nin tarihi M.Ö. 2500’e bile ulaşmaz. Her ne kadar C. Hopkins’e göre ÇİN’de yazının başlangıcı olarak M.Ö. 3000 tarihini verirse de, T. de Lacouperie M.Ö. 2300 olduğunu söyler. Son araştırmalar bu tarihi daha da öne çekmiş, ÇİN ŞEKİL-YAZI’sının başlangıcı M.Ö.1700’ler olarak tesbit edilmiştir... Kaldı ki, ÇİN ALFABESİ’nde tam 41 PROTO-TÜRK TAMGASI bulunur! TÜRKLER’in ÇİN’deki varlığı ise, M.Ö. 2600’lere dayanır.

Bu tarz çalışmalar Batılı bilim adamlarının istedikleri sonucu vermeyince, ANADOLU’ya yönelmiş, burada zıraatle uğraşan halkın dilinden hareket edip GREK-LÂTİN bağlantısıyla AVRUPA’ya varmaya çalışmışlar, ama bu da tatmin edici olmamıştır. Çünkü bu çalışmaların hiç birinde PROTO-TÜRKÇE’yi gözönünde tutmamışlar, akıllarına bile getirmemişlerdir.

Halbuki ne dillerin kökeni, ne duvar-mağara yazıtları, ne de eski medeniyetler PROTO-TÜRKLER ve PROTO-TÜRKÇE ile bağlantısı kurulmadan anlaşılamaz. Dünya Medeniyet tarihi; TÜRKLER ve onların AT sevgisi kabul edilmeden, onların göçleri incelenmeden yazılamaz!

Ne yazık ki Batılı bilim adamları, büyük bir inatla eski yazıtları incelerken hep LATİNCE, GREKÇE, SANSKRİTÇE ve ÇİNCE’ye önem verirler. Başka bir dile, hele TÜRKÇE’ye hiç eğilmezler.

Bugün kullandığımız, Lâtin alfabesinden adapte edilmiş alfabemizdeki harfler, hiç bir anlam taşımaz. A, B(E), C(E), D(E), E … diye okunur gider. Bunlar Lâtin alfabesinde de bir mânâ ifade etmez, Lâtin alfabesinin atası Grek alfabesinde de etmez!..

Halbuki PROTO-TÜRKÇE’de A bir harf değil TAMGA’dır. AT = (TANRI’ya erişmek için) atılan – fırlatılan, ve AD = bilinen, tanınmış anlamlarına gelir. B harfi UB = en yüce, kozmik değerler demektir. E = UÇ diye okunur, lider demektir.

Bir ORTA ASYA dili olan PROTO-TÜRKÇE’de her TAMGA bir HECE’dir, ve bir KAVRAM ifade eder, aynı zamanda bir HARF’tir. Aslında bütün kadim dillerde böyle olduğu düşünmek yanlış olmaz. Eski MISIR dilinde bunu görüyoruz. Bu HECE–KAVRAM. mantığı varlığını ÇİNCE, JAPONCA, KORECE gibi dillerle günümüze kadar sürdürmüştür. Ancak TÜRKLER’de ve topluluklarda, özellikle ÇİVİ YAZISI’ndan sonra (M.Ö.3300) harflerin bu özelliği kaybolmuştur.


Yukardaki yazı bir aynanın arkasındaki ETRÜSK RESMİ'nin üzerinde bulunmaktadır. ALFABE olarak bakarsak ortaya :

LAZAFECU MENDZ
kelimeleri çıkar. Bu garip kelimelerin ne GREKÇE, ne de ETRÜSK ülkesinde daha sonra hÂkim olan ROMALILAR’ın kullandıkları LÂTİNCE bir anlamı yoktur!.
Ancaaak....... Yazının ETRÜSKÇE’nin atası PROTO-TÜRKÇE’de bir karşılığı vardır!.. Yazı


ULUTUZ AT AB UÇUY, ALTUÇUN ODUZ
TAMGA-HARF-KAVRAMLAR’ından oluşmuştur…. İki tamlama meydana getirir… Ve ŞEHİTLER MELEĞİ ile KRALIĞIN ZAFER TANRIÇASI demektir!.. Bu iki ifade RESİM’deki iki figürle tamı tamına bağdaşmakta, tabir caizse “cuk” oturmaktadır!

Resmin üzerindeki TAMGALAR ve KELİME karşılıkları SAĞDAN SOLA yazılan PROTO-TÜRKÇE’ye uygun, orijinal haliyle görülmektedir...Batılılar'ın bir hatası da buldukları hemen her yazıyı SOLDAN SAĞA okuma çabalarıdır!. Tabii bu gibi durumlarda hiç bir sonuç elde edememektedirler.

