15 Haziran 2017 Perşembe

KUR’AN’ DA SALÂT (NAMAZ) KAVRAMI

"Kur’an’ da Salât kavramı namaz değildir", "İslam’ da şekilsel ibadet yoktur" diye düşünen ve bu yolla insanların akıllarını karıştıran mihraklar çıkagelmiştir. Şimdi bu iddialar ile ilgili olarak yine başvuracağımız ana kaynak Kur’an-ı Kerim’ dir.

Namaz gerek İslami dinlerde gerekse İslam’ın diğer farklı mezhep inanışlarında uygulama şeklinde bugüne kadar mütevatir olarak nesilden nesile aktarılmıştır. Namazın şekilselliğini anlamak için Kur’an-ı Kerim’ de ki ayetlere baktığımızda:

Maide Suresi 6ncı Ayeti: “Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve ayak bileği kemiklerine kadar ayaklarınızı mesh edin[1*]. Eğer cünüp olmuşsanız[2*] yıkanın. Hasta veya yolcu olur yahut sizden biri ayak yolundan[3*] gelir ya da kadınlarınızla birlikte olur da [4*] su bulamazsanız, temiz yüzeye (toprağa) yönelin; onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah, size güçlük çıkarmak istemez. Onun isteği sizi arındırmak[5*] ve size olan nimetini tamamlamaktır. Belki görevlerinizi yerine getirirsiniz.” [1*] -Mesh: Bir şeyin üzerine elle dokunma. [2*] Cünüp: Cinsel ilişkiyle veya başka yolla meyana gelen orgazm hali. [3*] Kişinin boşaltma ihtiyacını giderdiği yer, tuvalet, hela [4*] Cinsel ilişkide bulunursanız. Cünüplük de bu kapsamda yer alır. [5*] Enfal 8/11: O gün güven içinde sizi uykuya daldırmış, sizi arındırmak, sizden şeytanın pisliğini gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve ayaklarınızı yere sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırmıştı

Eğer ki reformcuların iddia ettiği gibi salât sadece destekten ibaret ise; her destekten önce abdest almanın mantığı nedir? Abdestsizken kimse desteklenemez mi? Destek için uyanmak ve abdestli olmak şartı nasıl izah edilebilir?

Tehlike anında binek üstünde destekleşmek?

Bakara Suresi 239ncu Ayeti: “Eğer korkarsanız[Namazı vaktinde kılamamaktan korkarsanız] (namazı) yürüyerek yahut binek üstünde kılın. Rahata kavuşunca Allah’ı, bu konuda bilmediğinizi size öğrettiği gibi zikredin. (Allah’ın âyetlerini kafanıza yerleştirmek için namaz kılın)."

Alınlardaki secde izi?

Fetih Suresi 29ncu Ayeti: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla birlik olanların, kendini doğrulara kapatanlara karşı sarsılmaz duruşları vardır. Birbirlerine karşı ise merhametlidirler. Allah’ın rızasını ve ikramını kazanmak için rüku ve secde ettiklerini görürsün. Onları tanıtan, secdenin yüzlerinde bıraktığı etkidir. Tevrat’ta da böyle anılırlar. İncil’de ise filiz vermiş ekine benzetilirler. Güçlenmiş, kalınlaşmış, sapı üzerinde dik durmuş, çiftçileri pek hayran bırakan ekin gibidir. Bunlar, kendini doğrulara kapatanları kıskandırmak içindir. Allah, onlardan inanıp güvenen ve iyi işler yapanlara bağışlama ve büyük bir ödül vadetmiştir."

Namaz şekilsel değil ise alınlarda neden secde izi oluyor? Bunun cevabını bulmak çok kolaydır, eğer düşünebiliyorsanız!…

Bu özellikler Tevrat ve İncil’ de de anlatılmaktadır. Dinimizde olduğu gibi Tevrat ve İncil’ de aktarılanlar da şekilseldir. Hatta bu şekilsellik İlk Nebimiz Hz. Adem (as) dan son Nebimiz Hz. Muhammed (sav) e kadar şekilsel ve vakitsel olarak ta aynıdır. Şimdi bunlar için hem Tevrat’ tan hem de İncil’den (her ne kadar değiştirilse de bu anlatımlar korunmuştur) hem de Kur’an-ı Kerim’ den aktarımlara bakalım.

Tevrat Mısırdan Çıkış 3:1-5 “1 Musa kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro’nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı Dağı’na, Horev’e vardı. 2 RAB’bin meleği bir çalıdan yükselen alevlerin içinde ona göründü. Musa baktı, çalı yanıyor, ama tükenmiyor. 3 “Çok garip” diye düşündü, “Gidip bir bakayım, çalı neden tükenmiyor!” 4 RAB Tanrı Musa’nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, “Musa, Musa!” diye seslendi. Musa, “Buyur!” diye yanıtladı. 5 Tanrı, “Fazla yaklaşma” dedi, “Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır.” 3-5’ te kutsal bir yere girdiğinde tıpkı bizlerin de yaptığı gibi çarıklarını ya da günümüz ayakkabılarını çıkararak ibadet etme yerine ya da kutsal sayılan yere girilme şeklini görmekteyiz.

Tevrat Mısırdan Çıkış 40:31-32 “31 Musa, Harun ve Harun’un oğulları ellerini, ayaklarını orada yıkadılar. 32 Ne zaman Buluşma Çadırı’na girip sunağa yaklaşsalar RAB’bin Musa’ya buyurduğu gibi orada yıkandılar.” Burada görüldüğü üzere Allah’ın Hz.Musa’ya emrettiği üzere abdest alma ayetini görmekteyiz.

Yeni Ahit Markos’ a Göre İncil 11:25-26 “Kalkıp dua ettiğiniz zaman, birine karşı bir şikâyetiniz varsa onu bağışlayın ki, göklerdeki Babanız da sizin suçlarınızı bağışlasın.” Kalkıp dua dediği kısım bizim Kıyama durduğumuz kısımdır. Hz.İsa (as) burada namazın kıyam bölümünü öğretiyor, bundan sonraki iki ayette ise rüku ve secde halini göreceğiz.

Rüku ayeti Yeni Ahit Luka’ ya Göre İncil 22:41 “Onlardan bir taş atımı kadar uzaklaştı ve diz çökerek şöyle dua etti:” Türkçe İnciller de yazmıyor ancak İngilizce Kral James versiyonuna baktığımız zaman “kneeled down” yani rüku hadisesidir.

Secde ayeti Yeni Ahit Matta’ ya Göre İncil 26:39 veya Markos’ a Göre İncil 14:35 “Biraz ilerledi, yüzüstü yere kapanıp dua etmeye başladı…” yere kapanıp kısmı da bizdeki gibi secde halidir.

Secde ayetleri sadece bu ayet ile de sınırlı değil. Örneğin;

Yaratılış 17:3 “Avram yüzüstü yere kapandı…”

Yaratılış 17:17 “İbrahim yüzüstü yere kapandı…”

Levililer 9:24 “…Bunu gören halkın tümü sevinçle haykırarak yüzüstü yere kapandı…”

Çölde Sayım 14:5, Çölde Sayım 16:4, Çölde Sayım 16:22, Çölde Sayım 16:44-45, Çölde Sayım 22:31, 1 Korintliler 14:25, Vahiy 7:11 ve Vahiy 11:16-17 vb.

Tevrat ve İncil’ den sonra Kur’an başvuralım:

İsra Suresi 107-108’nci ayetler: “De ki “Siz ona ister inanın, ister inanmayın. Daha önce kendilerine bu konuda bilgi verilmiş olanlara Kur’ân okunduğu zaman çenelerinin üstüne kapanıp secde ederler. Derler ki “Rabbimize boyun eğeriz; demek ki Rabbimizin verdiği söz gerçekleşmiş.”

Bakara Suresi 83ncü Ayet: “Bir gün İsrailoğulları'ndan “Allah’tan başkasına kul olmayacaksınız; ananıza babanıza, yakınlarınıza, yetimlere ve çaresizlere[*] iyi davranacaksınız. İnsanlarla güzel konuşacak, namazı düzgün ve süreklı kılacak ve zekâtı vereceksiniz.” diye söz almıştık. Sonra pek azı dışında hepsi yan çizerek sözlerinden dönmüşlerdi.” [*] “Çaresiz” diye meâl verdiğimiz kelime "miskindir"; kök anlamı hareketin ardından durağanlaşmadır. Nebîmiz şöyle demiştir: “Miskin bir parça, iki parça yiyecek ile yetinen kişi değildir. İhtiyacını karşılayamadığı halde utanan veya ısrarla kimseden bir şey isteyemeyen kişidir.” (Buhârî, Zekât 53) Gemileri delinen kişilerle ilgili şöyle bir âyet vardır: “O gemi denizde çalışan miskinlere aitti, önlerinde her gemiye zorla el koyan bir kral vardı; bu sebeple onu hasarlı hale getirmek istedim.”(Kehf, 18/79) Çünkü gemi ellerinden alınınca işsiz kalacaklardır.

Âli İmran Suresi 43ncü Ayet: “Ey Meryem! Rabbine (Sahibine) içten boyun eğ, secdeye kapan ve rüku edenlerle birlikte rüku et!”[yani namazını cemaatle kıl.]”

Bu emir biz Müslümanlar için de vardır. Bakara Suresi 43ncü ayet: “Namazı düzgün ve sürekli kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin!.”

Ayetlerde açıkça belirtilen şekilsel ibadet bugün bazı Yahudiler, Hıristiyanlar hatta Budistler tarafından hala yapılmaktadır. Bunlar ile ilgili videolara youtube tan ulaşabilirsiniz.

Vakit:

Namaz şekilsel bir ibadet değil de destek olmuş olsaydı buna belirli vakitler şartı gelmezdi. Gecenin yarısı uyanıp birini desteklemek mi yoksa şekilsel bir ibadet olan namazı ikame etmek mi mantıklıdır? Vakitlerle ilgili bilgiyi "MİZANA UYGUN NAMAZ VAKİTLERİ" isimli makalemde okuyabilirsiniz. https://blackeyetolga.blogspot.com/2017/08/mizana-uygun-namaz-vakitleri.html 

Kıble:

Bakara Suresi 142nci Ayet: “İnsanlardan kimi akılsızlar şöyle diyecekler: “Bunları, yöneldikleri kıbleden çeviren nedir ki!”[*] De ki: “Doğu da Allah’ındır, batı da! O, doğru tercihte bulunanı doğru bir yola yöneltir.” [*] Müslümanlar önceleri, Yahudiler gibi Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e yönelerek namaz kılarlardı. Âyete göre kimi Yahudiler de onlarla birlikte namaz kılıyorlardı. Çünkü kıblenin değişmesi onlardan başkasını rahatsız etmezdi. 

Bakara Suresi 149ncu Ayet: “(Namaza) kalktığın her yerde yüzünü Mescid-i Haram tarafına[*] çevir. Rabbinin doğru saydığı budur. Yaptığınız hiçbir şey, Allah'ın dikkatinden kaçmaz.” [*] Namazda Mescid-i Haram’ın kendisine dönmek gerekmez. Onun bulunduğu ana yöne dönmek yeterlidir. 

Ayetlerde Mescid-i Haram’a fiili olarak bir dönüş olduğu açıktır. Farklı bir yöne dönmekten bahsediyor ve bunu söylerken doğu ve batıyla yani yönlerle ilişki kuruyor. O zaman şunu sormalıyız: Neden Müslümanlar fiili olarak Mescidi Haram’ a yöneliyorlardı? Eğer namaz içinse bir açıklaması var. Namaz için değilse neden?

Salat’ ın namaz olmadığını iddia edenler bu aşağıdakilere de cevap vermek zorundadır.

Abdestsiz yardımlaşılamaz
Tehlike anında binek üstünde yardımlaşılabilir.
Alında yardımlaşma izi çıkabilir
Yardımlaşmak belirli vakitlerde yapılabilir
Yardımlaşma Kıbleye dönmek gerekir
Peygamber her gece uykudan kalkıp yardımlaşırdı.

Bir de Kur’an-ı Kerim’de 5 Vakit namazın olmadığından bahsedenler vardır, bir de bunlara cevap verelim.

Şimdi 5 vakit namazın 5’ nin de Kur’an’ da olduğunun deliline bakalım.