Bu resim, üzerindeki yazı ve çözümlemesi, sadece ETRÜSKÇE ve TÜRKÇE ilişkisini göstermekle kalmaz!.. Bizim sadece ORHUN KİTABELERİ’nden bildiğimiz TÜRK ALFABESİ’nin çok daha eski olduğunu da ispatlar!…

Ayrıca TÜRKLER’in ve PROTO-TÜRKÇE’nin ta ORTA ASYA’dan AVRUPA’nın içlerine kadar yayıldığının da delilidir!

------------------

KÂZIM MİRŞAN’ın okuyup deşifre ettiği 423 yazıttan bazıları:

-- Preslav Yazıtı (Bulgaristan)

-- Vinça-Tartaria (Sırbistan, Romanya) (8 yazıt)

-- Glozel (Fransa) (19 yazıt… Proto-Türkçe Oduk-El diye bilinen bu bölgede bulunan yazıtların sayısı 3.000 kadardır.)

-- Mauthen (Avusturya Alpleri) (7 yazıt)

-- Bask (Fransa, İspanya) (2 yazıt)

-- Retüs (İsviçre Alpleri) (4 yazıt)

-- Limni (Ege denizi) (1 yazıt)

-- Val Comanica (İtalyan Alpleri) (9 yazıt)

-- İskit yazıtları (Karadeniz’in kuzeyi) (3 yazıt)

-- Etrüsk yazıtları (İtalya) (50 yazıt)

-- Pelask yazıtları (Yunanistan) (3 yazıt)

Ve Fransa ve İspanya’daki çözümlenmiş olan MAĞARA RESİM VE YAZITLARI

-- Lascaux (2 yazıt)

-- Fontarnaud a Lugasson (1 yazıt)

-- Niaux (2 yazıt)

-- Rochbertier (1 yazıt)

-- Mas d’Azil (4 yazıt)

-- Gourden (1 yazıt)

-- Marsoulas (1 yazıt)

-- Passiega (1 yazıt)

-- Altamira (1 yazıt)




Orta Asya ve Göçler




KÂZIM MİRŞAN, DÜNYA TARİHİ’ni ORTA ASYA ile, ORTA ASYA TARİHİ’ni şimdiki TÜRK BOYLARI’nın atası saydığı ORTA ASYA İNSANI ile başlatır.
Onun bu düşüncesi, Vadim A. RANOV’un 1993 tarihinde yayınladığı eserle ORTA ASYA’da YERLEŞİK KÜLTÜR MERKEZLERİ’nin PALEOLİTİK ÇAĞ’dan beri varolduklarını belirtmesiyle, daha net bir ifade ile 850.000 yıl önce ortaya çıktıklarını söylemesiyle kesinlik kazanmıştır.
Yani TÜRKLER’in atası ORTA ASYA İNSANI, zamanımızdan 850.000 yıl önce YERLEŞİK HAYAT’a geçmişti... TÜRKLER için öne sürülen "göçebe kavim" bu açıdan baştan tutarsızdır.
Bu YERLEŞİK ORTA ASYA İNSANI yaşadığı mağaralarda duvar resimleri (PİKTOGRAM) yapmış, (M.Ö. 30.000) , sonra M.Ö. 15.000’lerde bu resimleri sembol şekillere, yazı türünde resimlere (PİKTOGLİF) dönüştürmüştür. TÜRKLER bu sembollere TAMĞA adını vermişler, zamanla bu ORTA ASYA TAŞ DEVRİ RESİM YAZISI, bugünkü TÜRKÇE’nin temelini teşkil eden PROTO-TÜRKÇE’nin ALFABESİ’ni oluşturmuştur.
Zamanımızdan 130-60 milyon yıl önce OZU-OGİZ nehri (Dinyeper), KAZAN kenti ve YENİSEY yakınlarındaki Krasnoiarsk şehri arasında büyük bir İÇ-DENİZ vardı... Yine bundan 15.000 yıl kadar önce bu İÇ-DENİZ parçalandı, ve 5 küçük iç deniz ile bir çok bataklık haline geldi.
Bu iç denizler şunlardır: UÇAĞIY KÖL, OĞ-UR, OBİL-UÇİ, OM-OĞ ve UÇUĞILTIR KÖL... Ayrıca UÇUĞILTIR KÖL’ü KARADENİZ’e bağlıyan KARA KÖL (Azak Denizi) ve bugünkü SİBİRYA’yı kaplıyan OB-OL bataklığı vardı. SUB-OĞ, ANT-URUĞ, ÜR-APA, AT-OĞI BOLIK, KAJGAR, AKSU, KUÇA, EB-IS BOLIK, OMİĞİ-KURGAN, AT-OM ESİG adındaki şehirler o zaman birer liman şehri idi.
HARİTA'da görülen bu iç denizler şimdi KARA-KUM, KIZIL-KUM, SARI-KUM, TAKLAMAKAN gibi çöllerin bulunduğu mıntıkalardır.





Buraların deniz olduğunu çöllerde bulunan deniz hayvanları fosillerinden anlıyoruz. Yukarda saydığımız deniz ve şehir adlarını da ALP ERİN, ÖNRE-BİNBAŞI, YOLUĞ TİĞİN gibi ülkemizde pek tanınmayan Asyalı Türk tarihçilerden ve PROTO-TÜRKÇE yazıtlardan öğreniyoruz.
Bu çölleri ayıran çatlaklarda IDUG-AT ÖGÜZ (Bereketli Nehir, sonraki Farsça adı Amu-derya) ve İYİNÇU ÖGÜZ (Tarıma Faydalı Nehir, Farsça adı Siri-Derya) oluştu. OM-OĞ iç denizi de kuruyunca geriye İKİN ERİS (Aral Gölü) kaldı. UÇUĞILTIR iç denizi kuruyunca ortaya TURGİ AYIRGÜN KÖL (Türk’ü Ayıran Göl) oluştu. M.Ö. 3000’lerde HAZAR TÜRKLERİ’nden dolayı HAZAR DENİZİ adını aldı. Batılılar bu denize Mer Cassepienne derler ki, KASSİLER Denizi anlamına gelir.
Bölgede bulunan yazıtlarda, metinlerde OK, KARA, TAU, TAĞ, KUL gibi kelimeler geçer ki, hepsi TÜRKÇE’dir ve KOZMOZ’la ilgilidir. Ancak ecnebi araştırmacılar bu kelimeleri TÜRKÇE hariç bütün dillerde aradıkları için, anlamını bulamazlar.
OK kelimesi, PROTO-TÜRKLER’in büyük bir bölümünün kendilerine yakıştırdıkları addır. KOZMOZ’dan "ateş halinde döne döne gelip yeryüzüne indiklerinden" dolayıdır. OK-ONİM OĞ (devlet), OK-OMİĞ (kent), OK-AT (yer), OK-OZ ULİG KÖL (deniz) gibi pek çok kelime vardır.
PROTO-TÜRKLER, bu iç denizlere OK-ONGUNUS adını vermişlerdir. Bu kelime "OK halkının Çevrelediği Deniz" anlamına gelir. Yani TÜRKLER bu denizlerin etrafında yaşamakta idiler… Bundan binlerce yıl sonra bu kelime Eski Yunanca’ya OKEANUS olarak geçmiş, ondan da OKYANUS kelimesi doğmuştur.
KARA kelime OK-ARA kelimelerinin sıkışmasından oluşmuştur. "OK halkı arası", yani "Ok halklarının kendi içinde, onların yaşadığı yer" anlamına gelir. KARA-TAU, KARA-TEPE, KARA-KÖL, KARA-SU şeklinde karşımıza çıkar ki, meselâ KARA-SU aslında siyah su değil; "OK TÜRKLERİ’nin etrafında yaşadığı su" demektir.
TAU, Anadolu’da kullanılan DAĞ kelimesidir… Batılılar kelimeyi Sanskritçe kabul ederler. Aslında TAU (TAĞ), "gökyüzüne tag’ılı (takılı), bitişik, oradan sarkan" anlamınadır. Yüksek olmayana TAĞ denmez, TEPE denir. Çünkü gökyüzüne değmez. KARA-TAU, "OK TÜRKLERİ’nin yaşadığı dağ" demektir.
TAG-TAU kelimelerinin KOZMOZ’la ilgisini TOROS DAĞLARI’nda da görürüz. Batılılar bunun TAURUS kelimesinden geldiğini söylerler ama nasıl ortaya çıktığını açıklıyamazlar. TAURUS kelimesi TAU-ER-US’un sıkışmasından oluşmuştur. ER (erme, erişme), US (yüce, gök) demektir. Bu durumda TAU-ER-US, "göğe erişen dağ" anlamına gelir ki, bu dağları bundan daha iyi tanımlayan bir ifade olamaz.