İsra suresi 78nci Ayet: “Namazı, güneşin zevalinden[1*] gecenin ğasakına[2*] kadar, bir de şafak ışıklarının kümeleştiği sırada[3*]sürekli ve tam kıl. Şafak ışıklardaki kümeleşme gözle görülür.” 
[1*] batı tarafına yönelmesinden

[2* ] Gecenin ğasakı, gecenin karanlığı anlamına geldiği gibi soğuk vakti anlamına da gelir. (Lisan’ul-arab). Bulunduğumuz yerden Güneş ışınlarının tamamen çekilmesi, günün en serin vaktinin başlaması demektir. Beyaz gecelerin yaşanmadığı yerlerde Güneşin ufka uzaklığı en az 18 derece olur ve ufukta herhangi bir aydınlık kalmaz. Beyaz gecelerin yaşandığı yerlerde de, Güneş ortada olmasına rağmen gece serinliği iyice hissedilmeye başlar.

Abdullah b. Ömer’e Şafak sorulunca “beyazlığın gitmesi”; ğasak sorulunca da, “kızıllığın gitmesi”dir, demiş (Ebû Dâvûd,Salât 6). Bu, yerinde bir tespittir. Çünkü batı ufkunda oluşan kızıl ve beyaz ışık kuşaklarından beyaz kuşak kızıla karışınca yatsı vakti girer. Bu ince tabaka, başlangıçta bir kubbe gibi olur sonra tamamen kaybolur. Ufuktan Güneş ışınları çekilip en zayıf yıldızlar ortay çıkınca yatsı vakti çıkmış, gecenin ortası diye de tanımlanan ğasak başlamış olur.

[3*] Kur'ân, karaa قرأ fiilinin mastarı olan kur’ القُرْء veya kar’ القَرْء’dan türetilmiştir; kök anlamı toplamadır[Lisanu’l-Arab, قَرْء mad]. Mastar olarak kullanıldığı gibi makrû’ (مقروء) = bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. Kuran el fecri (قُرْاٰنَ الْفَجْر) doğuda, seher vakti aydınlığı ile Güneşin doğması arasında kümeleşen şafak ışıklar demektir. Yoğunlaşma görüntüsünü açıklayan âyet şudur: “(Ramazan’da) Fecrin (şafağın) olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için.” (Bakara 2/187)

Bu ayete göre namaz vakitlerinin üç değişmez özelliği vardır:

Güneşin zevali yani tepe noktasından batıya kaymasıdır. Bu, dünyanın her yerinde ve her mevsimde kolaylıkla tespit edilebilir. Bu sırada öğlen namazının vakti girer.

Gecenin ğasakı: Güneş ışınları tamamen çekilince hem hava kararır hem de günün en soğuk vakti başlar. Beyaz gecelerin yaşandığı yerlerde karanlık olmaz ama havadaki soğuma kendini iyice hissedilmeye başlar.

Kuran el fecr.

Bu üç değişmez özellik, her mevsimde ve dünyanın her yerinde gözlemlenebildiği için Sıvalbard’da, Güneş ufkun bir hayli üstünde iken bile gözlenebilmiştir.


Âyette Güneşin sadece meridyen geçişinden söz edilmiştir. Eğer Güneşin doğuşu, batışı ve gecenin karanlığı ifadeleri kullanılsaydı kutup bölgesinde namaz ve oruç vakitlerini tespit imkansızlaşırdı.

Hud Suresi 114ncü Ayet: “Gündüzün iki bölümünde[1*] ve gecenin gündüze yakın zamanlarında[2*] namaz kıl. Çünkü iyilikler (namazlar), kabahatleri kötülükleri giderir. Bu, aklını başına alacaklar için bir hatırlatmadır.” [1*] Öğle ve ikindide [2*] Arapçada çoğul en az 3’tür.Dolayısıyla gece namazı en az üçtür. Akşam, yatsı ve sabah namazları.

Rum Suresi 17nci Ayet: “Akşama girdiğinizde ve sabaha çıkarken Allah’a kulluk edin.”

Rum Suresi 18cni Ayet: “Göklerde ve yerde, yaptığını güzel yapmak Allah’a mahsustur. İkindi ve öğle vaktinde de kulluk edin.” 

Taha Suresi 130ncu Ayet: “Onlar ne derlerse desinler, sen sabret. Güneşin doğuşundan önce, batmasında önce ve gecenin bölümlerinde[*1] her şeyi güzel yaptığından dolayı Rabbine ibadet et. Gündüzün bölümlerinde [*2] de ibadet et; belki memnun kalırsın.” [*] Gecenin bölümleri وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ  ifadesinde "bölümler" diye anlam verdiğimiz ânâ = kelimesi çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçtür. Kur’an’a göre güneşin batımından doğumuna kadar olan süre gece olduğu için gecenin en az üç bölümünün olduğu anlaşılır. Güneşin batımından gök kubbenin tamamen kararması(yıldız gölmelerinin başlangıcı olan güneşin -18 dereceye ulaşması) arasında geçen birinci dilim içinde akşam ve yatsı namazları ve bunlara bağlı nafileler kılınır. Gök kubbenin aydınlanmaya başladığı sırada seher vakti girer. Sabah ışıklarının ufukta kümeleşip kümeleri birbirinden ayıran siyah ve bayaz ışıkların bir iplik gibi üst üste gelmesi sırasında imsak ve sabah namazı vakti girer. Güneş doğunca gece biter. Bu iki bölüm simetrik ve hemen hemen eşit uzunluktadır. birinci bölümde akşam ve yatsı namazları, üçüncü bölümün ikinci kısmında sabah namazı kılınır.

Bu ikisinin arası da gecenin en uzun bölümü olan gece yarısıdır. Bu vakitte güneş ışınlarının etkisi tamamen kaybolduğu için beyaz gecelerin yaşandığı yerlerde havanın iyice soğuduğu, diğer yerlerde de karanlığın en yoğun olduğu bölümdür..Bu bölüm ile seher vaktinde gece namazı kılınır. 

[*2]“Bölümler” diye tercüme ettiğimiz “etraf = اَطْرَافَ” kelimesi “taraf = طرف”ın çoğuludur. Arapçada çoğul, en az üçü ve daha fazlasını gösterdiğinden gündüzün ilk bölümü, güneşin doğmasından zeval vaktine kadar olur. İkinci bölümü öğle namazının, üçüncü bölümü de ikindi namazının vakti olur. Âyet, “ سَبِّحْ = kuluk et” emriyle başladığı, “namaz kıl” diye açık bir emir içermediği için bu ayette yapılması istenen ibadet nafile namazlar olur. Ebu Hureyre’nin şöyle dediği bildirilmiştir:

“Dostum Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bana üç şey vasiyet etti: Her ay üç gün oruç tutmak, iki rekat kuşluk (duhâ) namazı ve uyumadan vitir kılmam [ Buhârî, Teheccüd 35; Muslim, Müsâfirîn 85 – (721)]”

Aslında bu ayetlere eklenecek ayetler bile var, ancak burada ayetler ile toplam’ da 5 vakit namaz ortaya çıkmaktadır. Daha fazla izaha da gerek yoktur.

Hz.Adem’ den Hz.Muhammed (sav) e kadar 5 vakit olduğu deliline bakalım.

Beyyine Suresi 1nci ayetinden 3ncü ayetine: “Ehl-i kitaptan (inandıkları ilahi kitabı iyi bilenlerden) kafir olanlar ile müşrikler, kendilerine o beyyine gelinceye kadar çözülecek değillerdir. Beyyine, Allah’ın elçisidir, tertemiz sayfalar okur[*]. Onlarda da dosdoğru hükümler bulunur.” [*] Allah’ın Kitabını anlayan ve içine bir şey katmadan tebliğ eden her insan bu kapsama girer. Yani Allah’ın ayetleri, Allah’ın kitapları okunmadan o toplumda çözülme olmayacaktır. Allah’ın kitaplarını okuduğunuz zaman tıpkı bir çamaşır suyunu kirin üzerine dökmek gibi kirin çözüleceği gibi o toplumdaki yanlış inançlarda çözülmeye başlamıştır. Özellikle batıl inançlar çözülecektir. Bugün bizim toplumumuzda olduğu gibi. Eğer ki bizler Kur’an-ı Kerim’i gerçek ve tek rehber olarak elimize alır, okur ve uygularsak bizlerde de çözülme yaşanacaktır. Ne mutlu ki bunu etrafımda görmeye başladım, inşallah bu giderek yayılır.

Beyyine Suresi 4ncü ayeti: “Kendilerine kitap verilenler de o beyyine (o kitap) gelinceye kadar bölünüp parçalanmazlar[*].” [*] “İnsanlar tek bir topluluktu; Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah düzenine uyanı doğruya yöneltir.” (Bakara 2/213). Yahudiler ve Hıristiyanlar ne zaman parçalandılar? Tabii ki Kur’an-ı Kerim geldiği zaman oldu. Peki bu kitap onlara ne emrediyordu?

Beyyine Suresi 5nci ayeti: “Onlara sadece şu emir verilir: Dine bir şey katıştırmadan[1*] yalnız Allah’a kulluk edin; namazı özenle sürekli kılın ve zekâtı verin. İşte doğru din[2*] budur.” [1*] Allah’tan başkasının söz ve hükümleri katılmış din, Allah’ın dini olamaz. Bu yüzden Allah Teâlâ, Kur’an’ın, kendi koyduğu kurallar dışında açıklanmasını en ağır suç, kendini Allah’ın yerine koyma suçu saymıştır. (Hûd 11/1-2) [2*] Bu ayette belirtilen dosdoğru din, üçüncü ayette belirtilen sayfalardaki dindir. Bu ayette Sadece Allah’ın dinini tatbik etmelerini, Kilisenin ve ya Havranın dinini tatbik etmemelerini söylemiştir. Ve şu namazı kılmaları emredilmiştir, zekat vermelerini istemiştir. Buradaki ayette genel hüküm verilmiştir. Yani ilk peygamberden son peygambere kadar bilinen ve bilinmeyen tüm peygamberlere Allah’ın dininin tatbik edilmesini, sadece Allah’ a kul olunmasını, namazı kılıp zekatı verilmesi emredilmiştir. Çünkü Ey Muhammed diye bahsetmiyor bu 4 ve 5nci ayet grubunda. Burada genel kurallar verilmiştir.

Örneğin Taha Suresi 14ncü ayette Allah Hz.Musa’ya: “Ben!Evet ben Allah’ım; benden başka ilah yoktur. Sen, bana kulluk et ve benim zikrim[*] için (âyetlerimi kafana yerleştirmek için) düzgün ve sürekli kıl.” [*] Zikir Arapça’da ‘doğru bilgi’ anlamına gelir. Allah'ın indirdiği bütün kitaplar, O'nun doğru bilgisinden oluştuğundan Zikir, onların ortak adıdır. (Enbiya 21/24) Allah bütün varlıkları da o bilgiyle yarattığı için onlardan elde edilen bilgi de zikirdir.

“Namazı benim zikrim için kıl.” buyurmasından anlaşılacağı üzere her namaz Allah’ın kitabını ve yarattığı şeylerin değerini kavramak için kılınır. Allah Teâlâ, yarattığı ayetlerle ilgili olarak şöyle buyurulur: 

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peşpeşe gelmesinde, sağlam duruşlu olanlar için göstergeler vardır.

Onlar (namaz kılarken); ayakta, oturarak ve yanları üstünde Allah’ı zikreder (anlayarak Kur'ân okur, dua eder) göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Derler ki: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, sana içten boyun eğeriz, bizi o ateşin azabından koru!

Rabbimiz! Sen kimi o ateşe sokarsan rezil edersin. Yanlışlar içinde kalanların yardımcıları olmaz.

Rabbimiz! Bize çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötü işlerimizi ört. Ruhumuzu iyilerin yanına al.

Rabbimiz! Elçilerin aracılığı ile söz verdiğin her şeyi bize ver. Kıyamet günü bizi rezil etme. Sen sözünden dönmezsin."

Rableri (Sahipleri) dualarını kabul eder ve şöyle der: "Erkek olsun, kadın olsun, sizden kim iyi bir çaba gösterirse çabasını boşa çıkarmam. Biriniz, diğerinden olmasınız. Hele hicret eden, yurdundan çıkarılan, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve o yolda öldürülenler var ya; onların da kötü işlerini örter, katımdan bir ödül olarak içinden ırmaklar akan bahçelere sokarım." Güzel karşılık Allah katındadır." (Al-i İmran 3/190-195)

Zikir, zeka ile yapılan bir eylemdir. Zeka çalışmak için kelimeleri kullanır. Dolayısıyla Allah’ın emrine uygun şekilde namaz kılabilmek için ya okuduğumuz dua ve ayetlerin Türkçe anlamlarını çok iyi bilmeli ya da Türkçe dua ve ayetlerle namazı kılmalıyız. Aksi takdirde namazı Allah’ın zikri için kılmak mümkün olmaz.