Bu tahlillerin GÜNEŞ DİL teorisine uygunluğuna da dikkatinizi çekmek isteriz.
Bahsettiğimiz iç denizlerin bulunduğu bölgede sırayla:
- BİR-OY BİL KONFEDERASYONU (M.Ö. 9000-M.Ö.1517)
- AT-OY BİL KON FEDERASYONU (M.Ö.1517-M.Ö.879) (Bir adı da AT-UKUS BİL)
- TÜRÜK BİL FEDERASYONU (M.Ö.879-M.S.580)
devletleri kurulmuştur.
BİR-OY BİL (BİR= bir, 1, tek, birleşmiş ... OY= düşünce, oy, kanaat, kanıt, sistem…. BİL=belde, egemenlik, hükümranlık) aslında "TEK SİSTEM BELDESİ, TEK DEVLET HÜKÜMRANLIĞI, KONFEDERASYON" demektir.
Bu KONFEDERASYON’a ON-UYUL, OK-ONİM OĞ, ALTUN UYUŞ, ve İSUB-URA BİL devletleri dahildi... Böylece KONFEDERASYON’un etkisi OZU-ÖGİZ’den (Dinyeper) ÇİN hududuna, güneyde MEZOPOTAMYA’ya kadar yayılmıştı. BİR-OY BİL’in ilk başkenti bilinmemektedir. İkinci başkenti ise, SUB-OĞ’dur. SUB-SU, OĞ-KUTSAL demek olduğuna göre, bu şehir KUTSAL SU adını taşıyordu. Başkent M.Ö.4241’de AT-OGI BOLIK’a taşındı. Bu şehir Ruslar tarafından işgale kadar SARAY, Sonra ÇARİÇİN, VOLGAGRAD, sonra da STALİNGRAD olmuştur. Şimdi yine VOLGAGRAD deniyor.
Bu devletlerin halkı olarak yaşıyan TÜRKLER, M.Ö. 30.000’de DUVAR RESİMLERİ’ni yapan, M.Ö. 15.000’de RESİM YAZI’yı kullanan insanlardır. BİR-OY BİL KONFEDERASYONU döneminde TÜRKLER ilk yazıyı kullanmışlardır. (M.Ö. 7000) Bu yazı örnekleri ASYA’daki TAMGALI- TALAS-ISSIK üçgeninde bulunmuştur. Bu kültürü iç denizlerin kuruması ile gittikleri yerlere taşımışlardır
Bölgede yaşiyan insanlar tabiat şartlarındaki değişikliklere uyarak batıya, doğuya, güneye, kuzeye yayıldılar. Aslında bu tarz göçler zamanımızdan 30-40.000 yıl önce başlamıştı… TÜRKLER’in ORTA ASYA’dan göçlerini, bu göçlerin yollarını, insanların gittikleri yerlere kendi kültürlerini taşımalarından, mağara ve duvar resimlerinden, dikili taşlardan tesbit etmek mümkündür... Bu duvar resimlerini, resim yazıları, ancak TÜRK TAMGALARI’nı tanıyarak deşifre edebilmekteyiz.
Aslında GÖÇ ETMEK ile GÖÇEBE olmak arasındaki farkı da iyi anlamak gerekir... ORTA ASYA İNSANI ve onun soyundan gelen TÜRKLER göç ederler ama çoğu YERLEŞİK hayatı tercih edip DEVLET kurar. Sürekli göçebe TÜRK aşiretleri vardır ama, TÜRKLER’in çoğu bunlardan ayrılıp yerleşmeyi tercih etmişlerdir.