Lokman Suresi 17nci ayet: “Oğulcuğum! Namazı kıl, marufu emret, kötülüğe engel ol; başına gelene de sabret(göğüs ger). İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir”

Şura 42/13'te yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur; “Allah Nuh’a ne emretmişse onu, sizin için bu dinin kuralı (şeriat)[*] yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: “Bu dini ayakta tutun ve birbirinizden ayrı düşmeyin.” Senin çağırdığın şey müşriklere ağır gelir. Allah, bu dini tercih edeni kendi tarafına (yoluna) seçer ve O’na yöneleni doğruya yönlendirir.” 

[*] “Biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen nebilere nasıl vahyettiysek sana da öyle vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyetmiş, Davud'a ise Zebur# vermiştik. “ (Nisa 4/163)


Din fıtrattır (Rum 30/30). Adem’den Nuh’a kadar olan dönemde farklı din ve tabiat kanunlarının (fıtratın), Nuh’tan bugüne ise mevcut din ve tabiat kanunlarının geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar, ibadetler, Allah’a karşı görev ve sorumluluklar, ortalama insan ömrü, hastalıklara karşı direnç, atmosferin kalınlığı ve oksijen miktarı gibi çok çeşitli kanunlar olabilir. Nuh Tufanı, ilimde buzul çağının sona ermesi olarak bilinmektedir. Buzul çağı ile şimdiki dönem arasındaki bu fıtrat ve din farklılığı insanların yaşam kurallarının (şeriatının) değişmesi sonucunu doğurmuştur. 

Bize verilen emir de bizden önce gönderilmiş tüm Nebilere de gönderilen emir “Şu Namazı Kıl”. Yani Hz. Musa’ ın (as) kıldığı namaz ne ise, Hz. Nuh’ un (as) kıldığı namaz ne ise, Hz. Adem’ in (as) kıldığı namaz ne ise, son peygamberimizin kıldığı namaz da odur. Cebrail (as) Nebimiz (sav) iki gün namaz kıldırmıştır ve sonunda namaz vakitlerini göstermek için “İşte bunlar senin ve senden önceki peygamberlerin namaz vakitleridir.” Namazlar bu vakitler arasında icra edilmiştir. Yani aslında bu açıklama ile de güya Miraç’ ta Peygamber efendim Allah-u Teala ile namaz pazarlığı yaparak namazı 50 vakitten 5 vakte indirdiğini de çürütmüş olmaktayız. Miraç olayı olmuştur, hem de birkaç defa olmuştur, ancak anlatıldığı gibi bedenen değil ruhen olmuştur ve orada bir pazarlık söz konusu olmamıştır. Kur’an-ı Kerim bunu açık, seçik ve sarih olarak bunu bize anlatmaktadır. Diğer rivayetler Kur’an ile çelişiyorsa Nebimizin söylediği söz olamaz. Nebimiz Kur’an’ ın dışında hiçbir lafız söylememiştir, çünkü Kur’an’ a kimse aykırı olamaz.

Son olarak Salât direkt olarak Namaz anlamına gelmese de Kur’an-ı Kerimde “Akimussalate” ne anlama gelmektedir, “Yukimunessalate” ne anlama gelmektedir, Tekbir ne anlama gelmektedir, “Subhaneke” ne anlama gelmektedir, Fatiha ne anlama geliyor, “rüku” ne demek, “secde” ne demek, “teşehhüd” ne demek oluyor? 14 küsur asırdır Müslüman alemi boşu boşuna mı yatıp kalkıp bu saydıklarımız ile bu vakitlerde ibadet ediyor? Müslümanlardan önce ta Adem as zamanına kadar namaz kılmış insanlar da mı boşuna yapmış? Namazın olmadığı nasıl iddia edilebilir ki? Namazın her detayı bile Kur’an da bulabilirsiniz. Resulün örnekliği neye yarar? Ayetler geldiği zaman Nebimiz dik durup ayakta gözlerini kapatarak dua mı yaptığını zannediyorsunuz? “Rüku edenler ile birlikte rüku’ ya var” ayetine mahzar olur Müslüman dediğin. “Secdeye kapan, Allah’a yakın ol” ayetine mahzar olur Müslüman dediğin. Kulun rabbine en yakın olduğu an secde anıdır Müslüman için. Rabbimiz bu ayetleri de mi boşuna indirdi? 5 Vakit namaz Kur’an’ da emredilmiş dini bir durumdur.

Nebimiz buyurmuştur ki: “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız öyle kılın” Yine peygamber efendimizin ağzından dökülen Subhaneke duasını bile parça parça Kur’an-ı Kerim’ de olduğu da bilinmektedir. “Sübhânekellâhümme” Yunus suresinde, “vebihamdike” Nasr suresinde, “vetebarekesmüke” Rahman suresinde, “vetaalaceddüke” Cin suresinde, “velailahegayruke” A’raf suresindedir. Bu güzel sözler ile Peygamber efendimiz yine yapılması güzel olan namazın başında söylenen güzel bir dua olarak yerleştirmiştir.

Namaz bireyin ve kulun Allah’ın ve Yaratıcısının huzurunda esas duruşudur, bu duruş sadece namaz kıldığı esas duruşu değildir, her iki namazın arasındaki duruşunu da ayarlaması gereken bir duruştur. Namaz geçmişe dair bir beyan geleceğe dair bir söz veriştir. Namaz adamı Adam yapandır. Allah’ın huzurunda günde beş defa “Yarabbi senin emirlerine amadeyim, istediğini yaptım ve yapmaya devam etmeye de kararlıyım” söz verişinin adıdır. Namaz Allah ile buluşmanın adıdır. Namaz kul ile Allah’ın arasına başkasını sokmayacağı muhteşem bir ibadettir, ki Fatiha’ da “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” deriz.

Namazın olmadığını söylemek bu anlattıklarımız sonunda çöktüğüne eminiz. En son yine Kur’an-ı Kerim’den bir mesaj ile bitirmek istiyorum. Ankebut Suresi 45nci Ayet: “Bu Kitap’tan sana vahyedilen her şeyi anlayarak oku ve namazı tam kıl. Namaz her çeşit fuhuşu ve kötülüğü engeller. Allah’ın zikri (Kitabı) en önemlisidir. Allah, yaptığınız her işi bilir.” Selam ile…

Tolga KARAGÖZ

Güncelleme 12 Temmuz 2018

KİTAB-I MUKADDES YARDIMI İLE PAVLUS’ U TANIMAK

İlkyazımı uzun zamandır aklımda olup ancak henüz yazıya dökmediğim, Hıristiyanlığın kurulmasında büyük ve hatta en önemli figürü Pavlus hakkında bir yazı yazmaktı. Analizvakti.com sitesini kurup çalışmalara başlayınca ilkyazımın Pavlus ile başlaması ile Hıristiyanların dikkatini bundan sonraki yazılarımıza çekeceğini varsayarak; bu ilk bilgilendirme ile bunun sınırlı kalmayacağının önemli bir belirtisi olacağıdır.

Hırıstiyanlığın mucidi ve bu dinin temelini atan en önemli kişisidir. Çünkü Hıristiyan toplumun tarihini anlatan, kendi inanç bilgilerini İncil yazarlarından da yıllarca evvel açıklayarak belgeleyen, Pavlus’ un ateşli mektuplarıdır. Bugün bu mektuplar Hıristiyanlığın temel kaynağını oluşturmaktadır. Kendisi Hz.İsa’ yı hiç görmediği halde onun elçisi (havarisi) unvanını da alan tek insandır.

Pavlus ile ilgili olarak sayfalarca yazı yazabiliriz, ancak bunu yapmaktansa en iyisi biz Kitab-ı Mukaddes olarak anılan kitaba başvurarak bir karşılaştırma serisi ile gerçekleri gözler önüne sermek istiyoruz. Gerçekleri gözler önüne sürmek burada yetersiz kalacaktır. Gönül gözlerinizi de açarak, anlayarak, tekrar tekrar okuyarak aşağıdaki Kutsal metinleri okuyarak hakikate ulaşabilirsiniz. Hepinize iyi serüvenler…

Hz.İsa Matta’ ya Göre İncil’ de şöyle dedi: 5nci Bölüm 17-19 Bab’ ları “17 Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. 18 Size doğrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak. 19 Bu nedenle, bu buyrukların en küçüğünden birini kim çiğner ve başkalarına öyle öğretirse, Göklerin Egemenliği’nde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliği’nde büyük sayılacak.”

Buna göre bizim dikkate ve nazara alacağımız kısım Kutsal Yasa yani Eski Ahit’i dikkate alarak yasalara uymamızdır. Dünya’ dan Ahrete kadar bu yasanın geçerli olacağının da konfirmesidir.

Eski ahitten bunun için birkaç örneğe bakalım;

Zinanın Cezası: Yasanın Tekrarı 22:22 “Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek. İsrail’den kötülüğü atacaksınız.

Sünnet: Yaratılış 17:10-12 “11 Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek. 11 Sünnet olmalısınız. Sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak. 12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu.

Put Edinmeme: Mısırdan Çıkış 20:4-5 4 “Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. 5 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

Günah Babadan Oğla Geçmez: Yasanın Tekrarı 24:16 “Ne babalar çocuklarının günahından ötürü öldürülecek, ne de çocuklar babalarının. Herkes kendi günahı için öldürülecek.

Domuz Yeme: Yasanın Tekrarı 14:8 “Domuz çatal tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız.”

Şabat Gününe Sadık Kal: Mısırdan Çıkış 31:16 “İsrailliler, sonsuza dek sürecek bir antlaşma gereği olarak, Şabat Günü’nü kuşaklar boyu kutlamaya özen gösterecekler.”

Levililerin Kahinliği (İmamlığı): Mısırdan Çıkış 40:15 “Bana kâhinlik etmeleri için babaları gibi onları da meshet. Bu mesh onların kuşaklar boyu sürekli kâhin olmalarını sağlayacak.”

Hz.İsa Matta’ ya Göre İncil’de 5:19’ da “Bu nedenle, bu buyrukların en küçüğünden birini kim çiğner ve başkalarına öyle öğretirse, Göklerin Egemenliği’nde en küçük sayılacak…” demiştir. En Küçük diye çevrilen kısmın İngilizcesi Least’ dir. Grekçe’ de “Elechistos” tan çevrilmiştir. Bunun da Latincesi Pauxillus’ dur. Latincenin kısa formu da Paulus’ tur. Bunu Grekçe yazmak isterseniz Paulos olarak yazmalısınız. Türkçesi de Pavlus’ tur. Şimdi Pavlus’ a bakalım kendi ismi ile nasıl oynuyor?

1 Korintliler 15:9’ da “Ben elçilerin en önemsiziyim. Tanrı’nın kilisesine zulmettiğim için elçi olarak anılmaya bile layık değilim.” En önemsiziyim kısmı İngilizce Kutsal kitaplarda yukarıdaki anlattığım gibi Least kelimesinin tercümesidir.

Jamieson – Fausset – Brown Kutsal Kitabı Açıklamalarında bu babın sonunda bir not eklenmiş ve Least kelimesinin Latince isim olarak Pavlus olduğu yazmaktadır.

Farrar, The Life and Work of St.Paul (E.P. Dutton, 1880) sayfa 200’ de ki kitabında Pavlus’ un isminin anlamını vermektedir. Orijinal İngilizce metni “Paulus, a contraction of Pauxillus, means least” Yani size yaptığımız açıklamanın aynısını E.P.Dutton’ da bildirmiştir.

Evet, Pavlus’ un adı önemsiz ve küçük anlamındadır.

1 Korintliler 15:9’ da “Ben elçilerin en önemsiziyim. Tanrı’nın kilisesine zulmettiğim için elçi olarak anılmaya bile layık değilim.”

Şimdiyse Pavlus’ un Kutsal Yasa ile olan ilişkisine bir göz atalım… Yine kendi yazılarıyla, Kutsal Kitaptan…

Romalılar 7:6 “ Şimdiyse biz, daha önce tutsağı olduğumuz Yasa karşısında öldüğümüz için Yasa’dan özgür kılındık. Sonuç olarak, yazılı yasanın eski yolunda değil, Ruh’un yeni yolunda kulluk ediyoruz.”

Romalılar 7:21 “Bundan şu kuralı çıkarıyorum: Ben iyi olanı yapmak isterken, karşımda hep kötülük vardır.”

Galatyalılar 3:12 Yasa imana dayalı değildir. Tersine, “Yasa’nın gereklerini yapan, onlar sayesinde yaşayacaktır.”

Romalılar 5:20 “Kutsal Yasa suç çoğalsın diye araya girdi; ama günahın çoğaldığı yerde Tanrı’nın lütfu daha da çoğaldı.”

Galatyalılar 3:13 “Mesih bizim için lanetlenerek bizi Yasa’nın lanetinden kurtardı.”

Eski Ahit ile Pavlus’ un Yazılarını Karşılaştıralım

Yasa Derki Yaratılış 17:10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.”

Pavlus Derki Galatyalılar 5:2 “Bakın, ben Pavlus size diyorum ki, sünnet olursanız Mesih’in size hiç yararı olmaz.”

Yasa Derki Hezekiel 18:20 “Ölecek olan günah işleyen kişidir. Oğul babasının suçundan sorumlu tutulamaz, baba da oğlunun suçundan sorumlu tutulamaz. Doğru kişi doğruluğunun, kötü kişi kötülüğünün karşılığını alacaktır.”

Pavlus Derki Romalılar 5:19 “Çünkü bir adamın söz dinlemezliği yüzünden nasıl birçoğu günahkâr kılındıysa, bir adamın söz dinlemesiyle birçoğu da doğru kılınacaktır.”

Yasa Derki Yasanın Tekrarı 27:26 “‘Bu yasanın sözlerine uymayan ve onları onaylamayana lanet olsun!’ “Bütün halk, ‘Amin!’ diyecek.””

Pavlus Derki İbraniler 7:18 “Önceki buyruk, zayıflığı ve yararsızlığı nedeniyle geçersiz kılındı.”

Şimdi Allah’ın ve Peygamberinin en büyük düşmanının kim olduğunu görebiliyor musunuz? En Küçük ve Önemsiz “Least” denilen?

PAVLUS

Hiçbir zaman Hz.İsa ile buluşmadı, tanışmadı. Hz.İsa’ nın en büyük düşmanıdır, sadece Hz.İsa’ yı ruh halinde gördüğünü varsayarak insanlara anlatmıştır. Bu zamandan ölünceye kadar güya Hz.İsa’ nın mesajını insanlara anlatmaya çalışmıştır.

Eski ahit ve Yeni ahit kitapları tek bir kitap halinde sunulmaktadır. Kitabın Hz.Musa’ ya atfedilen bölümü 5 Kitap ve 125,139 kelimden oluşur, Üzeyir’ e atfedilen bölümü 3 Kitap 43,618 kelimeden oluşur, İncil Yazarlarından havari olmayan ve Pavlus’ la da bir ara takılan Luka 2 kitap 37,932 kelimeden oluşan kitap yazdığı varsayılmaktadır, Yeremya 2 Kitap ve 35,306 kelimden oluşur, Pavlus ise 13 kitap ve 32,408 kelimden oluşur. Sadece bu 5 yazar ile Kitabı Mukaddesin %45’ ine tekabül etmektedir. Ayrıca Yeni Ahitte İncillerden önce ilk kitap yazan Pavlus’ tur ve yazılacak olan İncilleri etkilemiştir…

Yazdığı Kitaplar

Pavlus toplamda 13 kitap yazmıştır, bunlardan ilkini güya Hz.İsa’ nın çarmıha gerilip öldüğü ve tekrar dirilip göğe çekildiği tarih kabul edilen MS 30’ da 18 sene sonra yazmıştır. İlk Kitap 48 ila 53 yılları arasında Galatyalılar Kitabını Antakya ve Korint’ te bulunduğu sırada, 51 yılında 1nci Selanikliler Kitabını yine Korint’ te bulunduğu sırada, 51-52 yıllarında 2nci Selanikliler Kitabını yine Korint’ te bulunduğu sırada, 55 yılında 1nci Korintliler Kitabını Efes’ teyken ve 2nci Korintliler Kitabını Makedonya’ dayken, 57 yılında Romalılar Kitabını Korintteyken, 60 Yılında Roma’ dayken Efesliler, Koloseli’ ler ve Filimonlular Kitaplarını yazmıştır, 61 Yılında Filipeliler Kitabını Roma’dayken, 63 ve 65 yılları arasında Makedonyada bulunduğu sırada 1nci Timoteos ve Titus Kitaplarını yazmıştır ve en son 67-68 yıllarında Romadayken 2nci Timoteos kitaplarını yazmıştır.

Romalılar 3:7’ de “ Ama Tanrı’nın her zaman doğruyu söylediği benim yalanımla yüceliği için daha açık şekilde ortaya çıkmışsa, ben niçin yine bir günahkâr olarak yargılanıyorum?” benim yalanımla diyen kim di? Pavlus…

Ferisi olan Pavlus:

Elçilerin İşleri 23:6’ da “Oradakilerden bir bölümünün Saduki, öbürlerinin de Ferisi mezhebinden olduğunu anlayan Pavlus, Yüksek Kurul’a şöyle seslendi: “Kardeşler, ben özbeöz Ferisi’ yim. Ölülerin dirileceği umudunu beslediğim için yargılanmaktayım”

Hz.İsa’ nın Ferisiler için genellemesi:

Luka’ ya Göre İncil 11:39 “Rab ona şöyle dedi: “Siz Ferisiler, bardağın ve tabağın dışını temizlersiniz, ama içiniz açgözlülük ve kötülükle doludur”

Hz.İsa Ferisileri anlatmaya devam ediyor:

Matta’ ya Göre İncil 16:11 “Ben size, ‘Ferisiler’in ve Sadukiler’in mayasından kaçının’ derken, ekmekten söz etmediğimi nasıl olur da anlamazsınız?””

Ayrıca şu pasajlara da göz atmamız gerekmektedir.

Matta’ ya Göre İncil’ de 5:17 Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.

Efesliler 2:15 “Çünkü Mesih’in kendisi barışımızdır. Kutsal Yasa’yı, buyrukları ve kurallarıyla birlikte etkisiz kılarak iki topluluğu birleştirdi,…”

Matta’ ya Göre İncil’ de 5:19 Bu nedenle, bu buyrukların en küçüğünden birini kim çiğner ve başkalarına öyle öğretirse, Göklerin Egemenliği’nde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliği’nde büyük sayılacak.”

Romalılar 10:4 Oysa her iman edenin aklanması için Mesih, Kutsal Yasa’nın sonudur.

Matta’ ya Göre İncil’ de 19:17 İsa, “Bana neden iyilik hakkında soru soruyorsun?” dedi. “İyi olan yalnız biri var (Allah). Sonsuz Yaşama kavuşmak istiyorsan, O (Allah)’ın buyruklarını yerine getir.”

Romalılar 3:20 Bu nedenle Yasa’nın gereklerini yapmakla hiç kimse Tanrı katında aklanmayacaktır. Çünkü Yasa sayesinde günahın bilincine varılır.

Kurtuluş Hakkında Hz.İsa Ne Diyor?

Matta’ ya Göre İncil’ de 25:31-46 31  “İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak. 32 Ulusların hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, insanları birbirinden ayıracak. 33 Koyunları sağına, keçileri soluna alacak. 34 “O zaman Kral, sağındaki kişilere, ‘Sizler, Babam’ın kutsadıkları, gelin!’ diyecek. ‘Dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan egemenliği miras alın! 35 Çünkü acıkmıştım, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız. 36 Çıplaktım, beni giydirdiniz; hastaydım, benimle ilgilendiniz; zindandaydım, yanıma geldiniz.’ 37 “O vakit doğru kişiler O’na şu karşılığı verecek: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç görüp doyurduk, susuz görüp su verdik? 38 Ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık, ya da çıplak görüp giydirdik? 39 Seni ne zaman hasta ya da zindanda görüp yanına geldik?’ 40 “Kral da onları şöyle yanıtlayacak: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz.’ 41 “Sonra solundakilere şöyle diyecek: ‘Ey lanetliler, çekilin önümden! İblis’le melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe gidin! 42-43 Çünkü acıkmıştım, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle ilgilenmediniz.’44 “O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab, seni ne zaman aç, susuz, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de yardım etmedik?’ 45 “Kral da onlara şu yanıtı verecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, mademki bu en basit kardeşlerimden biri için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz.’ 46 “Bunlar sonsuz azaba, doğrular ise sonsuz yaşama gidecekler.”

Luka’ ya Göre İncil’ de 10:25-37 25 Bir Kutsal Yasa uzmanı İsa’yı denemek amacıyla gelip şöyle dedi: “Öğretmenim, sonsuz yaşamı miras almak için ne yapmalıyım?” 26 İsa ona, “Kutsal Yasa’da ne yazılmıştır?” diye sordu. “Orada ne okuyorsun?” 27 Adam şöyle karşılık verdi: “Tanrın Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün gücünle ve bütün aklınla seveceksin. Komşunu da kendin gibi seveceksin.” 28 İsa ona, “Doğru yanıt verdin” dedi. “Bunu yap ve yaşayacaksın.” 29 Oysa adam kendini haklı çıkarmak isteyerek İsa’ya, “Peki, komşum kim?” dedi. 30 İsa şöyle yanıt verdi: “Adamın biri Yeruşalim’den Eriha’ya inerken haydutların eline düştü. Onu soyup dövdüler, yarı ölü bırakıp gittiler. 31 Bir rastlantı olarak o yoldan bir kâhin geçiyordu. Adamı görünce yolun öbür yanından geçip gitti. 32 Bir Levili de oraya varıp adamı görünce aynı şekilde geçip gitti. 33 O yoldan geçen bir Samiriyeli ise adamın bulunduğu yere gelip onu görünce, yüreği sızladı. 34 Adamın yanına gitti, yaralarının üzerine yağla şarap dökerek sardı. Sonra adamı kendi hayvanına bindirip hana götürdü, onunla ilgilendi. 35 Ertesi gün iki dinar çıkararak hancıya verdi. ‘Ona iyi bak’ dedi, ‘Bundan fazla ne harcarsan, dönüşümde sana öderim.’ 36 “Sence bu üç kişiden hangisi haydutlar arasına düşen adama komşu gibi davrandı?” 37 Yasa uzmanı, “Ona acıyıp yardım eden” dedi. İsa, “Git, sen de öyle yap” dedi.

Kurtuluş Hakkında Pavlus Ne Diyor?

Romalılar 3:27-28 27 Öyleyse neyle övünebiliriz? Hiçbir şeyle! Hangi ilkeye dayanarak? Yasa’yı yerine getirme ilkesine mi? Hayır, iman ilkesine. 28 Çünkü insanın, Yasa’nın gereklerini yaparak değil, iman ederek aklandığı kanısındayız.

II Timoteos 1:9-10 Tanrı bizi yaptıklarımıza göre değil, kendi amacına ve lütfuna göre kurtarıp kutsal bir yaşama çağırdı. Bu lütuf bize zamanın başlangıcından önce Mesih İsa’da bağışlanmış, şimdi de O’nun gelişiyle açığa çıkarılmıştır. Kurtarıcımız Mesih İsa ölümü etkisiz kılmış, yaşamı ve ölümsüzlüğü Müjde aracılığıyla ışığa çıkarmıştır.

Efesliler 2:8-9 8 İman yoluyla, lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı’nın armağanıdır. 9 Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir.

Galatyalılar 2:16 Yine de insanın Kutsal Yasa’nın gereklerini yaparak değil, İsa Mesih’e iman ederek aklandığını biliyoruz. Bunun için biz de Yasa’nın gereklerini yaparak değil, Mesih’e iman ederek aklanalım diye Mesih İsa’ya iman ettik. Çünkü hiç kimse Yasa’nın gereklerini yaparak aklanmaz.

Titus 3:4-6 Ama Kurtarıcımız Tanrı iyiliğini ve insana olan sevgisini açıkça göstererek bizi kurtardı. Bunu doğrulukla yaptığımız işlerden dolayı değil, kendi merhametiyle, yeniden doğuş yıkamasıyla ve Kurtarıcımız İsa Mesih aracılığıyla üzerimize bol bol döktüğü Kutsal Ruh’un yenilemesiyle yaptı.

Kul Olmak Hakkında Hz.İsa Ne Diyor?

Matta’ ya Göre İncil’ de 20:27 Aranızda birinci olmak isteyen, ötekilerin kulu olsun.

Matta’ ya Göre İncil’ de 23:11 Aranızda en üstün olan, ötekilerin hizmetkârı olsun

Markos’ a Göre İncil’ de 9:35 İsa oturup Onikiler’i yanına çağırdı. Onlara şöyle dedi: “Birinci olmak isteyen en sonuncu olsun, herkesin hizmetkârı olsun.”

Markos’ a Göre İncil’ de 10:44 Aranızda birinci olmak isteyen, hepinizin kulu olsun.

Kulluk Hakkında Pavlus Ne Diyor?