Bu GÖÇ YOLLARI şöyledir:
- OK diye bilinen PROTO-TÜRKLER, ilk TEK TANRI inancı ile; TANRI BELDESİ, KOZMOZ kavramları ile; ATEŞ KÜLTÜ, GÜNEŞ KÜLTÜ ile , ve kutsal YILAN-BOĞA, KURT-İT, LEOPAR, DAĞ KEÇİSİ inanışları ile HİMALAYALAR’a ulaşmışlar, TİBET yaylasına varmışlar, HİNDİSTAN’a inmişlerdir... Bölgedeki BUDİZM’in temelini teşkil eden ilk din kitabı ALTI YARIK TİGİN oralara giden TÜRKLER’e aittir.
- DOĞU ANADOLU’ya ISUB-URA BİL devletinin devamı olan SUBAR ve SABİRLER ile girmişlerdir... İlk göç edenler KAFKASYA-URMİYE GÖLÜ-KUZEY MEZOPOTAMYA’ya yerleşmişlerdir... Bu yerleşme M.Ö.15.000’lerde başlamış, daha sonra ORTA ANADOLU ve BATI ANADOLU’ya yayılmıştır.
- İKİN-ERİS (Aral Gölü) kıyılarından hareket eden ESEN TÜRKLERİ, ORTADOĞU’ya inmişlerdir... Burada SUBARLAR’ın yazısı SÜMER, FENİKE yazısı olarak ortaya çıkmış, sonradan GREK, BİZANS, LÂTİN ve SLAV alfebelerine temel teşkil etmiştir.
ORTA FIRAT’ta (İDUK-AT) bulunan M.Ö. 5500’lere ait TELL ES SAWWAN seramiklerinde OK, UÇ, ONÇ gibi PROTO-TÜRKÇE tamgalar görülmektedir.
SÜMER yazısında tam 18 adet PROTO-TÜRKÇE tamga vardır... UR, URUK kelimeleri "kent" demek olduğu gibi, GİR-SU da "yer-su" anlamı verir. İDUK-AT "Fırat"tır, AŞ-UR ise hem bir devlet adı, hem de "Dicle"dir. Bu ikinci kelime "aş vurulan yer, toprakları bereketli kılan nehir" demektir. AŞ-UR’un başkenti ANT-UB UÇUĞ’dur. "Yüce Antlaşma Liderliği" anlamına gelir ki, bir federasyonu simgeler.
- OK veya ON diye anılan bu PROTO-TÜRKLER’in bir bölümü de KUT-YAK olarak adlandırdıkları AVRUPA’ya göçmüşlerdir.
HERODOT’un SKOLAT diye okuduğu, bizim İSKİTLER dediğimiz millet te OK TÜRKLERİ’nin soyundandır. Bunlar OK-OZ ULİG KÖL’in (Karadeniz) kuzeyinden UÇ-ESİG EL-AT adını verdikleri ROMANYA’yı da içine alan sahada yaşıyan ve kendi OK-UŞUY devletleriyle M.Ö. 2000’lerde TÜRÜK BİL federasyonuna katılmışlardır... Burada ekleyelim ki, bizce OĞUZ kelimesi aslında OK-OZ’dan, UZ kelimesi de OZ’dan gelir. Her ikisi de OĞUZ (GUR, GUZ, UZ) demektir... Böylece OĞUZLAR’ın M.S. 700’lerde ortaya çıkmış bir kavim olmadığı, binlerce yıl öncesine, OK TÜRKLERİ’ne dayandığı da ortaya çıkar.
HEREDOT, onların kullandığı UÇ-USİG EL-AT ifadesini SKOLAT diye okumuş, bu GREKLER’de SKİT olmuş, Fransızca’ya SCYTHE (Sit) diye girmiştir.
Peki, UÇ-USİG EL-AT ne demektir?.. PROTO-TÜRKÇE’de bu (UÇ=lider; ESİG=etik, edilmiş; EL= halk, il; AT=ad, bilinen) "OK’lardan oluşan ve lider olarak tanınan halkın devleti" anlamına gelir.
- Bir kol da İSİ-YİR adını verdikleri TUNA havzasına inmişler, su yollarını takip ederek yüksek vadilere yerleşmişlerdir.
- Bunlar AVUSTURYA ALPLERİ, İSVİÇRE ALPLERİ, İTALYA ALPLERİ’ne ulaşmışlardır. Bir kısmı yollarına devam ederek FRANSA’ya girmişler, PİRENELER’den geçerek İSPANYA’ya varmışlardır. Oradan PORTEKİZ’e ulaşmışlardır. Bugün FRANSA ve İSPANYA’da yaşıyan BASKLAR işte bu HERODOT’un SKOLAT dediği, kendilerine EU-SCO diyen İSKİT TÜRKLERİ’nin bir koludur.
Bir kol da FRANSA'dan İNGİLTERE'ye geçmişler ve adanın kuzeyine yerleşmişlerdir. Bugün İSKOÇ diye bilinen bu halkın atası İSKİT TÜRKLERİ'dir. (İngilizcesi SCOT-SCIT) Bunu kendileri de kabul ederler.
- Büyük bir OK grubu ise, M.Ö.2500’lerde ALPLER’den İTALYA’ya inerek oraya yerleşmiştir. Bunlar da İSKİTLER’in ETRÜSK diye bilinen koludur.
- TUNA’dan güneye inenler BALKANLAR’a yerleşmiştir. ARNAVUTLUK, MAKEDONYA, TRAKYA’ya yerleşmişlerdir.
- M.Ö.3000’lerde YUNANİSTAN’a ulaşan kol ise PELASK olarak bilinir. Onlar da İSKİT TÜRKLERİ’ndendir.
- Kuzeyden ve doğudan Anadolu’ya girenler EGE bölgesine, daha sonra da ADALAR’a yayılmışlardır.
P. KRETSCHMER, "M.Ö. 5000 yıllarında Anadolu’da kaybettiği ESİ-EM kelimesinin adalarda karşısına çıktığını" belirtmektedir. Ancak bu bilim adamı, bahsettiği kelimenin TÜRKÇE’de "imek-olmak (to be)" fiili olduğunu bilmemektedir.