Efesliler 6:5 Ey köleler, dünyadaki efendilerinizin sözünü Mesih’in sözünü dinler gibi saygı ve korkuyla, saf yürekle dinleyin.

Titus 2:9-10 9 Köleleri, her konuda efendilerine bağımlı olmaya özendir. Efendilerini hoşnut etsinler. Ters yanıt vermeden, 10 hırsızlık yapmadan, tümüyle güvenilir olduklarını göstersinler. Böylece Kurtarıcımız Tanrı’yla ilgili öğretiyi her yönden çekici kılsınlar.

Kadınlarla Hakkında Hz.İsa Ne Diyor?

Luka’ ya Göre İncil’ de 8:2-3 Kötü ruhlardan ve hastalıklardan kurtulan bazı kadınlar, içinden yedi cin çıkmış olan Mecdelli denilen Meryem, Hirodes’in kâhyası Kuza’nın karısı Yohanna, Suzanna ve daha birçokları İsa’yla birlikte dolaşıyordu. Bunlar, kendi olanaklarıyla İsa’ya ve öğrencilerine yardım ediyorlardı.

Luka’ ya Göre İncil’ de 10:38-42 38  İsa, öğrencileriyle birlikte yola devam edip bir köye girdi. Marta adında bir kadın İsa’yı evinde konuk etti. 39 Marta’nın Meryem adındaki kızkardeşi, Rab’bin ayakları dibine oturmuş O’nun konuşmasını dinliyordu. 40 Marta ise işlerinin çokluğundan ötürü telaş içindeydi. İsa’nın yanına gelerek, “Ya Rab” dedi, “Kardeşimin beni hizmet işlerinde yalnız bırakmasına aldırmıyor musun? Ona söyle de bana yardım etsin.” 41 Rab ona şu karşılığı verdi: “Marta, Marta, sen çok şey için kaygılanıp telaşlanıyorsun. 42 Oysa gerekli olan tek bir şey vardır. Meryem iyi olanı seçti ve bu kendisinden alınmayacak.”

Kadınlarla Hakkında Pavlus Ne Diyor?

1 Korintliler 11:6 Kadın başını açarsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün.

1 Korintliler 14:35-36 35 Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır. 36 Tanrı’nın sözü sizden mi kaynaklandı, ya da yalnız size mi ulaştı?

1 Timoteos 2:12 Kadının öğretmesine, erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum; sakin olsun.

Titus 2:4-5 Öyle ki genç kadınları, kocalarını ve çocuklarını seven, sağduyulu, temiz yürekli, iyi birer ev kadını ve kocalarına bağımlı olmak üzere eğitebilsinler. O zaman Tanrı’nın sözü kötülenmez.

Sadece elimizdeki Kitab-ı Mukaddese bakarak aslında bu görünen Hıristiyanlığın ortaya çarpık halde çıkmasına sebep olan kişi Pavlus’ tur. Bunu hala devam ettiren Allah’ ın kulları bu araştırmayı yapmalılar.

Tolga KARAGÖZ

www.analizvakti.com sitesinden alınmıştır.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Kösem Sultan - Haseki Mâh-Peyker Kösem Valide Sultan

Kösem Sultan - Haseki Mâh-Peyker Kösem Valide Sultan

Doğum: 1590, Tinos, Yunanistan (Aslen bir Papaz' ın kızıdır)
Ölüm: 3 Eylül 1651, İstanbul (Perde kordonuyla boğularak)
Eşi: I. Ahmed (e. ?–1617)
Çocukları: İbrahim, IV. Murad, Fatma Sultan, Şehzade Kasım, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan, Şehzade Süleyman
Gerçek Adı: Nastasya
Lakabı: Kösem (Padişah bunu takmıştır. Anlamı Koyun sürüsünün önünde herkesi bir yere sürükleyen en zeki, en becerikli hayvana verilen isimdir.)

Hayatı

IV. Murad ve Sultan İbrâhim’in annesi, vâlide sultan.

Hayatının ilk yılları hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Saraya ne zaman ve nasıl alındığı, ailesinin kimliği bilinmemekle beraber Ortodoks bir papazın kızı olduğu, muhtemelen Bosna taraflarından getirildiği ileri sürülür. Kaynaklarda Kösem adıyla birlikte Mahpeyker adı da geçer. Haremde asıl adının Mahpeyker olduğu, daha çok tanındığı Kösem’in ise lakap olarak kendisine verildiği anlaşılmaktadır. Kösem lakabını Mahpeyker adının anlamından da hareketle pürüzsüz, güzel bir cildi bulunmasından dolayı almış olması kuvvetli bir ihtimaldir. Ayrıca Kösem adının “koyun sürüsü önünde giden koç” mânasına geldiği ve bu bakımdan onun liderlik vasfına işaret ettiği de belirtilir.

Öldürüldüğü sırada altmış iki yaşında olduğu rivayet edildiğine göre 1589’da doğduğu söylenebilir. Saraya geldiğinde güzelliğiyle I. Ahmed’in dikkatini çekmiş ve onun en önde gelen hasekisi olmuştur. Oğlu Murad’ı (IV.) 1021’de (1612) dünyaya getirdiğine göre Kösem’in saraya geliş yılının en geç 1018-1019 (1609-1610) yılları olması gerekir. 1024’te (1615) İbrâhim’in ve ardından Kasım’ın doğumu ile sarayda giderek ön plana çıkmaya başlayan Kösem Sultan’ın I. Ahmed’in ölümcül humma hastalığına tutulması üzerine oğullarına saltanatı hazırlama yolunda çeşitli faaliyetlere giriştiği, bunu sağlamak için I. Ahmed’in vefatından sonra onun Mahfirûz Hatice Sultan’dan doğma oğlu Osman’ın yerine III. Mehmed’in oğlu ve I. Ahmed’in kardeşi Mustafa’yı tahta çıkarttığı, böylece saltanat sisteminde önemli bir değişikliğe yol açmış olduğu ileri sürülür. Kösem Sultan’ın bu olaylardaki rolü hakkında kesin bilgi bulunmamakla birlikte saray çevrelerinde ve kamuoyunda büyük tepkilere yol açan kardeş katli uygulamasının sona erişinde oğullarını koruma amaçlı da olsa nisbî bir payı olduğu açıktır.

Kösem Sultan, I. Mustafa’nın iki saltanatı ile II. Osman’ın padişahlığı döneminde Eski Saray’da altı yıl kadar ikamet etti. Oğlu IV. Murad’ın tahta çıkışı (14 Zilkade 1032 / 9 Eylül 1623) ona arzuladığı gücü sağladı, Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na özel bir törenle gelip vâlide sultan oldu. Murad’ın henüz on iki yaşında bulunması devletin idaresinde onu söz sahibi yaptı. Bu yıllarda yeniçerilere cülûs bahşişi dağıtılması problemi yanında Bağdat’ın elden çıkması, eyaletlerdeki itaatsizlikler, Abaza Mehmed Paşa’nın isyanı, Kazak eş-kıyasının boğaza kadar sokulması, Kırım’daki huzursuzlukların çözüme kavuşturulması gibi konularda devlet erkânıyla birlikte çalıştı. Sultan Murad da annesinin yanında devlet işlerini öğreniyor, idareyi devralmayı planlıyordu. Kösem Sultan ise yetkilerini oğluna bırakmak niyetinde değildi. Fakat Sadrazam Hüsrev Paşa’nın azledilmesinin ardından taşrada ve İstanbul’da gelişen olaylar, Topal Receb Paşa’nın sadâreti elde ederek giriştiği çeşitli manevralar, onun gücünün kırılması ve bizzat idareyi IV. Murad’ın almasıyla sonuçlandı (1041/1631-32). Ancak yine de IV. Murad annesinin sözünü dinliyor ve ondan bütünüyle kopamıyordu.

Nitekim Bursa seyahati sırasında IV. Murad’ın, hakkında bazı şikâyetler bulunan İznik kadısını idam ettirmesi neticesinde ulemâ arasında ortaya çıkan tepkiler üzerine Şeyhülislâm Ahîzâde Hüseyin Efendi, Kösem Sultan’a bir tezkire göndererek oğlunu uyarmasını rica etmiş, ayrıca padişahın tahttan indirilme söylentilerini de ona bildirmiş, Kösem Sultan bütün bu gelişmeleri hemen oğluna iletmişti. Bu ihbar üzerine padişah İstanbul’a gelip hadiseyi hiç soruşturmadan şeyhülislâmı idam ettirdi. Bu olay dolayısıyla oğlunun güvenini kazandığı anlaşılan Kösem Sultan, IV. Murad’ın Revan seferinden başarıyla dönüşünün ardından ayrı anneden kardeşleri olan Bayezid ve Süleyman’ı (Rebîülevvel 1045 / Ağustos 1635), Bağdat Seferi’ne çıkmadan bir süre önce de öz kardeşi Kasım’ı (Şevval 1047 / Şubat 1638) öldürtmesine engel olamadı. Fakat diğer oğlu İbrâhim’i âciz ve zavallı gibi göstererek kurtardığı gibi onun saltanatın tek vârisi olarak tahta çıkmasını da sağladı.

Sultan İbrâhim’in cülûsu Kösem Sultan’ı yeniden eski gücüne kavuşturdu. İbrâhim’in zihnî problemleri onun sorumluluğunu arttırmıştı. Kösem’in ilk işi, Osmanlı tahtının son bulmasını önlemek için İbrâhim’in bir erkek evlât sahibi olmasını sağlayacak tedbirlere yönelmek oldu. Padişaha sunulan câriyeler ve gözdelerin sayısındaki artış önemli ölçüde harcamalara yol açmış, bu kadınlarla birlikte musahipler ve nedimler de devlet işlerine karışmaya başlamıştı. Öte yandan Sultan İbrâhim artan ruhî sıkıntılarının da etkisiyle annesini dinlemez oldu. Hatta gözdelerinin de tesiriyle onu saraydan uzaklaştırdı, İskender Çelebi Bahçesi’nde ikamete mecbur etti. Bir rivayete göre İbrâhim annesini Rodos’a sürmek istemişti.

Bu arada Kösem Sultan’ın IV. Murad’ın kızı Kaya Sultan’ı Silâhdar Mustafa Paşa ile evlendirmek istemesi, Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa ile arasının açılmasına sebep oldu. Çünkü Kara Mustafa Paşa, Silâhdar Mustafa Paşa’yı rakip olarak görüyordu. Kemankeş’in hazinede yapmak istediği ıslahat bazı şikâyetlere yol açmış ve kendisine yeni düşmanlar kazandırmıştı. Sadrazamın yıpranması Kösem Sultan’ın işine geliyordu. Kemankeş’in sonunu hazırlayan bu hadiselerden sonra Sultan İbrâhim’de samur ve amber merakı başladı. Kösem Sultan bu yüzden İbrâhim’in musahibesi Şekerpâre Hatun’u saraydan çıkarmak için büyük gayret sarfetti.

Padişahın çılgınca talepleri gün geçtikçe artıyordu. Kösem dahi bunca yıllık tecrübesine rağmen hayatından endişeliydi. Devlet erkânı ve Yeniçeri Ocağı ileri gelenleri padişahın tahttan indirilmesinin zaruret haline geldiği hususunda fikir birliği içindeydi. Sadrazam Sofu Mehmed Paşa ve Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi gibi devlet adamları bu iş için vâlide sultanın rızâsının alınması gerektiğini biliyorlardı. Gelişmeler üzerine saraya dönen Kösem Sultan’a bir heyet gönderilerek hal‘ kararı kendisine tebliğ edildi. Kösem Sultan’ın rızâ göstermesi üzerine başta şeyhülislâm olmak üzere Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, Hanefî Mehmed Efendi ve Muslihuddin Ağa ile diğer bazı devlet erkânından oluşan heyet saraya geldi. Bunlar güçlü deliller ileri sürerek Kösem Sultan’ı razı etmeye çalıştılar. Kösem Sultan önce rızâ göstermeyip direndi. Ardından çaresiz kalmış gibi görünerek torunu Mehmed’i hazırlamak üzere harekete geçti (DİA, XXI, 279-280). Bir müddet sonra da torunuyla dönerek cülûs gerçekleşti (8 Ağustos 1648). Bu hal‘ ve cülûsta Kösem Sultan’ın etkili bir rolü olduğunda devrin kaynakları birleşmektedir. Hatta Sultan İbrâhim’in daha sonra kapatıldığı odasında boğdurulmasında onun parmağı olduğu da belirtilir (Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, s. 15-17).

Kösem Sultan için İbrâhim’in saltanatı pek tatmin edici geçmemişti. Zira vâlide sultanlık yetkilerini istediği gibi kullanamamış, Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın idamıyla (1644) başlayan saraydaki huzursuzluklar yüzünden zaman zaman endişeli günler geçirmişti. Torununun yedi yaşında olması, annesi Hatice Turhan Sultan’ın genç ve tecrübesiz bulunması sebebiyle iktidarın kendisinde kalmasını tabii karşılıyordu. Hâlbuki geleneğe göre büyük vâlidenin Eski Saray’a gidip köşesine çekilmesi, Turhan Sultan’ın yetkileri kullanması usuldendi. Kösem Sultan cülûstan sonra böyle görünmüşse de onun samimi olmadığı kısa zamanda anlaşıldı.

IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında Kösem Sultan, Yeniçeri Ocağı’na dayanarak devlet işlerine müdahale etmeyi sürdürdü. Bu müdahaleler dolayısıyla Sofu Mehmed Paşa sadâretten azledilerek yerine yeniçeri ağası Kara Murad Paşa getirildi. Murad Paşa’nın sadâretinde diğer ağalarla baş gösteren geçimsizlik ve Kösem Sultan’ın her konuyu Bektaş Ağa ile konuşması sıkıntılara sebep oldu. Öte yandan Turhan Sultan da padişah annesi olarak devlet işlerine müdahaleye başladı. O da saray ağalarına dayanıp bir denge kurmayı başarmıştı. Bu karışık ortamda Kara Murad Paşa fazla dayanamayarak istifa etti. Yeni sadrazam Melek Ahmed Paşa’nın bütçe açığını kapatmak için aldığı tedbirler İstanbul’da esnaf ve halkın ayaklanmasına sebep oldu. Saraya yürüyen halk ağaların idamını talep etti. Buna yanaşmayan Kösem Sultan halka rağmen ağaları korudu, yine düzenin ağalar sayesinde ayakta kalabildiğini düşünüyordu. Böylece Kösem Sultan’ın ağalar nezdinde itibarı artmış, Turhan Sultan karşısında güçlenmişti. Yıldızı parlamaya başlayan Köprülü Mehmed Paşa da Kösem Sultan’ı destekleyenlerin safına katıldı. Diğer taraftan Turhan Sultan saray ağalarıyla gizliden gizliye büyük vâlide aleyhinde çalışmalarını yürütüyordu (Naîmâ, V, 106 vd.).

Bu sırada yanındaki kuvvetlerle İstanbul’a doğru ilerleyen âsi reisi İpşir Mustafa Paşa, Kösem Sultan ile ocak ağaları için tehlike arz ediyordu. Bunun üzerine Kösem Sultan ve ekibi, ellerini çabuk tutup padişahı tahttan indirmeye ve Turhan Sultan’ı ortadan kaldırmaya karar verdiler. Tahta, safdil bir kadın olan Dilâşûb Sultan’dan doğma Mehmed’in kardeşi Süleyman’ı çıkarmayı planladılar. Böylece büyük vâlide rahat bir şekilde hâkimiyetini devam ettirebilecekti. Kösem Sultan, ocak ağalarına gizlice mektuplar göndererek Turhan Sultan taraftarı dört harem ağasının öldürülmesine yardımcı olmalarını istedi (Kâtib Çelebi, II, 376). Kararlaştırılan gece ağalar, adamları ile birlikte gizlice saraya inip Turhan Sultan ile adamlarını bertaraf ettikten sonra IV. Mehmed’e de zehirli şerbet içirilecekti. Ancak iki vâlide ile de temasta bulunan Melekî Kadın, Turhan Sultan’ı uyarınca durum Kösem aleyhine döndü. Turhan Sultan Kösem’i öldürtmek üzere faaliyete geçti. Bu iş için Başlala Uzun Süleyman Ağa’yı görevlendirdi. Süleyman Ağa ve adamları Kösem Sultan’ı Harem’deki odaların birinde dolap üzerinde bulup öldürdüler (16-17 Ramazan 1061 / 2-3 Eylül 1651). Karışıklığı haber alıp saraya gelen Kösem taraftarı Sadrazam Siyavuş Paşa durumu anlayıp uzaklaştı. Kösem Sultan’ın cenazesi Eski Saray’a götürüldü, gerekli işlemler yapılarak Sultan Ahmed Camii hazîresindeki zevci I. Ahmed’in yanına defnedildi (Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, s. 118-119).

Kösem Sultan’ın feci âkıbeti devlet işlerine müdahaleleri eksik olmayan ocak ağalarının da sonu oldu. Sadrazam Siyavuş Paşa aldığı tedbirlerle bu işi çabuklaştırdı. Kösem’in ölümünden sonra Uzun Süleyman Ağa’nın itibar kazanması üzerine onun da nüfuzunu kırmaya çalıştı. Kösem Sultan’ın hizmetinde bulunan kızlar Eski Saray’a nakledildi. Vâlidenin malından her birine 10.000’er akçe para ile ikişer sandık eşya verilerek uygun kimselerle evlendirildi.

Kaynaklarda “vâlide-i muazzama, koca vâlide, ümmü’l-mü’minîn, sâhibetü’l-makām, mehd-i ulyâ, vâlide-i atîka, vâlide-i kebîre” olarak da anılan Kösem Sultan (Kâtib Çelebi, II, 367, 376; Vecîhî Hasan, vr. 44b; Naîmâ, IV, 276, 290, 315, 450; V, 108), IV. Murad ile Sultan İbrâhim döneminde ve IV. Mehmed devri başlarında saray hayatında ön plana çıkmış, birçok hadisenin müsebbibi olarak kaynaklarda itham edilmiştir. Bununla beraber saltanat makamının karşı karşıya kaldığı türlü badirelerin iyi veya kötü atlatılmasında pay sahibi olarak bir devre damgasını vurmuştur.

Çağdaş tarihçi Şârihulmenârzâde’den naklen Naîmâ (Târih, V, 112) Kösem Sultan’ın gelirinin çok olduğuna temas ederek Menemen, Zile, Gazze, Kilis ve İzdin’de haslarının bulunduğunu, bunlardan yılda 250.000 riyal gelir toplandığını belirtir. Karaçelebizâde ise bu miktarı 300.000 kuruş göstererek onun zenginliğini ifade etmiştir. Livadya ve köylerinden, ayrıca İstanbul, Galata ve Üsküdar’da sonradan gelip yerleşen halktan toplanan vergilerden gelirleri de vardı (BA, Muhasebe Evkaf Defteri, nr. 5493). Terekesinden 2700 adet kıymetli şal çıkmıştır. Vakfettiği Büyük Vâlide Hanı’nda sakladığı yirmi sandık filorini ve mücevheratı devlet hazinesine aktarılmıştır. Kösem Sultan’ın bu gelirleri cömertçe dağıttığı bilinmektedir. Hatta bizzat hapishanelere gider, borçluların borçlarını ödeyerek onları kurtarırdı. Onun “sâdât ulûfesi” adıyla tesis ettiği hayır işinden 200 fakir yararlanıyordu. Hizmetindeki kızları bir müddet çalıştırdıktan sonra çeyizini düzüp uygun kimselerle evlendirirdi. İnşa ettirdiği hayır eserlerinin başında 1640’ta tamamlanan Üsküdar’daki Çinili Cami gelir. Bu camiye ilâve olarak mektep, çeşme, dârülhadis, çifte hamam, 1623’te tamamlanan Anadolukavağı Mescidi, Çinili Cami civarında çeşme, Şehremini’nde çeşme, Yenikapı’da çeşme, 1645’te tamamlanan Beşiktaş’ta çeşme, sûfiye ricâlinden Abdülmecid Şeyhî Efendi’nin Eyüp’teki türbesi hayratı arasında bulunmaktadır. Kösem Sultan hac yolundaki hacıların su ihtiyacının mümkün mertebe giderilmesi, Haremeyn’de fakirlere yardım edilmesi ve burada Kur’an okutulması için de bir vakıf tesis etmiştir. Bu vakıf 6000 sikke-i haseneye bâliğ olup nâzırı Dârüssaâde ağası idi. Kösem, İstanbul’da Çakmakçılar Yokuşu’nda yüksek bir kulesi bulunan Büyük Vâlide Hanı’nı da inşa ettirmiştir. Vâlide Sultan’ın Eğriboz, Midilli ve Kıbrıs dahil bazı yerlerde daha vakıfları vardı. Hayatı, yerli ve yabancı yazarlarca kaleme alınmış, çoğu gerçek dışı olaylarla dolu, tarihî romanlara da konu olmuştur.

BİBLİYOGRAFYA:

TSMA, nr. E. 1118; nr. E. 5222/2 (IV. Murad’ın Kösem Sultan’a verdiği mülknâme); nr. D. 3831 (İskenderun’daki hasları defteri); BA, Muhasebe Evkaf Defteri, nr. 5493; Kâtib Çelebi, Fezleke, II, 38, 160, 220, 309, 367, 376; Solakzâde, Târih, TSMK, III. Ahmed, nr. 3078, vr. 462a-b, 476b-477a; Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, Zeyl-i Ravzatü’l-ebrâr (haz. Nevzat Kaya, doktora tezi, 1990), İÜ Ed. Fak. Genel Kitaplık, nr. TE 81, s. 3-5,12-18, 32, 33, 41, 70, 73, 91, 99, 100, 103, 104, 105, 113, 115, 118-119, 120, 123, 124, 162-163; Mehmed Halîfe, Târîh-i Gılmânî, İstanbul 1340, s. 21-22; Vecîhî Hasan, Târih, İÜ Ktp., TY, nr. 2543, vr. 29b, 32b, 44b, 45a; Rycaut, Histoire de l’état présent de l’Empire ottoman (trc. Briot), Paris 1670, IV. bl.; Naîmâ, Târih, II, 262; III, 67 vd., 183, 290, 426; IV, 222, 276, 290, 314-315, 317, 318, 319, 322, 395, 415, 418, 450; V, 11, 15, 29, 48, 70, 101, 102, 106-121, 134, 137, 150, 154, 155, 164, 229, 336, 338, 341; VI, 407; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, I, 215-216, 218; II, 183, 184-186; a.mlf., Mecmûa-i Tevârîh (haz. Fahri Ç. Derin - Vâhid Çabuk), İstanbul 1985, s. 235, 282; Hammer (Atâ Bey), VIII, 186; IX, 9, 71, 92, 103, 104, 129, 173, 264, 287, 291, 295, 306, 309; X, 5-7, 24, 97, 101, 104, 105, 109, 124, 131, 134, 142, 144-146, 152, 157, 158, 163-169, 171, 178-201; Mehmed Râif, Mir’ât-ı İstanbul, İstanbul 1314, s. 130-131; Ahmed Refik [Altınay], Kadınlar Saltanatı, İstanbul 1332/1923, II-IV, tür.yer.; a.mlf., Samur Devri, İstanbul 1927, tür.yer.; İbrahim Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri, İstanbul 1943-45, I, 23, 74, 78; II, 266; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III/1, bk. İndeks; III/2, s. 401, 553, 588; a.mlf., Saray Teşkilâtı, s. 48, 93, 96, 141, 156, 157; Danişmend, Kronoloji, III, 257, 263, 266, 270, 301, 302, 325, 354, 409, 412, 416, 417; R. Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul (trc. Mehmet Ali Kılıçbay - Enver Özcan), Ankara 1990, I, 78-79, 102, 234; M. Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara 1992, s. 47, 48-49, 50, 57, 58, 60, 62; a.mlf., Harem, Ankara 2001, II, 33, 35, 42, 49, 56, 62, 63, 65, 87, 92, 122; L. P. Peirce, Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar (trc. Ayşe Berktay), İstanbul 1996, tür.yer.; İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul 1998, s. 69-76; Mücteba İlgürel, “Kösem Sultan’ın Bir Vakfiyesi”, TD, sy. 21 (1966), s. 83-94; M. Cavid Baysun, “Kösem Sultan”, İA, VI, 915-923; a.mlf., “Murad IV”, a.e., VIII, 625-647; a.mlf., “Kösem Wālide”, EI² (İng.), V, 272-273; Feridun Emecen, “İbrâhim”, DİA, XXI, 279-280.

Kendi çocuğunun öldürülmesinde başroldedir. Ama binlerce kişiyi doyuran, borçluları hapisten kurtaran da odur. Kösem Sultan’ı, onun soyundan gelen hanedan üyeleri dâhil herkes yargılar ama bunu yaparken dikkatli olmalı

Osmanlı tarihinin en ilginç portrelerinden biridir ve hiç şüphesiz Harem’de kadın hâkimiyetinin sembolü haline getirilmiştir. Kösem’in uzun hayatı ve iktidarı tarihçi Ahmet Refik’in “Kadınlar Saltanatı” adlı çok okunan ve vakayinamelere dayanan çekici üsluplu kitabından sonra Osmanlı tarihçiliği için bir genelleme haline getirilmiştir. Başka yazılan eserlere kimse fazla dikkat etmemektedir.