Bu göçleri göz önünde tutunca, PROTO-TÜRKÇE’de "deniz, akarsu, su örtüsü" anlamına gelen ÖG-ÜZ kelimesinin Greklerce AEGEUS (EGE) haline getirildiğini düşünmek yanlış olmaz.
- PROTO-TÜRKLER’den bir kol da MEZOPOTAMYA’dan yollarına devam ederek OT-OĞ adını verdikleri MISIR’a yerleşmişlerdir. Bunu, MISIR YAZITLARI’ndaki TÜRK TAMĞALARI’ndan tesbit ediyoruz.
- Öte yandan, iç denizlerin kurumasına rağmen ASYA’da kalan OK TÜRKLERİ’nden AT-ATA-UR’lar (TATAR) kuzeyde MOĞOLİSTAN’da ÖTİGİN İRİŞ devletini kurmuşlardır.
- M.Ö. 3000’lerde BÜYÜK OKYANUS’a kadar ulaşan TÜRKLER, bugünkü ÇİN’in kuzeyinde OD-URUGİN YİŞ devletini, ÇİN’in güneyinde ise UŞUNTUNG UYUZ devletini kurmuşlardır. PEKİN’in ilk adı UŞUNTUNG BOLİK idi. BALIK kelimesi eski TÜRKÇE’de şehir anlamına gelir. TÜRK asıllı HAN sülâlesi sırasında HAN–BALIK oldu, yani HAN ŞEHRİ (başkent)...
KORE DENİZİ’nin eski TÜRKÇE’deki adı TALUY’dur. SARI NEHİR’in ilk adı gene TÜRKÇE’dir: TALUY OGİZ… Diğer nehirler de şöyle bilinir: NANKİN-ATATA BUV, HANTUNG-ANTUNG, HUANG-HO=UYUSU-OGİZdir. PROTO-TÜRKLER’in TABGAÇ-BARBAR dedikleri ÇİNLİLER ise ORDOS bölgesinde yaşarlar. ÇİN ALFABESİ’nde tam 41 TÜRK TAMGASI şekil olarak bulunur, anlamları ise değişmiştir.
- PROTO-TÜRKLER’in bir kolu SİBİRYA’ya yayılırken, bir kolu da BERİNG BOĞAZI’nı aşarak ALASKA’ya ulaşmış, oranın ESKİMOLAR’ını meydana getirmiş, bir kolu da KANADA ve AMERİKA’ya inerek KIZILDERİLİ diye bilinen halkları oluşturmuştur.
- Bir başka kol RUSYA’nın kuzeyine yayılarak o bölgenin ESKİMOLAR’ını, bir başka kol da FİNLANDİYA’daki SAMOYETLER’i meydana getirmiştir. Sadece SAMOYETLER değil, FİN-OGUR halkı da TÜRKLER’le akrabadır.
- ÇİN’den güneye inen bir başka kol da PASİFİK ADALARI’na yayılmıştır.... Oralarda bulunan ve okunamıyan pek çok yazıt, meseleye PROTO-TÜRKÇE ile eğilecek bilim adamlarını beklemektedir.

Ankara Savaşı - 1402

Osmanlı sultânı Yıldırım Bâyezîd ile Tîmûr Han’ın 1402 senesinde Ankara’da yaptıkları muhârebe. Yıldırım Bâyezîd Han; Niğbolu zaferiyle Rumeli’de Osmanlı hâkimiyetini te’sis ettikten sonra, Anadolu’da birliği sağlamak için harekete geçti. Bu niyetle Aydın, Menteşe, Karaman ve İsfendıyaroğulları beyliklerine son verdi. Ancak bu beyliklerin başındaki beyler, Asya’da kuvvetli bir devlet kurup, batıya yönelen Tîmûr Han’a sığındılar. Aynı şekilde Tîmûr Han’ın hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu beyi Kara Yûsuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Bey de Yıldırım Bâyezîd’e sığınmış, Erzincan beyi Mutahharten de akrabalarını Yıldırım Bâyezîd’e göndererek yardım istemişdi. Tîmûr Han’a sığınan Anadolu beyleri, Osmanlı sultânı hakkında; Tîmûr Han’ın önünden kaçan beyler de Yıldırım Bâyezîd’e Tîmûr’la ilgili olmadık şeyler söyleyip kötüleyerek, her İki müslüman Türk hükümdarının arasını açtılar. İki taraf da karşılıklı kendilerine sığınanları müdâfaa ettiler. Tîmûr Han, Yıldırım Bâyezîd’e mektup göndererek kendisine sığınanların iadesini istedi. Bu mektuplarda her iki hükümdarın birbirlerine hakaret dolu sözlere yer verdikleri ilim adamları arasında kabul görmemektedir. Bu gün bilinen hakaret dolu mektupların sahte olduğu isbatlanmıstır. Yıldırım Bâyezîd, Tîmûr Han’ın isteğini kabul etmeyince savaş kaçınılmaz oldu.
Tîmûr Han, kuvvetli bir ordu ile, Anadolu içlerine doğru harekete geçti. Bunu haber alan Yıldırım Bâyezîd de, İstanbul kuşatmasını kaldırarak, kuvvetlerini Bursa’da toplamaya başladı. Bursa’dan hareket eden Osmanlı ordusu, iki koldan yürüyerek Ankara önüne geldi. Bu sırada Tîmûr Han Sivas’ı ele geçirmişdi. Onun, Sivas’da olduğunu haber alan Yıldırım Bâyezîd, ağırlıklarının bir kısmını Ankara’da bırakarak Akdağmadenî ve Kadışehri dağlık mıntıkasında mevzi almak istedi. İki ordunun öncü kuvvetleri Sivas ve Tokat bölgelerinde karşılaştılar ise de, Osmanlı sultânı Sivas ile Tokat arasındaki geçitleri tuttuğundan, burada muhârebe yapmayı kendisi için tehlikeli gören Tîmûr Han Kayseri’ye doğru yürüdü. Tîmûr Han, Bâyezîd’î kendisine doğru çekmek istediyse de duruma vâkıf olan Yıldırım Bâyezîd bu oyuna gelmedi ve yapacağı taarruzun zamanını bekledi.
Tîmûr Han, Kırşehir üzerinden hızla Ankara önlerine gelerek kaleyi kuşattı. Kale muhafızı Yâkûb Bey, kaleyi şiddetle müdâfaa etti. Tîmûr Han, Osmanlı ordusunun geleceğini tahmin ettiği yolu iyice tahkim etti. Osmanlı ordusu ise onun hiç beklemediği taraftan ve tahmininden çok erken Ankara önlerine geldi.
Osmanlı ordusunun merkezinde sultân Yıldırım Bâyezîd bulunuyordu. Yanında sadrâzam Çandarlızâde Ali Paşa, şehzâde Îsâ, Mustafa ve Mûsâ Çelebiler yer alıyordu. Sağ cenahta bulunan Anadolu birliklerine vezir Tîmûrtaş Paşa, sol cenahta yer alan Rumeli birliklerine şehzâde Süleymân Şah kumanda ediyordu. İhtiyat kuvvetlerinin başında da Şehzâde Mehmed Çelebi bulunuyordu. Sol cenahın ihtiyat kuvvetlerini, Sırbistan despotu ve Sultân’ın kayın biraderi Stefan Lazreviç’in kumandasında yirmi bine yakın zırhlı sırp askeri meydana getiriyordu. Merkez ihtiyatında Karakoyunlular, sağ cenahın ihtiyatında Kara tatarlar denilen Türkleşmiş Moğollar yer alıyordu. Ayrıca Süleymân Şah’ın kumandasında akıncı kuvvetleri de vardı. Osmanlı askerinin sayısı yetmiş binden fazla idi.
Tîmûr Han, ordusunun merkezinde yer almıştı. Torunu Muhammed Mirza, zırhlı ve atlı olan Mâverâünnehr askeri ile ihtiyatta idi. Diğer torunları Pir Muhammed ve İskender Mirza, Muhammed Mirza’nın yanında yer alıyorlardı. Sağ cenaha üçüncü oğlu Mîranşah, sol cenaha ise dördüncü oğlu Şahruh Mirza kumanda ediyordu. Zırhlı otuz iki fil, ordunun önünde dizilmişti. İkiye ayrılmış olan merkez kuvvetlerin sağ tarafına Tîmûr Han’ın ikinci oğlu Ömer Şeyh Mirza, sol tarafına ise Emir Celâl İslâm kumanda ediyordu. Akkoyunlu sultânı Osman Bey ile Emîr Cihân Şah’ın tümenleri sağ cenahın önünde yeralmıştı. Mutahharten Bey, Karamanoğlu, Aydınoğlu, Menteşeoğlu, Germiyanoğlu, Saruhanoğlu ve Candaroğlu, sağ cenahta yer almışlardı. Çağatay sultânı Mahmûd Han, Timur’un yanında idi.