Kösem Sultan’ın nerede doğduğu ve hangi aileden geldiği tartışılıyor. Hanedanda mavi kanlı prenseslerin gelin gelme âdeti terk edildiğinden beri bu bir ortak yöndür. Padişahı cezbeden genç ve zeki kızların köken kayıtları titizlikle tutulmuş değildir, doğrusu kimse de fazla ilgilenmez. Hürrem için Galiçyalı papaz kızı deniyor. Başka iddia da ileri sürülebilir.

Alımlı ve zekiydi, buluğ çağındaki I. Ahmed’i etkiledi

Asıl olan bu gelen zeki ve güzel kızın Harem’de alacağı eğitim, Müslümanlığı benimsemesi ve Türk dilini kullanmasıdır. Türkçe öğrenemeyen bir kadının, ne valide sultanı ne de oğlu padişahı etkilemesi mümkün değildir. Kaldı ki Osmanlı hareminde okuma-yazma düzeyi fevkalade yüksektir. Çok kabiliyetsizlerin dışında göze batan ve padişahın etrafında olanların veya dışarıda iyi adaylarla evlendirilenlerin (çırak edilenlerin) ümmi olmamaları düşünülemez.

Kösem Sultan da Bosnalı veya Yunan adalarından gelmiştir denir; papazın kızı diyenler de var. Belli değildir; alımlı ve zeki olduğu açık. Adeta çocuk padişah denecek buluğ çağındaki  I. Ahmed’i etkiledi. Kendisi de çok gençti.  I. Ahmed Osmanlı tarihinin tasavvuf ve din kültürüne hakkıyla sahip padişahlarındandır. Yaşından beklenilmeyecek ölçüde devlet işlerine aklı eren, bilge bir kişilikti. Kösem böyle bir genci etkileyebilmiştir. İkisinin aşkını tarihçi Reşad Ekrem’den başka tasvir edecek bir kalem çıkmadı.

Çiftin tasavvufla olan yakın ilgileri o dönemin meşhur mutasavvıfı, dergâhı bugünkü gibi Üsküdar’da bulunan şeyh Aziz Mahmud Hüdai’nin feyz ve irşadına yönelmelerini sağladı. İstanbul’un ilginç bir dönemiydi, genç padişah Sultanahmet Camii’ni yaptırdı. Tatlı yıllar çabuk bitti; genç padişahın ölümüyle evvela hakikaten deli olan I. Mustafa, ardından tarihimizin talihsiz reformatörü II. Osman’ın (Genç) taht yılları boyunca genç dul Kösem Mahpeyker Bayezid’deki eski saraya kapandı, daha doğrusu kapatıldı.

Kanlı bir isyan ve ardından I. Mustafa’nın ikinci kere ha’l edilmesiyle Kösem’in oğlu Murad tahta çıktı. Padişah güçlü kuvvetliydi, zekiydi, yetenekliydi ama çocuktu. Kösem ise henüz 30’unda bir valide sultan olarak Topkapı Sarayı’na avdet etti. Sıkıntılı yıllarında muhtemelen bir daha eski saraya dönmemeye yemin etmişti. Üç kıtadaki devletin her köşesinde anarşi ve isyan vardı. Merkez bürokrasisi ise askeri kanatla birlikte çıkar gruplarına ayrılmıştı. Kösem yapabileceğinin en doğrusunu yaptı, askeri elde tuttu.

Murad 20 yaşında aslan kesildi, yarattığı terör herkesi sindirdi

Genç padişah ise yeniçerilerin ayaklanmalarında bizar olmuştu. Hele bu ayaklanmalar sırasında en sevdiği devlet adamları ve nedimleri onlar tarafından paralanmıştı. 20 yaşına erince birden aslan kesildi. Yarattığı terör herkesi sindirdi. Bu terör havası içinde Anadolu isyanları bastırıldı, İranlıların eline düşen Bağdat ve Irak kıtası yeniden fethedildi, gene onların elinde olan Revan yani Ermenistan da imparatorluğa katıldı. Genç mareşal 28 yaşında ölene kadar anasını bir köşeye iteledi ve devlet işlerine karıştırtmadı.

Kösem iktidarın tadına varmıştı, daha doğrusu iktidarsız yaşayamayacağını anlamıştı, oğlu Sultan İbrahim’in Harem’e kapanması işine geldi ama deli denen padişah hiç de deli değildi; bir müddet sonra bazı devlet adamlarının telkiniyle Kösem gene geri plana itildi ve nihayet İbrahim’in ha’l edilmesi sırasında en meşum rolü oynadı. Onu hapsettikleri hücrenin kapısına vurulan kilide kurşun akıttırdı, bir daha açılmasın diye. Katline fetva verilişini seyretti.

Bu idama kadar olaylar nasıl gelişti? Değerlendirmesini yapmak çok zor. Kösem Sultan’ı yargılayanlar sadece sıradan insanlar veya tarihçiler değildir, onun soyundan yürüyen hanedanın üyeleri de vardır. Oysa bu gibi olayları değerlendirmek ve nedenini aramak bir cemiyeti ve zamanı kaleme almak için kaçınılmazdır.

O ölünce İstanbul’da 10 bin kişi aç kaldı

Kösem torunu IV. Mehmed’in çocuk yaşta padişah olması üzerine bu sefer büyük valide unvanını aldı. Kendini tehlikede gördü, çocuk padişaha karşı tertiplenen iki suikast teşebbüsünde de parmağı olduğu söylendi ve bir saray ayaklanmasında boğuldu. Tarihte ilk defa olarak bizzat Harem’in içine kadar giren bir zülüflü baltacı Kuşçu Mehmet onu bir yüklük dolabında bulup kement ile boğmuştu.

İktidar Hatice Tarhan Sultan’ındı. Tarhan Sultan saray hayatındaki köşesine çekileceği Eminönü’ndeki Yeni Cami gibi hayır eserlerini yaptıracağı bir dönemin özlemiyle birkaç sadrazamı denedikten sonra Köprülü Mehmet Paşa’yı buldu. Paşa okuma yazma bilmezdi, yeniçerilikten gelmeydi ama devlet işlerinden çok iyi anladığı görüldü. Acımazsızca düzeni sağladı. Bu restorasyonun düzenli sonuçları II. Viyana Kuşatması’na yani 1683 felaketine kadar devam etti. Osmanlı tarihinde Çandarlılardan sonra bir Köprülüler vezir ailesi döneminden bahsedilir.

1651 yılının 3 Eylül’ünde Kösem Sultan’ın boğulduğu gecenin gününde İstanbul’da
10 bin kişinin aç kaldığı söylenir. Kurduğu imaretler şehrin fukarasını besliyordu, fakir kızları o besliyor ve evlendirip çeyizlerini düzüyordu, hapishanelerdeki borçluları o kurtarıyordu. Halk Kösem’in yok edilişine çok üzüldü. Geriye Üsküdar’da Çinili Cami denen mütevazı ve güzel külliyesi, şehrin merkezindeki Valide Hanı gibi muhteşem eserler kaldı. “Kadınlar Saltanatı” denen döneminin de ömrü bu kadardır.

Kadın tesiri abartılıyor

Aşağı yukarı her milletin tarihinde iktidara karışan hükümdar yakınları, hatta bizzat iktidarı kullananlar vardır. Rusya tarihinde Naibe Sofya, Fransa tarihinde Katrin de Medici, Roma tarihinde Livia ve Agrippina gibi... Kösem Sultan üstelik devlet çocuk padişahlara kaldığı zaman, resmen naibe-i saltanat olduğu için bu hâkimiyeti ele geçirmiş sayılır. Bir bakıma yeniçeriler ve tüm kapıkulu ocaklarıyla cömert ödemelere dayalı etkili bir ilişki kurduğu için sınırlarda İran ve Avusturya’nın, içeride de Celali isyanlarının karışıklıklar yarattığı bir dönemde çocuk padişahların yaratacağı mahzurları bu yolla önlemiş sayılabilir.

Kendisinden sonra gelini, Sultan İbrahim’in de hasekisi olan Hatice Tarhan Sultan devlet üzerindeki naibelik sıfatını ve onun getireceği iktidarı kudretli sadrazamlara devretmeyi tercih etmiş ve Köprülü Mehmet Paşa’nın sadareti ile bu gayesine ulaşınca kenara çekilmiştir. Bundan sonra Osmanlı tarihinde kadın tesiri önemli bir politik etken sayılmamalıdır.

Kösem’den evvel hanedanın büyükannesi sayılan (zira hanedan soyca Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan’ın çocuklarından yürümüştür) Hürrem Sultan’ın etkisinden söz edilir. Olaylarda Hürrem’in padişah üzerindeki siyasi etkisi tarihçiler tarafından abartılmaktadır. Ümmühan Sultan ve Safiye Sultan gibi 16. yüzyılın ünlü sultanlarından ise siyasi iktidar sahipleri olarak değil, daha çok adam kayırmacılık ve rüşvet mekanizmasından söz etmek mümkündür.

Kadınlar saltanatı

Kadınlar saltanatı (Osmanlıca: قادينلر سلطنتي), Osmanlı İmparatorluğu'nda Haseki Sultan'ların veya Valide Sultan'ların (hatta Mihrimah Sultan örneğinde görüldüğü gibi, bir padişah kızının) devlet yönetimine müdahale ettikleri, hatta zaman zaman bizzat devleti yönettikleri dönem olarak bilinir[1]. Dönem büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama dönemine denk gelir. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaşlılık döneminde 1540 civarı başlamış, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam oluşuna kadar devam etmiştir[2].

İçindekiler

1 Kavramın anlamı
2 Osmanlı tarihinin kadın sultanları
3 Kadınlar saltanatının güçlü sultanları
3.1 Hürrem Sultanın saltanatı (1534-1558)
3.2 Mihrimah Sultanın saltanatı (1558-1578)
3.3 Nurbanu Sultanın saltanatı (1578-1583)
3.4 Safiye Sultanın saltanatı (1583-1604)
3.5 Kösem Sultanın saltanatı (1623-1651)
3.6 Turhan Sultanın saltanatı (1651-1656)
4 Dönemin sona ermesinin nedenleri
5 Ayrıca bakınız
6 Kaynaklar
7 Diğer kaynaklar

Kavramın anlamı

Kadınlar saltanatı kavramının ilk olarak Osmanlı tarihçisi Ahmet Refik Altınay tarafından 1916 yılında aynı ad altında yayınlanmış kitabında kullanıldığını görüyoruz[3]. Leslie Pierce İngilizce aslını 1993 yılında yayınladığı Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar adlı kitabında Kadınlar Saltanatı kavramını benimsemekte, ancak bu konuda birçok yanlış anlaşılmaların mevcut olduğuna işaret etmektedir[4]. Bu yanlış anlaşılmalardan biri, kökleri çok eskilere dayanan bir inanç olup, devlet yönetimine kadınların karışmasının Osmanlı Devleti'ne zarar verdiği düşüncesidir. Leslie Pierce, kitabında şeyhülislam Sunullah Efendi'nin daha 1599 yılında kadınların devlet işlerine karışmasından şikâyetçi olduğunu yazar. O zamandan beri giderek Osmanlı İmparatorluğu'nun Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra başlayan duraklama ve gerileme süreçlerine kadınların devlet işlerine karışmasının neden olduğu görüşü yaygınlaşmış ve kadınlar saltanatı dönemi halk ve tarihçiler arasında olumsuz bir şekilde algılanmaya başlamıştır. Ancak kadınlar saltanatının 1656 yılında sona ermesine karşılık Osmanlı Devleti'nin çöküşünün yavaşlamadığı, tam tersine hız kazandığı da gerçektir. Nitekim Leslie Pierce ve İlber Ortaylı dâhil birçok Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti'nin asıl zayıflama döneminin 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması'nın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra başladığına inanmakta[1], dolayısıyla kadınlar saltanatının Osmanlı Devleti'nin çökmesinden sorumlu tutulamayacağına işaret etmektedirler.

Günümüzde kadınlar saltanatı (ya da batı dillerinde bilinen biçimiyle Sultanate of Women veya Reign of Women) kavramı tarihçiler tarafından 1550-1656 yılları arasındaki bu dönemi, kadınların Osmanlı Devleti'ni bizzat yönettikleri anlamında olmasa bile, kadınların diğer dönemlere kıyasla Osmanlı devlet yönetiminde daha fazla bir güce sahip olduğu bir dönem anlamında kullanılmaktadır. Zaman zaman bu güç mutlak bir güce yaklaşmış ancak hiçbir zaman Rusya İmparatorluğu'ndaki II.Katerina veya Britanya İmparatorluğu'ndaki I. Elizabeth gibi resmi bir nitelik kazanmamıştır.