Muhârebe günü sabah namazından sonra Yıldırım Bâyezîd, askerlerine veciz bir hitabede bulundu. Fakat karşı taraf da sünnî müslüman ve Türk olduğu için, askerin, hıristiyan ordularına karşı gösterdiği başarıyı gösteremiyeceği ortada idi.
İki ordu, Ankara’nın kuzey doğusundaki Çubuk ovasında 28 Temmuz 1402 târihinde karşılaştı. Burada, o devrin en büyük kumandanlarından ikisi arasında târihin en büyük savaşlarından biri oldu. Fil görmemiş Osmanlı atları ürktü. Osmanlı ordusundaki Kara tatarların aniden Tîmûr tarafına geçip, Rumeli sipahilerinin arkasından ok atmaya başlamaları, Osmanlının taarruz gücünü kırdı. Bu sırada Osmanlı ordusundaki Karaman, Candar, Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhanlı sipahileri karşı tarafta bayrak açmış olan beylerini görünce, Tîmûr Han’ın tarafına geçtiler. Yıldırım Bâyezîd’in yanında az bir asker kaldı. Osmanlı ordusunun bir kısmı geri çekildi. Kara Tîmûrtaş ve Fîruz paşalar, birlikleri tamamen bozuluncaya kadar dayandılar. Yıldırım Bâyezîd gün batarken üç bin kişi ile Çataltepe’de muhârebeye devam ediyordu. Burada süren üç saatlik vuruşmadan sonra mağlûbiyeti anlayınca etrafındaki askerleri yararak kurtulmak istedi. Yıldırım Bâyezîd’in atı yaralanınca oğlu ile beraber Çağatay hanı sultan Mahmûd Han’ın kumanda ettiği birlik tarafından esir alındı.
Tîmûr Han kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı pâdişâhına yaraşır şekilde, izzet ve ikrâmda bulundu. Timur’un, Yıldırım Bâyezîd’e iyi davranmadığı iddiaları uydurmadır. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bâyezîd Han, kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefât etti. Tîmûr Han ölüm haberini alınca; “Yazık oldu, büyük bir mücâhid kaybettik” demekten kendini atamadı.
Ankara savaşı ortaçağın en büyük meydan muhârebesidir. İki yüz binden fazla Türk askeri birbiri ile savaşmıştır. Anadolu topraklarında iki müslüman devlet arasında yapılmış olan büyük meydan muhârebelerindendir. Ankara savaşının önemli neticeleri arasında; Anadolu-Türk birliğinin parçalanması, Bizans ve İstanbul fethinin elli yıl daha uzaması ve Osmanlı Devleti’nin gelişmesinin en azından yarım asırdan daha fazla gecikmesi sayılabilir.
Tîmûr Han, Ankara savaşında kırk bine yakın zâyiât vermiştir. Hâlbuki o bu muhârebeye kadar altı binden fazla kayıp vermemişti. Buna Osmanlı ordusundaki sevk ve idarenin mükemmeliyeti sebeb olmuştur. Bâzı tarihçiler, Yıldırım Bâyezîd ile harb ettiği için Tîmûr Han’ı haksız olarak kötülemekte, harp sahasında olanları, zulüm ve ortalığı kana boyamak şeklinde bildirmektedir. Hâlbuki bunun iki devlet arasında bir hâkimiyet savaşı olduğu unutulmamalı, bu savaş tarafsız ele alınıp değerlendirilmelidir.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
 1) Kosova Zaferi-Ankara hezimeti;(Fâtıma Aliyye, İstanbul-1331)
 2) Kitâb-ı Cihân-nümâ (Neşri); cild-1, sh. 349
 3) Bezm u Rezm (Azîz bin Erdeşîr Esterâbâdî, İstanbul-1928)
 4) Acâib-ü’l-makdûr (İbn-i Arabşah, Kahire-1385); sh. 69
 5) Zafernâme (Serâfeddîn Ali Yezdi, Tahran-1336); cild-1, sh. 407
 6) Timur’un Ankara Savaşı (1402) Fetihnamesi (İsmâil Aka, Belgeler Dergisi, sayı-15, 1986)
 7) Münşeât, (Sarı Abdullah Efendi; Es’at Efendi Kütüphânesi, No: 3333); vr. 15
 8) Esnâd ü nâmehâ-yı Târihî (Müeyyed Sabiti, Tahran-1346); sh. 331
 9) History of The Ottoman Empire And Modern Turkey (S. Shaw; London-1976); cild-1, sh. 34
10) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-1, sh. 245
11) Büyük Türkiye Târihi; cild-2, sh. 338
12) Îahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 127
13) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-2, sh. 309
14) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 299