Osmanlı tarihinin kadın sultanları

Bütün dünya monarşilerde olduğu gibi Osmanlı Devleti'nde de hanedan üyesi kadınlar her zaman için hükümdarın devlet yönetimde aldığı kararları etkilemekten geri kalmamışlardır. Ancak Osmanlı Devleti'nin diğer monarşilerden farkı, padişahların eşlerini cariyeler arasından seçmeleri ve resmi nikâh yapmaktan kaçınmalarıydı[5]. Bu kural özellikle yükselme döneminde yerleşmiş, padişah eşlerinin ve ailelerinin, padişahı etkilemesini önlemeleri amacıyla getirilmişti.

Kanuni Sultan Süleyman ilk defa Hürrem Sultan'la resmi nikâh yaparak bu kuralı bozmuş ve kadınlar saltanatının yolunu açmıştır. Kadınlar saltanatı, böylece Haseki Sultan'ın yani padişahın en gözde eşinin güç kazandığı bir dönem olarak başlamış, Nurbanu Sultan ve Safiye Sultan dönemlerinde güç Haseki Sultan'dan Valide Sultan'a yani padişahın annesine geçmiştir. İki padişahın (IV. Murat ve İbrahim) annesi olan ve torunu IV. Mehmet'in hükümdarlığında dahi gücünü koruyan Kösem Sultan'ın dönemi, kadınlar saltanatının zirveye ulaştığı dönem olarak kabul edilir. Özellikle oğullarının ve torununun küçük yaşta olduğu dönemlerde naiplik görevini üstlenerek devleti bizzat yönetmiştir. Ancak kadınlar saltanatı zirveye ulaştıktan kısa bir süre sonra Kösem Sultan'ın öldürülmesiyle sona ermiş, dönemin Valide Sultanı Turhan Sultan eline geçirdiği gücü kullanmayarak geri plana çekilmeye karar vermiş, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasını destekleyerek bilinçli bir kararla yönetimi diğer devlet adamlarına bırakmıştır[6].

Kadınlar saltanatının sona ermesi kadınların Osmanlı Devleti'nin yönetimi üzerindeki etkilerinin tamamen sona erdiği anlamına gelmez. Valide Sultanlık Osmanlı Devleti'nin son yıllarına kadar önemini korumuş olan önemli bir kurumdur. Valide Sultanlar her zaman için padişah olan oğullarını devlet işlerinde etkilemeye devam etmişler, ayrıca cami, hastane inşaatı, hayır işleri konusunda büyük bir bütçeye ve karar yetkisine sahip olmuşlardır. Örneğin son dönem Valide Sultanlarından Bezmialem Sultan ve Pertevniyal Sultan devletin birçok mimari projelerinin arkasında yer almışlardır. Ancak kadınlar saltanatı dönemine kıyasla aradaki fark, Kösem Sultan'dan sonraki Valide Sultan'ların iç ve dış siyaset konularına doğrudan doğruya karışmaktan sakınmış olmalarıdır.

Kadınlar saltanatının güçlü sultanları

Haseki Hürrem Sultan

Hürrem Sultanın saltanatı (1534-1558)

Hürrem Sultan Osmanlı tarihinde bir padişahla resmi nikâhla evlenmiş ilk Haseki Sultan (padişahın en gözde eşi) olma özelliğini taşımaktadır. Bu evlilik Kanuni Sultan Süleyman'ın daha önceki nikâhsız eşi olan Mahidevran Sultan'ın etkisinin azalmasına neden olmuştur. Ancak Mahidevran Sultan yeniçeriler tarafından çok sevilen ve geleceğin padişahı gözüyle bakılan Şehzade Mustafa'nın annesi olarak hala müstakbel Valide Sultan durumundaydı. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı olan İbrahim Paşa da padişaha kardeş kadar yakın ve güçlü bir devlet adamıydı. İbrahim Paşa'nın 1536 yılında, Şehzade Mustafa'nın ise 1553 yılında [7] Kanuni'nin emriyle öldürülmelerinden sonra Hürrem Sultan büyük bir güç kazandı. Birçok tarihçi Kanuni’nin 1553 yılında Şehzade Mustafa’yı öldürtmesini Hürrem Sultan’ın etkisine bağlarlar.[8] Bu sayede Hürrem Sultan'ın oğlu II. Selim’e padişahlık yolu açılmış oldu.

Mihrimah Sultanın saltanatı (1558-1578)

Kanuni Sultan Süleyman'ın Hürrem Sultan'dan olan kızı Mihrimah Sultan da olgun bir yaşa geldikten sonra annesiyle birlikte büyük bir güç kazanmış, sadrazam olan eşi Rüstem Paşa'yla birlikte imparatorluğun en güçlü kişilerinden biri haline gelmiştir. Hem Hürrem Sultan'ın, hem de Mihrimah Sultan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun Lehistan Krallığı'yla barış içerisinde olmasını sağlamasında paylarının büyük olduğu ileri sürülmektedir[9]. Her iki sultanın da Lehistan Kralı II. Zygmunt'un tahta geçmesini kutlamak için yolladıkları mektuplar Polonya Devlet Arşivlerinde muhafaza edilmektedir[10].

Nitekim Mihrimah Sultan o kadar zengindi ve devlet işleriyle o kadar ilgiliydi ki, babası Kanuni Sultan Süleyman'ı Malta Seferi'ne çıkmaya ikna etmek için kendi cebinden ödeyeceği paralarla 400 gemi yaptıracağına söz vermişti[11]. Mihrimah Sultan'ın gücü anne ve babasının ölümünden sonra da devam etti. Ölene kadar padişah kardeşi II. Selim'in en yakın danışmanlarından biri olarak kaldı.

Nurbanu Sultanın saltanatı (1578-1583)

Mihrimah Sultan'ın ölümünden sonra bu sefer de II. Selim’in Venedikli eşi Nurbanu Sultan güç kazandı. Eşinin padişahlığı dönemindeki etkisi oğlu III. Murat’ın döneminde daha da artmıştır. Avrupa ile ilgilenmiş, Venedik Cumhuriyeti'yle Yahudi asıllı kirası (sekreteri) Ester Handali aracılığıyla hediye alışverişinde bulunmuş[12]., Fransız kraliçesi Catherine de Medici ile mektuplaşmıştır[13]Oğlunun padişahlığı döneminde, Venedik taraflısı bir politika izlemiş ve Venedik’le uzunca bir barış dönemi yaşanmasını sağlamıştır[12].

Safiye Sultanın saltanatı (1583-1604)

III. Murat’ın eşi Safiye Sultan eşinin padişahlığının ilk yıllarında kayınvalidesi Nurbanu Sultan ve kizları Esmehan Sultan ve Gevherhan Sultan ile iktidar mücadelesi yaşamış. 1583'da Nurbanu Sultan’ın ölümünden sonra eşi üzerindeki etkinliği sayesinde büyük güç kazanmıştır. Safiye Sultan’ın etkisi oğlu III. Mehmet’in döneminde de devam etmiştir. Eşi ve oğlunun padişahlıkları döneminde sadrazamların sık değiştirilmesinden sorumlu olduğu öne sürülür. Safiye Sultan'ın kayınvalidesi Nurbanu Sultan gibi Venedik yanlısı bir politika izlediği iddia edilir. O da kayınvalidesi gibi Avrupa ile ilgilenmiş, hatta İngiltere kraliçesi I. Elizabeth ile mektuplaşmıştır. I. Elizabeth Safiye Sultan’a süslü bir araba hediye etmiş[14] ve Safiye Sultan da bu araba ile İstanbul’da o zaman için hiç alışılmadık şekilde gezmeğe başlamıştır. Safiye Sultan yurt içindeki ve yurt dışındaki saray dışı ilişkilerini Yahudi asıllı kirası (sekreteri) olan Esperanza Malchi aracılığıyla yürütmüştür. Esperanza Malchi, Safiye Sultan'a verdiği hizmetlerden dolayı çok büyük bir servete ulaşmış, bunu çekemeyen yeniçerilerin başlattığı bir ayaklanma sonucu 1600 yılında öldürülmüştür[5]. Şehzade Mahmut ve annesi, Safiye Sultan'ın iktidarının geleceğini tehdit ediyorlardı. Bu yüzden gelininin ve torununun ortadan kalkması gerekiyordu. Oğlu III. Mehmed'i dolduran Safiye Sultan amacına ulaştı. Şehzade Mahmut 1603'da sessizce sarayda boğduruldu. Annesi ise sürgün edildi.

Haseki Mâh-Peyker Kösem Valide Sultan
Kösem Sultanın saltanatı (1623-1651)

III. Mehmet'in ölümünden sonra padişah olan I. Ahmet, babaannesi Safiye Sultan’ı 1604'de Eski Saray’a göndererek politikaya karışmasına engel olmuştur. Safiye Sultan da I. Ahmet'in tahta çıkışından kısa bir süre sonra ölmüştür. I. Ahmet’in nikâhlı eşi Kösem Sultan, eşinin padişahlığı döneminde sarayda fazla etkili değildi. Ancak eşinin ölümünden sonra politikaya karışmaya başladı. Daha sonra tahta çıkacak olan IV. Murat ve İbrahim'in annesiydi. Fakat eşinin başka bir kadından doğmuş bir oğlu olan II. Osman daha önce tahta çıkınca Eski Saray’a gönderildi. Kendi çocukları padişah olunca yeniden saraya dönüp kısa zamanda büyük bir otorite sahibi oldu. 11 yaşında tahta geçen oğlu IV. Murat’ın çocukluk dönemindeki naiplik görevi ile daha sonra diğer oğlu İbrahim’in yönetimdeki zayıflığı, Kösem Sultan’ı imparatorluğun en önemli yöneticilerinden biri haline getirdi.[15] Daha sonra 6 yaşında padişah olan torunu IV. Mehmet döneminde de gücünü korudu.

Tarhan Sultanın saltanatı (1651-1656)

Ancak bu dönemde yeni bir rakibi vardı. O da IV. Mehmet’in annesi olan Tarhan Sultan'dı[16]. Kösem Sultan, Tarhan Sultan’ın gücünü kırmak için IV. Mehmet’i tahtan indirmeyi planladı. Fakat durumu öğrenen Tarhan Sultan taraftarlarınca öldürüldü. Mücadeleyi kazanan Tarhan Sultan naip oldu. Ancak ülkeyi doğrudan yönetmeyip, birkaç sadrazam değiştirdikten sonra 1656 yılında görevi Köprülü Mehmet Paşa’ya verdi.[17] Bu tarih kadınlar saltanatının sona erdiği tarih olarak kabul edilir.

Dönemin sona ermesinin nedenleri

Kadın sultanların oğullarının iktidar mücadelesinde rol oynamaları ilk zamanlarda sadece iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda can mücadelesiydi. I. Ahmet dönemine kadar yürürlükte olan Fatih Kanunnamesi'ne göre, tahta geçen padişahlar kardeşlerini öldürdükleri için iktidar mücadelesini kaybedenler canlarını da kaybediyorlardı[18]. O yüzden de Hürrem Sultan örneğinde görüldüğü gibi, bir Haseki Sultan'ın oğlunu padişah yapmak için karıştığı olaylar, oğullarının yaşam mücadelesinin bir parçasıydı. Nitekim I. Ahmet döneminde Fatih Kanunnamesi'nin kaldırılmasından sonra kadınlar saltanatı, küçük yaşta tahta geçmiş padişahlar nedeniyle Kösem Sultan döneminde bir süre daha devam etmiş, ancak bundan sonra sona ermiştir.

Bazı örneklerde yaşam içgüdüsünün yanı sıra anayurtlarıyla bağlantılarını sürdüren Nurbanu Sultan gibi bazı sultanların kendi anayurtlarının çıkarlarını savunmak için devlet işlerine karıştıkları da görülmüştür[19].

Kadınlar saltanatının sona ermesinin bir nedeni de Köprülü ailesiyle başlayan bir dizi yetenekli sadrazamın işbaşına geçmesi, padişahların savaşa gitmek dâhil devlet işlerini büyük ölçüde diğer devlet adamlarına devretmeye başlamasıydı. Böylece güç bir ölçüde Topkapı Sarayı'ndan Bab-ı Ali'ye geçmiş oluyor, sadece kadın sultanların değil, padişahların da sorumlulukları azalmış oluyordu.